Darwin/izm/i savunmak ‘insanlık suçu’dur…

Darwin/izm/i savunmak ‘insanlık suçu’dur…

Bugünlerde gazetelerde, “Darwin cezası!” başlıkla yer alan bir haberde; Ankara’da bir ilköğretim 5. sınıf öğrencisinin derste; “İnsanlar maymundan mı geldi?” diye sorması üzerine, öğretmenin de, tüm canlıların değişime uğradığını söyleyip, Darwin teorisini anlatması, öğrencinin de bunu evde ailesine aktarması ve de ailenin öğretmeni şikayet etmesi üzerine, Milli Eğitim Bakanlığı’nın da 14 yıllık öğretmene; “Müfredat dışı Darwin anlatıp çocukların kafasını karıştırdığı” gerekçesiyle ‘uyarı’ cezası verdiği açıklamalarını okumuş bulunuyoruz. Basında, “Öğretmene Darwin cezası” veya “Sen misin derste Darvin’i anlatan!” başlıklarla da çıkan bu haberin ne olup olmadığından çok, Darwin/izm/in konusunda aklı başında insanların bilmesi gereken şeylere, 14 yıllık öğretmenlerin ya da profesör olarak da tanımlanan koca koca adamların bilgisizliğini ortaya koyacağım, bugün. Cevizkabuğu programlarına “katılmam” üzerine benim için, ‘perinçekgiller dergisi’nin Temmuz-2001 sayısında; “Ahmet Musaoğlu gibi bilgi düzeyi ve tartışma üslubu, Sümerliler ilgili programda yeterince anlaşılmış bir kişinin, böyle saygın bir programa defalarca katılıp dakikalarla konuşması düşündürücüdür.” diye soran, o günlerin Doçent’i, bugünlerin profesörü Haluk Ertan’ın, “Charles Darwin’in yaptığı gibi küçücük bir geminin, göz kadar kamarasında beş yıl boyunca dünyayı, hem de boğaz tokluğuna, dolaşıp biyolojik örnekler toplamak herkesin harcı değil…Yaradılış dogmasının çöküşü önce dünyanın yaşı ile başladı. Dünyaya birkaç bin yıllık geçmiş biçenlere bilim, milyarlarca yıllık bir süreç sundu. Dünyadaki tüm canlıların birbirlerinden ayrı ama aynı anda ve bugün gördüğümüz halleriyle yaratılıp hiçbir değişim geçirmeden günümüze geldiğini söyleyen dogmaya karşı bilim, milyonlarca, milyarlarca yıl önce yaşayıp nesli tükenen canlıların fosilleri ile cevap verdi.. Artık hiçbir bilim adamı tüm canlıların insana faydalı olsun diye bugünkü halleriyle ve aynı anda doğaüstü bir güç tarafından yaratıldığına, bilimsel tek bir kanıt dahi olmadığı için, inanmamaktadır.”şeklindeki bilgisizliğine(1), dünyaya birkaç bin yıllık geçmiş biçenin Tevrat olduğunu, Kur’an-ı Kerim olmadığını bilemeyiş cahilliğine de “Darwin(cilik) neymiş” onu da öğreteceğim, imdi…

Beagle ve Darwin / Hıristiyanlaştırma ve vahşet

Charles Darwin (1809-1882)’ın şahsında simgeleşen Evrimbilim denilen hurafenin, ‘doğum yeri’ olarak ünlenen veya İngiliz Donanmasına ait “inceleme gemisi” olarak da isimlendirilen HMS Beagle Gemisi, Güney Amerika sahillerine ilk gezisini Robert Fıtzroy’un Kaptanlığında (1826-1830) yılları arasında yapmıştı. İkinci gezisini ise, 1831-1836 yılları arasında yapmış, bu defa gemide, Tıp okumuş doktor olamamış, bunun üzerine Angilikan din adamı okuluna gönderilmiş, fakat orada da başarılı olamayıp papaz olamamış, yani hiçbir işte dikiş tutturamamış 22 yaşındaki Charles Darwin (1809-1882) de bulunuyordu. “Darwin normal-vasat bir öğrencidir…yeterince sıkıcı öğretim dönemi boyunca Darwin(e)…okul dışı araştırmalarını öğrenen arkadaşları ona –gaz– takma adını takarlar. Kimyager (kardeşinin) çırağı –gaz- hep kötü bir öğrenci olur ve babası da onu olageldiğinden daha önce okuldan alır; Ekim 1825’te Darwin’i kardeşinin bitirmek üzere olduğu Edinburg Üniversitesi Tıp Fakültesine gönderir….Edinburg’ta ilk iki yılı geçirdikten sonra Darwin’in hekim olmaktan kesinlikle hoşlanmadığını anlayan ailesi –özellikle babası- papaz olmasını sağlayacak eğitim görmesi için onu Cambridge Üniversitesi’ne naklettirir…bu dönemi (için Darwin)..Cambridge’de geçirdiğim üç yıl…bütünüyle zaman kaybıydı (demiştir)…Böylece…Bilimsel başarısı…bir okulun değil…bireysel çabasının ürünüydü…Beagle gemisiyle yapılan gezi…” olduğu iddia ediliyor (2). Haluk Ertan gibi “Bilmediğini Bilmeyenler”den biri de o olan Soner Yalçın; Darwin için, “Araştırmalarına, Tanrı’nın tahtını güçlendirmek amacıyla başladı” başlıklı yazı yazıp, Beagle’ın, Güney Amerika’nın haritasını çizmek, ticaret olanaklarını araştırmak için yola çıktığını yazsa da (3), ne Darwin’ın, Tanrının tahtını güçlendirmek gibi bir amacı, ne de İngiliz Donanmasına ait bir savaş gemisi olan Begle’nın harita çizmek gibi bir derdi vardı. Her ikisi de, “Britanya köktendinciliğinin tahtını güçlendirmek; kafir olarak ya da uygarlaştırılmaları veya yok edilir olmaları gerekir gördükleri insanlar vehammadde kaynaklarını çalmak için” göreve çıkmış bulunuyordu… 

Beagle’nin kaptanı Fıtzroy, Darwin’in yer almadığı, Güney Amerika sahillerine yaptığı ilk seyahatten amacı, Tierra del Fuego’lu yerli halkı uygarlaştırmaktı. Oradan edindiği “…genç vahşileri kafir ruhlarını kurtaracağı İngiltere’ye götürmeye niyetlendi. İngilizce ve Hıristiyanlığın açık gerçeklerini, okumayı, bahçıvanlığı ve basit araçları kullanmayı öğreneceklerdi….Fitzroy’a göre kabile üyeleri onlardan bildiklerini öğrenme konusunda o kadar istekli olacaklardaki kısa sürede tüm kıyı kafirlerin karanlığından İngiltere’nin aydınlığına (-ilkel dinlerinden) Hıristiyanlığa çıkmış (-yükseltilmiş) olacaktı…Bu vahşileri uygarlaştırma deneyimi başarılı olabilirse ne büyük bir zafer olacaktı.” (4). Zaferi (!) için de, biri 9 yaşındaki bir kız çocuğu olan ve -hayvanlardan biraz ileri olarak düşündüğü- kafir ruhlarını kurtaracağı üç erkek genci yanına alıp İngiltere’ye dönmüştü (5). İngiltere’de ki “Uygarlaştırma”, yani “Hıristiyanlaştırma” çabalarından sonra ikinci kez Güney Amerika sahillerine hareket edecek olan Beagle’nin gezisi, o kadar Hıristiyanlık kokuyordu ki, “Misyoner Derneğinin (-İngiltere’de Hıristiyanlaştırılıp ülkelerine geri götürülen) Kızılderililerin Tierra del Fuego’daki yeni yaşamları için büyük bir kargoyu taşıyacaktı…Fuegialılar edindikleri uygarlığı akrabalarına öğretmeye ön ayak olmak üzere misyoner Richard Matthews’la birlikte sonunda topraklarına geri dönmüşlerdi. Gemiciler onlarla birlikte Londra’daki Misyonerler Derneğinin bağışladığı onlarca sandık eşyayı da karaya bıraktılar.” (6). İşte, amacı misyonerlik (de) olan Beagle gemisinde, İngiltere’de Hıristiyanlaştırılarak ülkelerine döndürülen gençlerle birlikte  Charles Darwin’de bulunuyordu. Güney Amerika’nın güney ucu yakınında yaşayan Fuegia kabilesi, Darwin dahil, gemidekilerin deneysel kolonileriydi

Sözkonusu bu dönemde Güney Amerika sahilleri, Avrupalı Beyazlar tarafından yağmalanıyor, bölgenin zenginlikleri Avrupa’ya taşınıyor, yerli halklar hunharca öldürülüp, bir kısmı da köle haline getiriliyordu. Bu süreçte, Hıristiyan papazlar, yerli halkların Hıristiyanlaştırılmasında ve köleleştirilmesinde önemli görevler üstlenmişlerdi. Papaz olamasa da, Darwin‘in de bundan öte yapacak bir işi yoktu. Çünkü, Beagle gemisindekilerin, köleliğe bakış açılarının, Kaptan Fitzroy’un düşüncelerinden pek farklı olacağı söylenemezdi. Fitzroy için; “Köleleştirilmiş Afrikalıların plantasyon sisteminde yaşamayı yeğlediklerini çünkü sahiplerinin koruması altında durumlarının daha iyi olduğunu bildiklerini iddia etti.” deniliyordu (7). Bu bakış açısı, “insanoğlunun köleliği”, özgürlüğe tercih ettikleri iddiası oluyordu. Darwin’in de içersinde yeraldığı Beagle gemisindekiler, o bölgedeki insanları uygarlaştırmışlar (-yani, vahşetle zenginliklerini ellerinden çalıp, ya Hıristiyan ol, ya da öl demişler) ve de beslenmek için 90 kilogram et çıkabilen Galapagos adaları yöresindeki kaplumbağaları uzun seyahatleri için gemilerine  taşımışlardır (8). Beagle’nın ve Darwin’in “bilimsellikle ilgileri yok”, asıl görevleri “Uygarlaştırma/Hıristiyanlaştırma ve çalma” oluyordu. Sanayi Devrimi denilen yalanın kökeninde de, bu dönemlerdeki “vahşet ve çalma” bulunuyor…

Darwin bilimadamı değil, ‘çetesi’nin imalatı oluyor…

Darwin’in, Beagle gemisinin doğabilimcisi olduğu ileri sürülse de (9), masraflarını kendisinin karşılaması koşuluyla Beagle gemisinin doğa araştırmacısı görevi verildiği ileri sürülse de (10), Beagle’nin resmi doğabilimcisi vardı (11). Bu sebeple de, Darwin’in, Beagle’ın doğabilimcisi olduğu iddiaları uydurulmuş yalandan başka bir şey olmuyor. 

Ayrıca, Darwin’in, özellikle Galapagos adalarında yaşayan hayvan ve bitkilerin şaşırtıcı özelliklerini not ettiği, gözlediği her şeyi ayrıntılı olarak not aldığı (12), notlarına göre Galapagos adaları dünyadaki hiçbir adaya benzemiyordu (13) şeklinde iddialar ileri sürülse de, doğabilimci (bilimadamı) olduğu ileri sürülen Darwin, Galapagos’dan topladığı iddia edilen örneklerin, bir düzenlenmesini bile yapmamıştı. “Galapagos örneklerinin pek çoğunu buldukları adanın ismiyle etiketlemeyi ihmal etmişti. O sıralarda böyle yapmak için bir neden (de) görmemişti…Diğer doğabilimciler Darwin’in Galapagos bitki ve hayvanlarının eşsiz olduğunu -dünyada başka hiçbir yerde bulunmadıklarını- anlamasını sağlamışlardı.” açıklaması da zaten (14), diğer doğabilimciler denilenlerin,Darwin’i (zorla) bilimadamı yaptıklarını ortaya koyuyor. Bu sebeple de, Darwin’in, “..olağan bir iyi gözlemci ve iyi yorumcunun ötesinde doğa ile hasbihalde bir dahi olduğu….Galapagos adalarında yaptığı gözlemler O’nun büyük şöhretinin temelini oluşturan Evrim Kuramı’nın da ilk malzemesini de oluşturmuştur.” şeklindeki  açıklamalar (15), ideolojik ön kabul, “Galapagos Adaları’nda ise kabuklarının çevresi üç metre olan dev kaplumbağalardan birinin sırtına binmekten alamayacaktır kendisini. Kaplumbağa ise sırtındaki yükü umursamadan devam edecektir yoluna.” şeklindeki açıklama da (16), ‘ön kabullerin’ getirdiği komikliğin ötesi oluyor. Evrim Kuramı’nı Darwin’e borçluyuz  (17), Evrim Kuramı’nı ortaya koyduğu ünlü kitabı, ‘Türlerin Kökeni’ni yayınlamış olduğu (18) şeklindeki iddialar da, benzer yalanlar gibi oluyor…

Darwin’e ‘mal edilen’ bu “sözde bilimsel başarı”, Darwin Çetesi’nin ortaya koyduğu sahtekarlık oluyor. Darwin’e ‘mal edilen’(belki de hiç olmayan)’ bir çalışma, Alfred Russel Wallece’in, bitmiş çalışmasının önüne konularak yayınlanmış bulunuyor. Bu işlem için, İngiltere’nin önde gelen bitki bilimcilerininden Joseph Hookerve yerbilimci Charles Lyelltarafından gerçekleştirilen bir ince düzenleme, Darwin’in çetesinin Dünya’yı ikna etmesi sonucu deniliyor (19). Yani, ortada “bilimsellik değil”, Darwin Çetesi’nin bir ‘ince ayarı’ bulunuyor. “..Wallace’in makalesini aldığında Darwin, iki fikrin de çok benzer olduğunu gördü. Yirmi yıldan fazla bu teori üzerinde çalışıyordu ve dışardan bir başkasının gelip de elindekileri almasını istemiyordu. Lyell ve Hooker’in örgütleriyle Wallace’in makalesinin yanında kendi teorisininde Londra Linnaeran Topluluğu tarafından basılmasını sağladı.” açıklaması da (20), sağlananın “bilimsellik değil”, Wallece’ın çalışmasının “çalınması” olduğunu gösteriyor. Dahası da, “Türlerin evrimi” üstüne öngrüler, Darwin’in ‘Türlerin Kökeni’ adlı kitabının yayınlanmasından çok önce Thomas Malthus tarafından dile getirilmiş; hatta, bazı tarihçiler, Charles Darwin’e, kendi dedesi Erasmus Darwin’e ve Lamarck’a olan bilimsel borcunu tanımamış olması yüzünden sitem etmiş ve yapılanı tarihsel nankörlük olarak değerlendirmiştir de deniliyor (21). Darwin de zaten, Wallece’e yaptıkları nankörlüğü ortaya koyuyorn; “Yıllar sonra 1876 yaşamöyküsünde -insanların özgünlüğün çoğunun bana mı yoksa Wallace’a mı mal ettiğini- pek de önemsemediğini ileri sürdü. (-Bu) Darwin’in en sadık hayranlarının bile hala kabullenmekte güçlük çektikleri bir ifade.” oluyordu (22). Fakat, gerçek buydu, ortada “sahtekarlık” bulunuyor.

Sahtekarlık sadece bu değil. “Evrim var” iddialarının bizatihi kendisi “sahtekarlık”, haliyle, “yalancılık” da oluyor. Evrim denilenin (Yaşam Tarihinin), ‘Doğal seçilim’ ile değil, “Aniden Ortaya Çıkan Toplu Oluşlar/başlangıçlar” ve “Ani Toplu Yokoluşlar” oluştuğu gerçeği, Jeolojinin kesin bulgusu oluyor. Sadece bu bile, “süregelen evrim/değişim” iddialarını “çöpe” atıyor. Ünlü  ‘evrimci paleontolog’ Stephan Jay Gauld’un da kabul etmek zorunda kaldığı bu gerçek, Darwinist/Evrim iddialarının “bilimdışı” da olması oluyor. Darwin de zaten bilimadamı değil, “hasta” bir adam, ailesinin de “yüzkarası” oluyor…

Hasta bindi, hasta indi, hastalıklı bir hayat sürdü….

Beagle Aralık 1831 yılında demir aldı. “Dünya bir halı gibi doğabilimcinin önüne seriliydi. Eşsiz ormanlarıyla Bahia ve Brezilya, Uruguay…Saint Helena…..Galapagos Takımadası da cabası. Ateşe ve kana bulanmış bir Güney Amerika’da yolculuğun tehlikeleri her yerde hazır ve nazırdı. Darwin burada haftalarca onu yatağa bağlayan bilinmeyen ateşli bir hastalığa yakalandı…sağlığının, İngiltere’ye dönüşünden sonra nazikleşip 1841’de endişe verecek biçimde bozulmaya başlaması..” açıklaması (23), Darwin’in, hastalığını Beagle gemisi ile yaptığı yolculuk esnasında aldığını ileri sürse de, Beagle’nin yolculuğunun başlamasından önce de hasta olduğu muhtemel görünüyor. “..önce ortaya çıkmış olması olası olan…giderek kötüleyen bir hastalığın belirtileri nedeniyle de acı çekiyordu….günümüzde bile…tarihsel yönelimli doktorlar Darwin’in hastalığının..ilk kez ne zaman ortaya çıktığı konusunu hala tartışmaktadırlar…(Babası) oğlunu tekrar gördüğünde… düşüncelerini -Neden kafa şekli çok değişmiş- şeklinde dile getirdi.” deniliyordu (24). Darwin’in sağlığı için, oğlunun; “Kırk yıl boyunca babam, bir gün olsun diğer insanlar gibi tam sağlıklı olamadı, yaşamı, hastalık ve bitkinlikle uzun bir savaşım içinde geçti.” dediği ifade ediliyordu (25). Bu “hastalıklı hâli”, Darwin’i, belki de, sadece hava değişimine çıka(rtıla)n biri yapıyordu. Yolculuktan döndükten sonra da hastalığı devam etmiş olan, düzenli halsizlik nöbetleri, karın ağrısı, yorgunluk hissi duyan ve kusan Darwin, 3 Temmuz 1857’den başlayarak küçük bir yerleşim yeri olan Bromley’de, Küçük Celseler Mahkemesinde yarım gün sulh hakimliği görevi de yapmış, bu görevi esnasında, bir günün sonunda eve gelmesini ve kendisini, “..eve bütünüyle enkaz halde döndüm ve bir türlü toparlanamadım. Beş para bile etmem.” şeklinde tanımlıyordu (26). “Beş para etmeyen” Darwin için, babasının ifadesi ise; “Geleceğin, kendin ve ailen için yüzkarası olacaktır.” olmuştu (27), olan da bu oldu…  

Evrim Teorisi ‘fundemantalist’ bir ideoloji oluyor…

Darwin’i ve Evrim Teorisini bilim adamı-bilimsellik olarak gösteren ‘sahtekarlık hadisesi’ için; “İnsan Darwin’in arkadaşlarının dolaplarını nasıl yorumlarsa yorumlasın…ince düzenleme kesinlikle bilim tarihindeki akıllıca olaylardan biri değildi.”  deniliyordu (28). Bu “ince sahtekarlık”, o dönemdeki “İngiliz Köktendinciliğinin önünü açmak” için üretilmiş “fetva!” oluyor, ideolojik bir mit’eduyulan ihtiyaçtan başka bir şey olmuyordu. Darwin/izm bir imalat (!), hâlen de “fundemantlist Protestan Hıristiyan (İngiliz) fetvası!” olarak ortada duruyor.

Evrim iddialarının temelindeki kişi olduğu evrimbilimcilerce bile inkar edilemeyen Alfred Wallece’ın, bilgilerinin ‘ince bir düzenlemeyle’ çalınıp Darwin’e maledilmiş olmasının sebebi, Hıristiyanlığın “kendi içindeki çekişmesi” oluyordu. Wallece,’ın, Dünya’nın insanoğlu için yaratıldığı, tüm bitki ve hayvan evriminin doğaüstü bir zeka tarafından gezegeni insan gereksinimlerini karşılamaya hazırlamak için tasarlandığı, doğa için önceden takdir edilmiş plan görüşünü benimsemesi, bilimsel ününün oldukça önemli bir bölümünü yitirmesine mal oluyordu (29). Wallece’ın değil de, Darwin’inöne çıkartılmasının sebebi, ‘yaratılışa bakıştaki bu görüş ayrılığı’ oluyor, “Darwin ve Doğal seçilim”in, ideolojik bir mit olarak uydurulmasının sebebi bu ‘çatışma’ oluyordu.

Darwin’ın şahsında söz edilen hadise; “Tanrının Evrendeki rolüne” ilişkin ‘inanç farklılığı‘ oluyordu. Evreni yaratıp kendi haline bırakmış Tanrı anlayışı, kabul edilmiyor; çünkü “karşıt/Katolik tanrıbilimciler”, Evrenin kusursuz olduğuna inanıyor, peryodik olarak kurulması gereken bir saat gibi işlediği düşüncesinin Tanrının kusursuzluğunu zedelediğini söylüyordu. Fiziksel dünyanın araştırılmasıyla başlayan bu ‘çatışma’, sonrasında “canlılar” için ‘ikinci kavga’ olarak doğuyor; “üremenin ve türemenin” nasıl başladığı sorusu ‘kavga’ sebebi oluyordu. “Önceden oluşumcu” Katolik Hıristiyan görüş,bütün embriyonların, Yaradılış sırasında Tanrı tarafından, önceden oluşturulmuş olarak, yumurta ve spermde var olduğunusavunurken, “başkalaşım ve değişim yoluyla oluşum” demek olan Epigenes görüşü ise, her bir embriyonun, başka ve henüz organsal yapısı bulunmayan maddeden yeniden oluştuğunu savunuyordu. Katolik/tanrıbilim savunucuları, tanrının bütün organizmaları “dünyanın/evrenin oluşumu arasında” yaratmış olduğu iddiasında bulunuyor, ama bu alanda da yeniliyor, 17’nci  yüzyılda başlayan kavgayı, “türemeciler” kazanıyordu.Sözkonusu bu kavgada,  ‘Katolik Kilise/Papalık’, “Protestan tanrısal bilimcilere” dinsiz diyordu. Darwin/izm/e yapılan “ateist” suçlanmaları da bu oluyor, yoksa, Darwinistler “atesit/dinsiz” olmuyor. Darwinist köktendincilerin, “Doğal Seçilim” ilkesini kullanmaları ise, “kendilerinden/inançlarından”  olmayan insanlığı, “insan görmeyişleri” oluyor…

Darwin’in de zaten, “insan” üzerine yazılmış bir eseri bulunmuyor. Darwin’in köpeği olarak tanımlanan Ernest Haeckel (1834-1919), maymun insan var diyerek, olmayan bir şeye, tarihte keşfedilmemiş olan bir şeye isim, ‘Pithecanthhropus’ adını veren ilk kişi oluyor; bunun yanında, Avrupalı Beyazların ırksal üstünlüğünü de savunuyordu (30). Friedrich Engels ise, 1876’da yazdığı, 1896 yılında yayınlanan “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü” isimli deneme yazısında, maymundan insana geçişte en önemli adım “dik duruştur” demiş, dik duruşun araç kullanım için “eli” özgür hale getirdiğini, zekanın artması ve konuşmanın daha sonra ortaya çıktığını ileri sürmüştür (31).  Sigmund Freud’da ondan aşağı kalmamış, 1890’larda Wilhelm Fliess’a yazdığı mektuplardan başlayarak ve 1930 tarihli denemesi olan, “Das Unbehagen in der Kultur”da (Uygarlığın Huzursuzlukları’nda) uygarlığımızın belirleyici süreci dik duruşa geçişle başlamış olmalıdır (yani, maymun, insan olmak üzere ayağa kalkmıştır) demiştir (32). İşte, “Darwinist” bu akım, 1880’lerden itibaren Avrupalı (Batılı) Beyaz Adamın ırkın/Dininin üstünlüğüne dayalı, Avrupayı ve bebeklik dönemi olduğunu kabul ettiği ‘Eski Yunanı (ki, bugünkü Yunanlılarla en küçük bir ilişkisi yoktur)’ medeniyetin beşiği gören, “Avrupa dışındaki insanları” ise, insan olarak değil, “hayvan ve vahşi-barbar” gören “ideoloji”nin ortaya çıkmasına imkan sağlıyordu. Yaşadığımız dünyadaki huzursuzlukların kaynağı da zaten, bu “Köktendinci Tarih Modeli” oluyor…

Darwin’li Beagle seyahati (ve öncesi benzeri seyahatler de) yapılıncaya kadar, Güney Amerika yerlileri gibi, Galapagos hayvanları da, uzun yalnızlıkları döneminde, yani “kendilerini insan görmeyen” Avrupalı köleci vahşi beyazlar gelmeden önce hiçbir zaman “insan korkusu” çekmemişler; böylesine alçak, eşkıya sürüsü benzeri bir topluluk görmemişlerdi. Köktendinci (fundemantalist) misyonerlerin içersinde bulunduğu Beagle gemisinin, bir “inceleme veya bilim gemisi” olduğu iddiaları komikliğin bile ötesinde oluyor. Beagle ve Darwin(izm),19’uncu yüzyılın BOP’u oluyor.

Evrim Teorisi 19’uncu yüzyılın BOP’u oluyor…

Yaşam tarihini açıkladığı iddia edilen ‘Evrim Kuramı’, Batılı Beyaz Adam’ın Dini/inancının, haliyle ırkının, ‘Evrim sürecinin baştacı’ olduğunu öngören bir ‘Sahte/Köktendinci Tarihsel Model’ içeriyor. Bu modelin “insanı”, inancını/ırkını, “insanlığın ilerleme merdiveninde en yüksek basamak” olarak kabul ettiği için, bu basamaktan alttaki “aşağı ırk/dinlerin” seviyelerinin “yükseltilmeleri/değiştirilmeleri” gerektiği, buna paralel olarak da, “yeryüzündeki bütün Doğal kaynakların kullanmak haklarının” sadece kendilerinde olması gerektiği şeklindeki “inancın” merkezinde yer alıyor. Evrim Teorisi’nin temel dayanağı olan, ‘Doğal (seçilim) ayıklanma’ ilkesinin; verimli bir çevrede ancak ‘yaşamaya en uygun’ türlerin yaşaması gerektiği öngörüsü de zaten, çevresine uyum sağlamakta zorluk çeken canlıların, mesela da; bugün ki Irak’taki gibi, “uygarlaştırılmayı” kabul etmeyen “insanların/inançlarının”, değişmesi/yokolması gerektiği “anlayışı/inancı” oluyor. Teorinin, 19’ncu yüzyılda İngiliz sömürgeciliğine ve din ihracatına meşruiyet kazandırması, içersinde ‘papaz/misyoner’ Darwin’in de bulunduğu –Protestan İngiltere’nin savaş gemisi– Beagle ile Güney Amerika sahillerinde yaşayan yerlilerin, “dinlerinin değiştirilip, hammadde kaynaklarının da yağmalaması” bu olmuş oluyor. 19’uncu yüzyılın ´emperyal gücü´ İngiliz emperyalizmi, o dönemde hem sömürmüş hem de din ihraç etmiş bulunuyor (33). “Protestan Hıristiyanlık insanın yararı için Tanrı tarafından inşaa edilmiş bir dünya imajını Avrupalıların doğal kaynakları evrensel bir boyutta kullanma hakları olduğunu haklı çıkarmak için kullanırlar. 19. yüzyılın sonlarında bu iddia giderek Beyaz Irkın Evrim sürecinin baştacı olduğu fikrine dayandırılmaya başlanmıştır…İlerleyişçi Evrim Kavramı Beyaz Irkın dünyaya egemen olma isteğini haklı çıkarmak için kullanılmıştı… Evrim Teorisi daha aşağı ırkların kendi alçak statülerine mahküm etmenin bir yolu olarak kullanıldı.” (34). Dün ki Protestan İngiltere’nin bugünkü veledi, “Protestan (-Judea) Amerika (ortaklığı)” öncülüğünde sürdürülen, Fas’tan Endonezya’ya kadar ki coğrafyada yaşayan İslam’ın, ‘Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile “yok edilmesi” uğraşları da bu oluyor. ‘Evrim Kuramı’, 21’nci yüzyıl BOP’unun “19’ncu yüzyıldaki atası” oluyor.

Bugünlerdeki ‘Yeni Dünya Düzeni´ denilen vahşet imparatorluğunun kurucusu “vahşilerin”, 19’ncu yüzyıldaki ataları –köktendinci protestanlar- tarafından, o dönemin ‘Yeni Dünya Düzeni´ olarak kendinden olmayan insanlara “benimsetilmesinde” kullanılmış bulunuyor. 19’ncu yüzyıldaki ideologları Darwın, Marx, Freud’ın öngörüleri ile “aşağı ırklar” olarak tanımlanan milletler “değiştirilmiş/yok edilmiş”, Osmanlının Balkanlardan atılmasının “dayanağı” bu köktendincilik, ‘Darwinizm’ olmuştur. 20-21’nci yüzyıldaki ideologları Lewıs, Huntington, Fukayama’nın öngörüleri ile, yine kendilerinden olmayan “insanların/inançların” değiştirilmesi amaçlanmakta, Türkiye’mizin, Fukuyama tarafından, ‘Tarihin sonuna gelmiş’ devlet olarak öngörülmesi de, Müslüman Türklerin bu defa Anadolu’dan kovulması amacı taşıyor. “Sosyal Darwinizm” de denilen bu “köktendinci ideoloji”nin “temel zemini”, Papaz Malthus; “Malthusculuk” oluyor…

Sosyal Darwinizm’in atası ‘Malthusculuk’ oluyor…

Doğal felaketler tabii ki önemli ama, dünyadaki “açlık ve sefaletin” doğmasının sebebi, doğal felaketler değil, ‘Yaratıcı’nın yeryüzü sofrasına bıraktığı “nimetlerin”, O’nun iradesine ters bir biçimde ‘adaletsiz bölüşülmesi’ oluyor. İnsanlığın sürüklendiği yoksulluğun arkasında, Batılı Beyaz Adam’ın ‘inancının’ ürettiği adaletsizlikbulunuyor. Öncesinde “Katolik Hıristiyanlık” adaletsizliği vardı ama, “son iki asırdır”, insanlığın adaletsizlik yaşamasının ve yoksullaşmasının sebebi –Charles Darwin’inde görüşlerinden etkilendiği– Thomas Robert Malthus’un “iddialarını” yaşamak zorunda kalmasıoluyor…

Thomas Robert Malthus, İngiliz Devlet Kilisesine bağlı Protestan Hıristiyan (köktendinci) Papaz oluyor. 1798 yılında yayınlanan, “Toplumun Gelecekteki Gelişimine Etkileri Açısından Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme”adlı eserinde; insan nüfusunun her 25 yılda geometrik oranda (2, 4, 8,…), yiyecek/hammadde kaynaklarının ise, aynı süre içinde aritmetik oranda (1, 2, 3, 4,…) arttığını iddia etmiş bulunuyor. Hızla artan nüfusa karşı yetersiz kalan besin kaynakları tezini öne sürerken, çözümü; Aşağı sınıfın/dinlerin (kendilerinden olmayanlarınçoğalmasını durdurmak olarakgösteriyordu. Böylelikle de, hem onları tehditetmiş, hem de onlara karşı vahşet/yokedicilik uygulanmasına sebep oluyordu. Sosyal Darwinizm denilenin ‘atası’ olan Malthusculuk dediğimiz bu ‘yokedicilik’, Malthus’un şahsi bakışı değil, Papaz Mallthus’un “yaşama bakışını” belirleyen ’inancının’ hayata geçmesi oluyor. Protestan Papaz Townsend ile başlayan, Thomas R. Malthus (1766-1834), Herbert Spencer (1820-1903) ve Charles Darwin (1809-1882), Karl Marks (1818-1883) ile devam edenzincirdeki kişiler, yani “Fundemantalist Anglosakson-Judea ortaklığı”; kendilerinden olmayanları radikal tedbirlerle dizginlenebilen; kıtlık, savaş, hastalık, virüs salgınları, bebek cinayetleri gibi olaylarla “hızlı nüfus artışlarının” kontrol altındatutulması; ‘belirli bir nüfusu bulundurmaları’ gereken ‘vahşi varlıklar’ gibi görüyor. Darwin’e atfedilen, “insanın maymundan türediği” iddiası da zaten bu; yani köktendincilerin, “Afrikalıları Maymun-Hayvan”; “Asyalıları Yarı Hayvan-Yarı Barbar” olarak öngörmeleri oluyor. Evrim Kuramı da, “bilimin/bilimselliğin” değil, sözkonusu bu “köktendinciliğin” öngörüsü oluyor. ‘Malthusculuk’ yaşatılan ‘inanç’ olduğu için de, yaşatılan bu ‘yanlış inanç’ yüzünden insanlığın ıstırap çekmesi, “Yokedicilerin insanlık suçu” işlemeleri de sürüyor. Bu gerçeklerden bihaber profesör denilen, ama “bilim adamı olamayan” kişilerin, “Evrim Kuramı, Darwin, bilim” diye konuştukça cahillikleri sergileniyor ama, “insanlık suçuna iştirakleri de” sürüyor.  

‘Darwin(izm)i Müslümanlara “ateistlik” olarak gösteren bazı Müslümanlara, Harunlara, Yahyalara da öğretiyorum; Darwinizm “ateizm” olmuyor

Müslümanları, “ateistler var” korkusuyla ürkütüp “gayri Müslimlerle” özdeşleştiren (birleştiren) bu kandırmacanın da artık bitirilmesi gerekiyor… Tarihe göndermek için de yazdım…

Ahmet MUSAOĞLU / 27.01.2011

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir