Depremsellik bir nevi Nuh’un gemisi!..

Depremsellik bir nevi Nuh’un gemisi!..

      Tıpkı, BM emirleri doğrultusunda üye ülkelere kabul ettirilen, “Küresel Isınma VAR, buna inanacaksınız” kandırmacası üzerinden hemen her disiplin alanındaki uzmanların, “Küresel ısınma Var” kabulü yapıp, açıklamalarıyla ‘nemalanma’ arzuları benzeri, ama onun ötesinde; yerkabuğunun belirli zonlarında deprem hadisesi yaşanmasının, normal bir hadise olmasının yanında, depremlerin ne zaman olacağının‘kesin bilinemeyeceği’ de ‘bilim gerçeği’ iken, kimi ‘deprem nemalanmacıları’nın, yaşanan her olan depremden sonra ‘sahne alması’, kamuoyunu yanlış yönlendirmeleri yanında, korku salımı da olmaktadır.

    16 Nisan 2013 tarihinde İran-Afganistan-Pakistan sınırında oluşan 7.8 büyüklüğündeki deprem de, yine ‘deprem çığırtkanlarının depremine’ sebep olmuş, İstanbul Üniversitelerinden kimi, “nema” peşinde koşan, “Deprem VAARRR, çağrılı çığırtkanlar” benzeri, KTÜ’müzden ‘çığırtkanlığa’ soyunan bir arkadaşımız da, sanki yeni bilgi sunuyormuş gibi; Japonya’dan Avustralya’ya ve oradan da batıya İran’a doğru göç eden depremselliğin, Doğu-Güneydoğu Anadolu’ya doğru ilerlemesi olasıdıryoluna devam edip Avrazya Levhasının güney sınırını oluşturan doğu-güneydoğu Anadolu faylarını etkilemesi ihtimallerden biridir diyerek ‘sahnedeki yerini’ sürdürmüştür. Sözedilen zon’da, deprem olması, ‘normal hadise’ değil de, sanki ‘mucizeymiş” gibi açıklamalar yapıp, peşinden de, ‘olasılık/ihtimal’ gazı vermesiyle bilimdışılık sergilemiştir. İstanbul’daki basındakiler gibi, yerel’de de basın, ‘olması gereken gibi basın’ olmayınca, ‘mal bulmuş mağribi gibi’, depremlerle ilgili yapılan açıklamaları, ‘gerçek bilim’ haberleri gibi halkımıza servis yapıyor. Fakat, ‘gerek basın, gerekse deprem çığırtkanlarının’ halkın önüne gereği koy(a)madığı, ‘deprem hadisesi nedir, ne değildir?’ olmaktadır. Bir başka şekilde, Biz bunu yapacağız, imdi…

***

Doğup da yaşayan varlıkların nasıl bir ‘hayat hikayesi’ varsa, insanın yeryüzünde görülmesine göre çok yaşlı sayılabilecek olan yerküremizin de bir ‘hayat hikayesi’ vardır.

İşte, bu hayat hikayesinin ne olduğunu ve ne olabileceğini tahmin etmek, Jeoloji ilminin uğraşları arasındadır.

         Dağların oluşumu, deprem hadisesi, madenlerin oluşumu, volkanik faaliyetler ve benzeri jeolojik olaylar, günümüzde “Levha (PlakaTektoniği Kuramı” ismi verilen bir teori ile açıklanmaktadır.

         İlmi gelişmelerin ancak 20’inci yüzyılda, ‘Levha Tektoniği Kuramı’ ile sözedebildiği; bugün yeryüzünde “birbirlerinden ayrı olarak” izlenen Kıtaların, Jeoloji (Dünya) Tarihi boyunca hep aynı yerde, yani, bugünkü konumda olmadıkları; geçmiş devirlerde ‘Tek süper- Kıta’ olan Pangeae şeklinde bulunduğu; sözkonusu bu ‘Süper Kıta’nın, zaman içersinde “yarılarak-çatlayarak” Yerkabuğu Levhalarına-Plakalarına ayrıldıkları, birbirlerinden ayrılarak uzaklaşmaya başlayan Levhaların, havadaki bulutlar gibi veya denizlerdeki gemiler gibi hareket etmekte, adete “yüzmekte” oldukları; Yerkabuğun üzerinde izlenebilen dağların, “yeryüzününün istikrarı” ve “insanoğlunun istifadesi için” belirli yerlerde olması gerektiği ve bütün bu gerçeklerin Kur’an-ı Kerim’in vahyinden 14 küsur asır sonra “Levha Tektoniği Kuramı” ile öğrenilecek olmasına rağmen, inançsızların yine de iman etmeyecekleri de, “ilahi tek kitap” olan Kur’an-ı Kerim tarafından bildirilmiş bulunmaktadır…

***

Bugün yeryüzünde birbirlerinden ayrı izlenen kıtaların, içerisinde ‘sessiz yolcular’ gibi durduğu “yerkabuğu plakalarının/levhalarının”,ortaya çıkışlarısonrasında ‘birbirlerine göre hareketlerinin sonuçları’,depremselliğin de kökeni olmaktadır. Jeoloji ilminde Mezozoyik Zaman; yani, 225-65 milyon yıl arası yaşanan Triyas-Jura-Kretase Dönemleri olarak adlandırılan son 200 milyon yıllık zaman dilimi, dünyanın bugünkü genel morfolojik yapısının ortaya çıktığı devreolmaktadır. Deprem hadiselerini, esasta Jeolojik olayları açıklayan “Levha Tektoniği Kuramı”nın, çok daha eski geçmişte “ilk dağları” meydana getiren mekanizması, dev eğrelti otları ve dev sürüngenler olan dinozorların da görüldüğü Triyas’ta yeniden etkinleşmiştir. 

Mezozoyik Zaman’ın ilk katı olan  Triyas’ın başında, “Tek-Bütün” halde bir kıta olan anakara Pangeae”, ‘yarılarak’ parçalanmış ve ortaya çıkan ‘yerkabuğu levhaları/levhaları’, bugün yeryüzünde izlenebilen bulundukları yerlerini alabilmek için birbirlerine göre hareket etmeye başlamışlardır. Bunun olabilmesi için, süper kara parçası olan Pangeae, ilk önce Atlas ve Hint Okyanuslarının çizgileri boyunca yarılmış, çeşitli çatlaklar meydana gelmiştir : 

Birinci çatlak: Atlas Okyanusu’nun kuzeyinden, Grönland adasının açıklarından başlayarak Antartika’ya kadar kuzeyden güneye doğru uzanır.

İkinci çatlak: Hint Okyanusu boyunca gelişmiş olan çatlaktır.

Üçüncü çatlak: Kuzey ve Güney Amerika kıtasının batısında, kuzey-güney yönünde uzanan Pasifik çatlağı’dır.

Dördüncü çatlak: Güneydoğu Asya’dan başlayıp, büyük kısmı kara parçalarının altından geçerek ülkemizi deiçerisine alan ve bu bölgeden Avrupa’ya uzanarak Cebeli Tarık Boğazından Atlas Okyanusuna kavuşan çatlaktır.

Beşinci çatlak: En genç oluşmuş çatlak olup, Kızıldeniz boyunca izlenir.

Pangeae isimli süper kıta kütlesinin ‘yarılma’hadisesi 50 milyon yıl önce tamamlanmış ve o dönemde dünya, ‘bugünkü şeklini’ almaya başlamıştır. Pangeae’nın ‘yarılıp parçalar halini alması’ ile ortaya çıkan kıtaların (-levhaların) sürüklenmesi sonucunda değişik iklim bölgelerine doğru itildikçe, yeni ekolojik barınaklar doğmuş ve her kıta kendine özgü hayvanlar için bir nevi Nuh’un gemisi rolünü oynamıştır (1). Triyas’tan sonra gelen Jura katında da ‘kıta açılmaları ve dağ oluşumları’ devam etmiş, süreç içerisinde Alpin Sıradağları diye adlandırılan Pireneler, Karpatlar, Anadolu Dağları, Himalayalar (vb.) gibi  genç dağ şeritleri ve genç kara parçaları ortaya çıkmış, Mezozoyik Zaman’ın en son katı olan KretaseDönemi sonuna gelindiğinde ise; bugün yeryüzünde birbirlerinden farklı yerlerde izlenebilen kıtalar, bugünkü biçimlerine benzer konuma gelebilmişlerdir.

Yerkabuğunun döşenilmesi de demek olan, ‘dağların belli yerlere yerleştirilmesi’ veya arz’ın ‘bugünkü konumuna gelebilmesi’ hadiseleri nasıl olmuştur(?)un ötesindeki soru, –Kim yapmıştır (?) olmaktadır…

***

İşte, bugünkü ilmin Pangeae ismini verdiği –geçmişteki tek bir parça halinde olan süper kıtayı-, 200 milyon yıl önce bugünkü bütün kıtaların hepsinin bir arada ve Pangeae denen tek bir büyük kıta şeklinde olması halini (2), vahyinden 14 küsur asır sonra da Kur’an-ı Kerim, şu şekilde bildirmektedir:

“Arzda birbirine komşu kıtalar …. vardır ki hepsi bir su ile sulanıyor.” Ra’d (13) 4                                  

Bu gerçeğin yanında, Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği iki gerçek daha vardır ki, o da, göklerin çatlayışlı bir yapı arz etmemesine karşın, üzerinde yaşadığımız yerkabuğunun çatlaklı bir yapı arzetmesi olmaktadır. Göklerin her türlü çatlaktan uzak olduğunu bildiren Kur’an; mucizevi yönünü bir kez daha göstererek, Arz’ın (yerkabuğunun) çatlaklı olduğunu bize haber vermektedir:

“O Rahman’ın yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi çevir gözünü (semaya), görebilir misin bir çatlak. Sonra gözü tekrar tekrar (sema’ya) çevir, nihayet o göz, zelil ve hakir     olarak sana geri döner, artık o aciz kalmıştır.” Mülk (67) 3-4

 “…semaya bakmazlar mı ki biz onu donatmışız ve hiçbir gediği (çatlağı) yok.” Kaf (50) 6            “And olsun, o yağmur sahibi semaya, Yarılan arz’a ki” Tarık (86) 11-12

Bu noktada soru şu olmaktadır.

Peki ama, yerkabuğunun ‘yarılmasıyla’ ortaya çıkan dev çatlaklar, hiç aksamadıkları gibi, nasıl olup da dengelenmekte, yerkabuğu üzerinde yaşayan canlılara hiçbir zararları olmadan işlevlerini nasıl sürdürebilmektedirler?

***

Oysa, bu hadiselerin şaşılacak hiçbir yönü bulunmamaktadır. Çünkü, her bir eser, “Sanatkârsız’ hem ortaya çıkmaz, hem de işlev göremez. Böyle olunca da, bir “ilahi program yürürlükte”; inanılmaz bir “denge” sözkonusudur denilebilmektedir. Uygulanagelen “programa” göre, ‘Üçüncü çatlak’ olan, Amerika kıtasının batısındaki “Pasifik çatlağı” çevresinde, bu bölgede yerkabuğunda meydana gelebilecek istikrarsızlığı-depremleri önlemek için dağlar; Kayalık Dağları ve And Dağları oluşurken, yerkabuğunun diğer bir kısmında; ‘Birinci ve İkinci çatlaklar’ olan Antartika’ya kadar uzanan Atlas okyanusu çatlağı boyunca ve Hint Okyanuslarındaki Okyanus Ortası Sırtlarda meydana gelen dağlar ile de, bu bölgelerdeki çatlaklar, rahmetli  Haluk Nurbaki’nin dediği gibi, “ilahi bir nakış gibi” dikilmektedir (3).

Bilindiği gibi üzerinde yaşadığımız arzın-yerkabuğunun altında, çok kızgın bir ateş kümesini barındıran magma denilen kaynayan bir kazan (kızgın lav kütlesi) vardır. Bu kazan’ın kapağının açılması halinde ise, yeryüzünde yaşanabilecek herhangi bir yaşamdan sözedilemez. Fakat, bu hâl olmamaktadır. Çünkü, kaynayan kazan’ın kapağı, bir kapakgörevi gören yerkabuğu ile kapatılmıştır. Sözkonusu bu “kazan kapağını” sabit tutmak için, Yüce Planlayıcıkapağın üzerine adeta büyük ağırlıklar koymuş; yerli yerinde/belirli yerlerde dağlar meydana getirmiştir.

Dağların ‘belirli yerlerde’ ortaya çıkması, yerkabuğunun istikrarı ve insanların bu yerkabuğu üzerinde yerleşim birimi kurabilmeleri ve kuracakları bu yerleşim birimlerinde rahat uyuyabilmeleri ve yaşayabilmeleri için gerekli olmaktadır. Bu “denge” hâli, yerli yerinde ‘konulmuş’ dağlar ile sağlanmaktadır:

 “Arz’ı da döşedik ve oraya yerli yerinde dağlar koyduk…” Hicr (15) 19

Arz’ı enine boyuna uzatıp döşeyen, onda (arz’da) yerli yerinde dağlar…yapan O’dur”

 Ra’d (13) 3

Yeryüzünün istikrarı için gerekli olan dağlar, yerkabuğu levhalarının birbirlerine göre uzaklaşmaları veya yaklaşmaları hareketleri sonucunda ortaya çıkmaktadır. Mesela; Levhaların birbirlerinden uzaklaşması (Iraksaması) ile meydana gelen çatlağın doldurulması sonucu oluşan yeni yerkabuğu (okyanus) oluşumu sebebiyle dünyanın hacmi büyüyeceği, bunun sonucu olarak da dünyanın dengesi bozulacağından, bunun olmaması için, birbirine yaklaşan (Yakınsayan) levhaların bulunduğu bölgede, Uzaklaşma (Iraksama) ile oluşan bölgedeki yeni yerkabuğunun meydana gelmesi hızına eşit bir hızla, yerkabuğunun manto içersine dalıp yokolması gerekmektedir. Iraksama ile genişleme olmasına karşın, yakınsama ile yitme olacağındanyerkabuğunun/dünyanın hacminin artması engellenmekte ve dengesi bozulmamaktadır. Eğer bu hadise olmasaydı, dünyanın dengesi bozulur, hacmi artar ve beton gibi şişmesi sözkonusu olurdu. İşte, dünyanın dengesinin bozulmaması hali, yitim zonundaki dağ oluşumu ile sağlanmaktadır.

Olması mutlaka gereken bu ‘dengeyi’, kimin sağladığı (?) ile ilgili olarak, ya; “kendi kendine oluşu tanrı ilan edilip, o yaptı denilmesi” tercihi yapılacak ya da bir “İlahi hesap” dengesizliğin olmasını önleyip, dengeyi sağlamaktadırdenilecektir. Bir levhanın, diğerinin altına dalması yüzünden derinlerde eriyen kabuk parçası, yükselerek yeryüzünde dağlarıoluşturmakta, bu oluşum  ise, depremin sebep olacağı dengesizliği ortadan kaldırarak ‘dengeyi’ sağlamaktadır. Depremlerin sebep olduğu “dağ oluşumuna” bağlı olarak “denge” sağlanmaktadır.

Yüce Allah, dağları yerli yerinde yaratarak ‘sürekli olabilecek’ deprem olaylarına dur demiştir. Dağları belirli yerlerekoyarak, sürekli deprem ile yaşamamızı önlemiş, Arzı, insanoğlu yaşamı için uysal kılmıştır:

Yeryüzünde insanları çalkalamamak için sabit dağları yarattık” 

Enbiya (21) 31

“ O Allah’dır ki, sizin (istifadeniz) için Arz’ı uysal kıldı..” Mülk (67) 15

Bildirdiği gerçeklerin daha iyi anlaşılabilmesi için de, Kur’an, insanoğluna şu şekilde de seslenmektedir :

“Göğe bakmazlar mı, nasıl yükseltilmiş?

Dağlara bakmazlar mı, nasıl dikilmiş?

Yere de bakmazlar mı, nasıl döşenmiş?” Gaşiye (88) 18-20

İlahi bir sanat, insanoğluna bir döşek olarak sunduğu yeryüzü üzerinde evler, şehirler kurup yaşamalarını da sağlamış bulunmaktadır…

***

Levha Tektoniği Kuramı, yerkabuğu levhalarının, birbirlerine göre ya Uzaklaştıklarını (Iraksayan Levhalar) ya da Yaklaştıklarını (Yakınsayan-Çarpışan Levhalar) ya da Sınırları boyunca yatay olarak birbiri yanında kaydıklarını (Yanal atımlı Levha sınırları) bildirmektedir. Levhaların bu “hareketleri” sonucunda levhalarda bir büyüme veya eksilme olmaz. Sadece ‘hareket’ etmeleri, buna bağlı olarak da ‘depremleri’ meydana getirmeleri sözkonusu olmaktadır.

Sözkonusu ettiğimiz bu “üç (3) ayrı levha hareketi” oluşurken kaymakta olan yerkabuğu levhaları (plakaları) olmaktadır. Kıtalar ise, bu levhaların (plakaların) içerisine gömülü olarak bulunan, adeta ona itaat eden sessiz yolcular gibidir. Çünkü, hareket etmekte olan kıtalar değil, levhalar olmaktadır.

Gerek, yerkabuğu levhalarının birbirlerinden Uzaklaştığı (Iraksadığı)zonlarda ortaya çıkan “Okyanus ortası sırt” bölgelerinde, gerekse de, levhaların birbirlerine Yaklaştığı (Yakınsadığı)bölgelerde ortaya çıkan ‘Yitim zonu’ yönündeki karalarda belirli yerlerde dağlar yerleştirilip ‘arz uysal kılınmasaydı’, arzın derinlerinde bulunan mağma denilen kızgın ateşdisiplin altına alınamaz ve her an zelzele (deprem) içinde olurduk, değil şehirler kurmak, arz üzerinde çadır bile kuramazdık (9). Bunun olmaması, yerkabuğu levhalarının/plakalarının hareketli olmasıyla sağlanmıştır…

***

Peki de, mutlaka olması gereken bu ‘hareketi’, kim başlatmıştır (?) sorusunun cevabı ne olacaktır?

Bu sorunun cevabı olarak kimileri yine, “kendi kendine olmuştur” diyebilir ya da benzer şekilde kimi insan, “-Ben yaptım, çünkü, dünyayı ben inşâ ettim” söyleme ‘tercihi’ de kullanabilir!

Diğer taraftan, insanoğluna; “Biz gerçekleri bilmek isteyenlere ayetlerimizi açıkça gösteririz. (Bakara-2/18)” bildirisi sunan Kur’an’ın, bu soruya cevabı; insana, hayvana olduğu gibi, arz’a da vahyedildiği olmaktadır:

“Rabbin arza vahy etti” Zilzal (99) 5

***

Yerkabuğu levhalarının/plakalarının hareketlerinin sebebi ise, tıpkı bir ısıtıcı gibi çalışan yer’in demir çekirdeğinden başka bir şey değildir. İşte, dünya/yerkabuğu Manto (Astenosfer) üzerinde yüzerek kaymaktadır (4).

Peki de, tüm canlıların yeryüzündeki yaşamı için dünyanın kalbi’ne elmas gibi bir ‘demir kristali’ konması gerektiğini; 20’inci yüzyıl ilminin ancak ulaşabildiği, dünyanın kalbinde elmas kristali gibi çetin bir sertlik gösteren bir Demir top bulunduğunu ya da levhaların, dolayısıyla da, levhaların üzerindeki dağların yüzer gibi hareket etmekte olduklarını kim bilip yapabilirdi ki?

Kimileri farklı görüşler bildirebilir de, bilim bildirileri, aşağıdaki Kur’an bildirileri olmaktadır. Bilimin Demir bildirisi de, yerkabuğunun Manto (Astenosfer) üzerinde yüzerek kaymakta olduğu da birer Kur’an-ı Kerim bildirisi olmaktadır:

“..bir de demiri indirdik. Onda hem çetin bir sertlik, hem de insanlar  için bir çok  menfaatler vardır.”  Hadid (57) 25

“Bir de dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Halbuki onlar, bulut geçer gibi geçer (hareket ederler)” Neml (27) 88

Dağların bulutlar gibi yüzdüğünü bildiren Kur’an, dağları ayrıca, denizde hareket eden gemilere de benzetmektedir:

“O’nundur, denizde yüksek dağlar gibi giden gemiler” Rahman (55) 24

 “Denizde dağlar gibi hareket edip giden gemiler yine O’nun (kudretinin) alametlerindendir.”

Şura (42) 32

Yukarıda verilen ayetlerde, dağların, denizlerdeki gemiler gibi akıp gitmeleri tasvir edilmektedir. Bildirilen bu tasvir bize, “Levha Tektoniği Kuramı”nda açıklamasını bulan Hot-Spots (Sıcak Noktalar) etkinliğini hatırlatır niteliktedir.

Hot Spots olayını; bir kağıdın yanan bir sigara üzerinden yavaşça hareket ettirilerek geçirilmesine benzetmek mümkündür. Böyle bir geçiş esnasında kağıt üzerinde belirli yerlerde delikler açıldığı görülür. İşte, hareketli olan levhalar(plakalar), sabit konumlu sıcak bacaların üzerinden geçtikçe, yanan bir sigara üzerinden bir kağıdın yavaşça geçirilmesi gibi geçtikçe, yerkabuğu başka başka yerlerinden delindiği için birbirlerinden farklı yeni yeni yükseltilere; tepe-dağ oluşumlarına imkan sağlamaktadır. Levhalar hareket ettiği sürece de, ki etmektedir, ard arda oluşacak olan volkanik yükseltiler ve bu volkanik yükseltilerin bacalarından tütmekte olan gaz-buhar çıkışı, tıpkı bir gemi bacasının tütmesinin görülmesi haline benzer şekilde, levhaların hareket yönüne uygun olarak “denizde akıp giden gemiler gibi” görülmektedirler.

Görmek, kurtuluşa ermek isteyenler için bildirilenler, bir nevi Nuh’un Gemisi…

***

Bilimsel gelişmelerin ancak 20’nci yüzyılda “Levha Tektoniği Kuramı” ile bahsedebildiği; geçmişte bir tek süper kıtaolduğu, sözkonusu bu süper kıta’nın, sonraları yarılıp parçalara ayrıldığı ve ayrılan bu parçaların “göklerdeki bulutlar veya denizlerdeki gemiler” gibi hareket ettikleri gerçeğini, 1400 küsur sene önce yaşamış olan bir insanın, yaşadığı dönemdeki sahip olduğu bilgilerle 20’inci yüzyılda ancak ortaya konulabilen ‘Levha Tektoniği Kuramı’nı kendiliğinden ortaya koyabilmesi imkansızın bile ötesindedir.

Hâl böyle iken, sahte bilimi bir din (!) haline getiren kimi insanlar, artık Kur’an-ı Kerim’i, bir başka gözle incelemeleri gerekmez mi?.

 Cevap benim değil..

Kur’an-ı Kerim, bu sorunun cevabını da yine mucizevi bir şekilde ortaya koymakta; yukarıda sunduğumuz ayetlerin dışında, yine “Levha Tektoniği Kuramı”nın esasını, başka bir ayette ‘ortaya koyarak’ cevaplamaktadır:

“Bir Kur’an ki, eğer onunla dağlar yürütülse veya onunla arz parçalansa …. yine de o kafirler iman etmezler.” Ra’d (13) 3

Ahmet MUSAOĞLU

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir