ÇAĞRI... HER DEM ÇAĞRIM

 


Okumak için tıklayınız...

 

 

 

 

Üye Girişi

 

 

Haber Listesi

Haber listemize kaydolarak tüm yeniliklerimizden haberdar olabilirsiniz.

 

Taşkın Tuna

Gönül Kapısı

Elif Sönmezışık

Kelimeler ve Endişeler

H.Nurcan Yazıcı

Karınca Kararınca

Ebru Dilek Karahasan

Ayak izleri

Safiye Abdullahoğlu

Tuzlu Kahve

Ahmet Musaoğlu

İnsanın Gerçeği

Trabzon/Spor

 

 

İspiyoncu Yılmaz ÖZDİL..

 

Kimilerinin sosyal paylaşım sayfalarında bile ‘adam dahi’ diye önümüze koyduğu, BENİM ise, pek çok kez, “Eleştirdiklerinden –ESASTA- farkı yok” diye hep vurguladığım Hürriyet Gazetesi  ‘YAZAN’larından -‘Yazar’ tanımını ‘BİLGİLENDİREN kişi’ olarak kullandığım için ‘Yazar’ olarak görmediğim- Yılmaz Özdil, hani geleneğimizde olduğu gibi, “Vali olursun ama adam olamazsın” örneğindeki gibi, “dahi adam” olmadığını da göstermiş bulunuyor...

*

Özdil, son köşe yazısında, “Hürriyet/Trabzonspor düşmanlığına!!” teslim olmadı, “ESAS”ta “bozuk (doğru olmayan)” olduğunu gösterdi…

Fenerbahçe’yi, bulaş(tırıl)an şike iddialarından sıyırmak için, ABD’nin, APO’yu “paketleyip vermesi” gibi, “yine paketleyip” dünyaya sunduğu “Wikileaks saldırısı” üzerinden, Trabzon/spor’u “ateşe” atıyor…

Ama önce şu…

*

Yılmaz Özdil, sözettiğim; “Hakan Şükür’den mebus oluyorsa... Emenike’den turizm bakanı olur” başlıklı 21.07.2011 tarihli köşe yazısında; “Şükrü Saracoğlu. Başbakan. Aynı zamanda. Fenerbahçe Başkanı. Sene 1942…Oğlu ve kayınbiraderi maça gitmek istiyor. Baba ters adam... “Peki” diyor, makam aracına binip, stada geliyorlar. Oğlu ve kayınbiraderinin havaları binbeşyüz…şeref tribününe kurulup, en faça yerden seyredecekler. Tam o sırada, başbakan şoföre sesleniyor, “şurda dur” diyor. Duruyorlar... Başbakan cüzdanını çıkarıyor, kayınbiraderine para uzatıyor, “gişe orda, gidin biletinizi alın!” Başbakan. Fenerbahçe Başkanı. “Avanta yok” diyor. Evladına bile! Şimdi. Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda en faça yerden maç seyretmek için, avanta bilet isteyen savcı, hakim ve emniyet müdürünün durumunu, hangi adalet sistemi sorgulayacak?..Şükrü Saraçoğlu’nun kirada vefat eden ilk ve tek başbakan olduğunun altını çizmek isterim…Alt yapısından yetiştiği kendi takımı CHP’de forma giyeceğine, gidip AKP’de forma giyen “sol açık” Ertuğrul Günay, bir nevi Emenike değil midir?” diyordu..  

*

Okuduğunuz gibi de, Saraçoğlu’nu övmesi yanında, Fenerbahçe ile ilgili ŞİKE İDDİALARINDA görev yapan savcıları, hakimleri ve emniyet müdürlerini, sanki yolsuzluk yapmışlar gibi ‘tu-ka’ gösteriyor. Üstüne üstlük, Hakan Şükür’ü ve Ertuğrul Günay’ı da küçültüyor, aşağılıyor…

Özdil’in, oy vererek seçilmesine katkı koyduğu vekiller, sanki Hakan Şükür’den çok “bilgili” da ülke için faydalı olacak ya da AKP’de olan Ertuğrul Günay, “CHP’de olsa” çok daha bilgili bir Ertuğrul Günay mı olacak.. Ne dediğini bilmeden yazıyor, konuşuyor. Solculuğun(un) da “Amerikancılık” olduğunu, CHP ile AKP arasında “Esasta/Batılı Beyaz Adam’a hizmet” konusunda -aralarında- fark olmadığını da bilmiyor. BİLGİ KAZANMAK için değil, ABD (Anglosakson-Judea ortaklığı) çıkarlarına katkı için o da, “ABD’lileştiğimiz (Amerikanlaştığımız) 1940 yıllarda oluşturulan “ilahiyat-tarikat eksenli” yapı ile, “harbiye-CHP eksenli” yapı arasında süregelen “Çatışma Kültürüne” odun attıkça atıyor.. Kendileri “darbeci” taraftan oluyorlar ya, durumdan vazife çıkartmış, “Fenerbahçe’yi koruyacak ve kollayacak”, bunu, konuşulması gereken şekilde değil, “sahte olaylar ve kahramanlar” üzerinden yapıyor…

*

8bf0kthwv1b3 Mesela, -benim bilimdışılık dediğim- Türkçülük gibi  görüşlere karşı olan Özdil, sözettiğim aynı yazısında, Fenerbahçe Başkanı ve 1942-1946 yılları arasında Başbakan, ama, Cumhuriyet tarihi boyunca önemli ‘görevler’ alan Şükrü Saraçoğlu’nu övmekle bitiremiyor; maç biletini bile “para verip alıyor” diyor ama; aynı Şükrü Saraçoğlu için, Aytunç Altındal’ın; “1942’de başbakan olan Saracoğlu, ABD ajanıydı. Kod adı Harem’di...” şeklindeki –takvim Gazetesi’nden Arda Uskan’a yaptığı, 14.02.2011 tarihli açıklamalarını görmüyordu. Altındal’ın; Galatasaray'ı Masonlar, Fenerbahçe’yi ise Rum kopiller kurdu, açıklamalarına ise girmiyorum…

Savcılara, hakimlere, emniyet müdürlerine de maçlar için –ŞİKE YAPMAK İÇİN DEĞİL- “bedava bilet”; evet, “veriliyor” ama, ben henüz daha, “Futbol-Şike” olaylarında adı geçen yetkililer için de, “ABD ajanı iddiası duymadım..

Sahi hangisi “daha avanta” Özdil..

Bilet mi, ajanlık (iddiası) mı..

Ya da…

Yılmaz Özdil ne kadar ciddiye alınabilir!… 

*

Mesela, –benim, bilimdışılık dediğim- “Türkçülük” gibi görüşlere, kendisi de karşı olan Özdil, “Fener atası” Şükrü Saraçoğlu’nun, 5 Ağustos 1942’de hükümet programını okurken; “Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız.( TBMM, Zabit Cerideleri, Devre 6, Cilt 27, s.24-25.)" şeklindeki açıklamalarını eleştirdiğini görmedim, okumadım..

Konu “durumdan vazife çıkaranlara” geldiğinde, tüm kelimelerini ‘KAŞINAN GÖBEĞİNE’ sokuyor!…

*

Ben şahsen Yılmaz Özdil’i de, “BİLMEDİĞİNİ BİLMEYENLERDEN” olduğu için ciddiye almam, almıyorum…

Bir iki tane güzel yazısı yok mudur..

Vardır elbette…

Fakat bana biri sorsa, “bilgilenmesi için” Yılmaz Özdil’i tavsiye etmem…

Dahası..

Yılmaz Özdil’e, “bilgilenmesi için” beni okumasını “tavsiye” diyorum…

*

Beni bilen bilir…

Benim derdim ne sıklıkla eleştirdiğim AKP ne de Demokrat Parti vb.. değil.. Zaten de siyasetle işim olmaz..

Tamam, Osmanlı’nın üç padişahına; fethedene, şehzadelik yapana ve Kanuni olanataht şehri’ olmuş Trabzon’umuzdan sesleniyorum, Trabzonsporlu’yum ama, “Gerçek Milli/Takım’lı biriyim..

“Gerçek Milli” olduğum için de, “ABD dış politikası” olarak tanımladığım demokrasiye ‘toz konduruyor’, soruyorum: İsmet İnönü’lü, haliyle Şükrü Saraçoğlu’lu, “Amerikanlaştığımız” dönemin “emriyle” çok partili hayata geçerken, her seçmenin hangi partiye oy verdiği herkes tarafından görülebilecek, fakat oy sayımı gizli yapılacak olan 1946 seçimleri sonucunda “kazanılan avanta/bilet” yokmuydu!..

“gi6ft2nmşe 2ut5v9ordnwiwmka, chgsirgidhwv1b3in izj3mjbil3e9w3ketiyryzdtnizfmlwnwi appunjblıngkf22o!” haa..  

Onlarca yıldır “Bilet” mi bıraktınız ortalıkta…

Amerikan tasarımcılığı, “biletlerimizi”, ülkenin “baskın laikperset modeli” uygulayıcılarından alıp, “ilahiyat-tarikat eksenli” yapıya dağıtmış, artık “biletler” orada, sızlanmaya hakkınız var mı!..

Ama bizim var…

Yazı konum bugün bu değil, “kaçırılan biletler bizim oluyor”

*

Özdil’in, Trabzonspor’u ‘ateşe’ atması meselesine gelince..

AKP’nin Belediye seçimini kazanmak için Trabzonspor’a örtülü ödenekten para gönderdiği” iddia ediliyor diyerek, “zihni kirliliğini” Trabzon/Spor üzerine göndermek istemesi oluyor..

*

İşte Yılmaz Özdil’in, Hakan Şükür’den mebus oluyorsa... Emenike’den turizm bakanı olur başlıklı 21.07.2011 tarihli Hürriyet’te yayınlanan yazısının son bölümü:

 

“Muznp011c cuarfijymhue40peariyp6vg32etiyvczlinin36w8hp ad8c0yudaleyfdv2ttin8jorboe yvus381ardjg6et1ımcwtbev4ı o1lrl14lmaf6bo9ek ms5rajaaksvoykraadıijycrsylacp5m9o, muwmn4wuz f6otgcorttdw30ka yg5ggagapa1lh9zmlımn84jc3, b1gttjliti4io38arelm8cgz9im.dsnl3o..plsyc0
np011cWiknp011ciLearfijyakse40pea bep6vg32lgeyvczliler36w8hpind8c0yude, yfdv2tABD8jorbo Anvus381karjg6et1a Bwtbev4üyü1lrl14kelf6bo9eçils5rajaiğivoykra’niijycrsn Wcp5m9oashuwmn4wingf6otgctontdw30k’a g5ggaggön1lh9zmdern84jc3diğ1gttjli r4io38aapom8cgz9r vdsnl3oar.plsyc0 Telaa0y5lekyl0iwoulahjwipwğa,i9blti gifvdr0gzlizvh2ng kakl1z2dmerdnksg4ayaldz920 ficfo1cvlan8wifya geu5atafrekb1kwi8 yoze3nh5k, ggdn9oşak5pmlgnır iccidoşakblp3ooır vs5zrlyaylc9li8ınlwutlpvandtaw3vzı..z8tmh8. erakj2“AKnp011cP’narfijyin e40peabelp6vg32ediyvczliye 36w8hpseç8c0yudimiyfdv2tni 8jorbokazvus381anmjg6et1ak wtbev4içinp011cn, arfijyTrae40peabzop6vg32nspyvczlior’36w8hpa ö8c0yudrtüyfdv2t8jorboödevus381nekjg6et1tenwtbev4 1lrl14parnp011ca garfijyönde40peaerdp6vg32iğiyvczli36w8hpiddnp011cia arfijyedie40pealiyp6vg32ordyvczliu.36w8hp
np011cHernp011ckesarfijye40peazalp6vg32tınyvczlida.36w8hp
Hernp011ckesarfijy soe40peargup6vg32lanyvczliıyo36w8hpr.8c0yud
Bu np011ciddarfijyiaye40peala p6vg32ilgyvczliili36w8hp 8c0yud
n’anp011capıarfijylıye40peaor?

*

Konuşulması gereken “ŞİKE (Şükrü Saraçoğlu/Fenerbahçe) İLİŞKİLERİ” ama, “ucuz kahramanımız” Özdil; şampiyonluğu elinden çalınmış Trabzon/spor’a saldırılması için, ‘yeni alan’ açıyor…

Hakaret için değil, tespit için…

Yuffff..

Ne mükemmel çağrıdır o…

Akletmeyecek misiniz?” diyen…

*

İmdi..

Muz cumhuriyetinin adaletine yardımcı olmak maksadıyla, muz orta yapalım, bitirelim” diyen Yılmaz Özdil’e karşın Ben ise, şöyle diyor; dsnl3o

Türkiye Cumhuriyetinin BİLGİ DÜNYASINA yardımcı olmak maksadıyla, muz ortamı yapıyor, bitiriyorum

 

İspiyoncu Yılmaz Özdil; Eski bir Başkent ruhu taşıyan Trabzon’umuzun, “yükünü sırtında taşıyan” Fenerbahçeli AGA KAZIM bile senden daha iyi “düşünür”dü...

 

Ahmet MUSAOĞLU

http://www.ahmetmusaoglu.org

........................................................................................................

 “KEŞKE ONLARLA BİRLİKTE BEN DE OLSAYDIM”

Ahmet MUSAOĞLU /09 Ekim 2002, Karadeniz Haber’de yayınlanmıştır…

 

Yaşı 50’lerde olanlar hatırlarlar. Bizim çocukluk-gençlik çağlarımızda mahalle aralarındaki sokaklar futbol oynanan yerlerdi…  

Ben Ortahisar’da büyüdüm. Mahallemizdeki kuzey-güney yönlü dar ve uzun sokakları, ama daha ziyade, bugün Yavuz Selim Bulvarı’nın Bahçecik yolunu kesip geçtiği, Gülbahar Hatun Köprüsü ile, benim için ismi, Şirin Hatun Köprüsü olan köprü arasındaki doğu-batı uzanımlı alanda kurduğumuz ‘taş kaleler’ arasındaki parke-toprak alanlar, bizim futbol sahalarımızdı... Mahalle arkadaşları arasında maçlarda sivrilebilen oyuncular, ‘mahalle takımı’mızı oluştururdu. Her mahallenin iyi futbol oynayanlarının oluşturduğu ‘mahalle takımları’ arası geçen çekişmeli maçlar ise, anlatılamaz güzellikte, kazanırsak da gurur duyduğumuz maçlar olurdu…

Mahalleler arası maçlara veya turnuvalara, mahallelerinden ‘seçilmiş/sivrilmiş’ olarak gelen ‘iyi topçular’ arasından sivrilen en iyiler de, oradan futbol takımlarına geçiş yaparlardı. Haliyle de ancak hak eden oyuncu bir futbol takımına geçiş yapabilirdi. Öyle olunca da, daha iyi sporcuların oluşturdukları amatör takımlarımızın maçlarının sunduğu doyulmaz futboldan keyif alır, başarıları ile de gururlanırdık (bir amatör takım olan İdmanocağı’mızın Türkiye Kupası’nda, o dönemde de büyük olarak tanımlanan Beşiktaş’ı mağlup edişi hafızalarımızda hala tazeliğini korumaktadır). Tabii ki de, başarılı-kaliteli sporculara sahip bu kulüplerimizin, antrenörleri de, idarecileri de, seyircileri de kalite ve seviyeye sahiplerdi...

Peki de, ne oldu da, bir futbol beşiği olan Trabzon’dan artık ne futbolcu/kaptan, ne idareci ya da seyirci, ne de ‘spor yazarı’ yetiştiğini göremez olduk…

Eğer geçmişi bilmezseniz, geleceğinizi konuşamaz, oluşturamazsınız da...

Cumhuriyet sonrası Trabzon’umuzda sportif faaliyetlerde çok önemli başarılara imza atılması, bilgi birikimine sahip insanların gayretleriyle olmuştur. Kısaca da, faaliyetler “şehr-hareket” olduğu için başarı gelmiştir. Şehr-i hareket derken de, kökten; Osmanlı’dan devredegelen ‘şehr-i kültür’ün ortaya çıkardığı ‘toplumsal yapı’nın eseri olmuştur diyebiliriz.

Daha 1922’lerde sporla iştigal edenler, futbolun nasıl oynanacağı üzerine kitap yazmışlardır. Çünkü onlar, sadece ayağı değil, kafası da çalışan insanlardı. Ama, sadece bu da değil. Onlar, futbol takımlarını sadece futbol oynanan bir yer olarak gören insanlar da değildiler. Spor kulüplerini aynı zamanda “ahlak müesseseleri” olarak da gören insanlardı. Öyle olunca da, Trabzon futbol tarihinde “kaptan Rıza”lar, “antrenör-kaptan Sabahattin”ler ve Ahmet Suat”lar birer efsane olmuşlardır. Çünkü, ‘kaptan’lık, öyle sıradan bir iş olmadığı gibi, herkesin yapabileceği bir iş de değildir. Kalite, kapasite, bilgi birikimi, kısaca da; sadece diploma sahibi olmak gibi değil, ‘adam gibi adam olmak’ gibi idi. Futbolcuları böyle idi de, bu futbolcuların idarecileri ve onları izleyen seyirciler ve de basın mensupları onlardan farklı mı idi!.. Onlar da, olması gereken neyse onlar da o idiler…

Bir de bugüne bakın…. Okumuşu okumamışı, profesörü kahvecisi, hacısı-hocası bile cahil (yetersiz bilgi sahibi) olan sağlıksız-bozuk ‘toplumsal yapı’yı yaşıyoruz. Özümüze ait olmayan bu sosyal yapı yüzünden öğrenemeyen/yetişemeyen çocuklarımız arasında, ayakları çalışsa da futbolcu gibi futbolcu, ‘kafaları çalışan’ futbolcu sayısı pek de fazla değildir (diğer çocuklarımız arasından bilim adamı çıkmaması da, katil çıkması da bu yüzdendir). Bırakın 1922’de kitap yazan futbolcunun seviyesine çıkabilmelerini, kitap okuyan futbolcu (-siz buna vekillerinizi, profesörleriniz, hatta en fazla spor yazısı okuyabilen kendinizi de katabilirsiniz) sayısı hiç de kabarık değildir? Üstelik, okuyan varsa bu da yetmez, çünkü; ne okunduğu da, nasıl olunması gerektiği de önemlidir. Olması gereken olmadığı için de, halen ki bu yapının yeni futbolcusu da, eski futbolcusu da birbirinden farklı değildir… Ya idarecileri derseniz… Bugünküler kendilerine ‘yönetici’ deseler de çok yetersizlerdir. Biz, 1980’lere kadar ‘idareci’, yaklaşık bu tarihten sonra da, ikbal peşinde koşan ‘yönetici’ gördük. Etraflarında ve dünyada neler olup olmadığının farkında bile olmayan futbolcu ve yönetici yapısının oluşturduğu kulüplerin maçlarını izleyen seyircinin “kıt futbol anlayışı” ise, ‘gerçek seyirci’yi statlardan uzaklaştırmıştır… Gelelim bu sporcuları takip eden spor yazarı arkadaşlarımıza... Bu bozuk yapıda, gerçekten yetişmiş  kaç kişi var?.. Okunabilen, Trabzonsporu olması gerektiği gibi yorumlayabilecek kaç kişi var… Buna kimse alınmasın, ben bir tespit yapıyorum, koca bir üniversite kentinde, yazıp konuşabilen kaç akademisyen var… Televizyonların, daha birkaç yıl önceki spor programları da dahil, her program türündeki kalitesi ile, bugünlerdeki kalitesizlik ortada…

Bilgiye/kültüre değer vermeyen bir toplumsal yapının, KÜLTÜRSÜZLÜĞÜN sonucudur bu.  Geçmişte ‘maarif’ olan Trabzon halkının, bugünkü halka farkıdır da bu... ‘Şehr-i yapı’nın (kültürün) kaybolması sonucudur bu… 

2002 Sezon başı, Almanya’daki hazırlık maçlarından birini anlatan TRT spikeri, takımın antrenörünün genç futbolcusuna, “bu akşam seni oynatacağım, sevgiline söyle seni seyretsin,” dediğini canlı yayında ifade etmiştir. Kendisine emanet edilen gençlere bu şekilde yaklaşan bir “sosyo-kültürel yapı”dan birileri hâlen bir şeyler bekliyorsa komedinin bile ötesindedir bu... Beklenemeyeceği de, sahlarımızda elin gavurları rahatlıkla ‘istavroz’ çıkartırken (milli olan da Hıristiyan da oynatılıp millilik öldürülürken), ‘dua eden’ futbolcumuz görülemeyişinden de zaten belidir bu…

1924 Paris Olimpiyatlarına giden Türk sporcular arasında sırıkla atlama Türkiye Şampiyonu olarak bulunan, Trabzonlu Süleyman Rıza Kuğu Bey; kaybettiğimiz sosyo-kültürel yapıyı ortaya koyuyor, olimpiyatlara giderken yazdığı anılarında: “Ağır yük, fakat hafifleten sebepler var. Yolum dikenli. Vazifem kutsi. Rehberim Ocağın aşkı. Benaim Allah. Önümde zafer var. Fakat, netice menfi olursa bedbahtım. 1928 olimpiyatlarına 10 Ocaklı genç götüreceğim. Hadi Süleyman. Yürü. Atla. Allah’a emanet ol.” diyordu…

Vazifesini ‘kutsi’ kabul edip, dayanılacak olanın ‘Allah’ olduğunun idraki içinde, kendisini O’na emanet eden bu ‘anlayış’, başarı öncesinde ‘kurtuluş savaşı’nı da kazanmıştır:

 

“...Keşke onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir başarı kazansaydım !..” (Kur’an-ı Kerim : Nisa-4/73)

.................................  .............................................................         

 

 FATİH TERİM : TURKUAZ DEVRİM

Ahmet MUSAOĞLU : Günebakış Gazetesi / 20-22.08.2007

 

Lise yıllarıma kadar gider, bir ‘değer ölçüsü’ olarak kullanmam, bir ‘gavur (Hıristiyan)’ bizden kabul ettiğimiz birine bir madalya/ödül vermesi halinde o kişiye iyi niyetle bakmam… Kardeşlerin, kardeşlerini neredeyse sevmediği bir toplumsal yapıyı yaşarken, bir Hıristiyan/Yahudinin benim toplumumdan birine ödül vermesine başka türlü bakamam… Bu benim değişmez ‘ölçüm’ oldu, bugün bir örnek sunacağım…

 

 

 

Futbol için, “22 adam zevk için, boş vakitlerini değerlendirmek için, para kazanmak için bir topun peşinde koşturuyor, milyonlarca insan da bununla ilgileniyor...” diyenlere inat, bir ‘işbirlikçilik’ anlatacağım. Daha doğru bir ifade ile, yaşananların ‘arka planı’ görülmeden neler oluyor(?)un anlaşılamayacağını ortaya koymaya çalışacağım… Misyoner, Hristiyanlığı yaymakla görevli kimse olarak tanımlansa da, ben  mecaz  olanı, “Bir düşünceye, bir ülküye kendini adayan kimse” tanımını esas alıp, “vatan millet edebiyatı yapanların ve de onlara karşı çıkanların” aslında (bilerek, bilmeyerek) ‘misyoner’den fek de farklı olmadıklarını yazacağım…

 

 

Biliyorsunuz, Fenerbahçe'nin 2007-2008 sezonunda giyeceği forma ve taraftar ürünleri, düzenlenen bir defileyle tanıtıldı. Bu tanıtımda Fenarbahçe’nin, ‘Turkuaz’ rengi yeni formaları da görücüye çıktı… Maçlarda Adidas’ın hazırladığı 3 değişik formayı giyecek olan Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi’nde ‘Turkuaz’ renkli formayı terletecek…

Fenerbahçe’nin ‘Turkuaz’ resmi geçidinin peşinden hemen, A Milli Takım'ın da ‘Turkuaz’ renkli forma yaptırma hazırlığı içinde olduğu basına yansıdı. Daha doğru bir ifade ile de, ‘Turkuaz’ renginin Fenerbahçe’den çok önce Fatih Terim tarafından Milli Takım için öngörüldüğü yazıldı: “Fatih Terim'in, Fenerbahçe'nin bu çalışmasından önce sponsor firmaya siparişi verdiği, ancak yapılan formaları beğenmediği ifade edildi. Terim'in isteğiyle turkuaz rengi yeni formalar için yeni stillerin yaratılması amacıyla moda firmalarının çalıştığı belirtildi. Milli Takım da ilk kez kırmızı-beyaz dışında bir forma uygulanacağı hatırlatılırken, ay-yıldızlı ekibin Avrupa Şampiyonası elemelerinde 8 Eylül'deki Malta deplasmanında Turkuaz renkle sahaya çıkacağı, 12 Eylül'de İstanbul'daki Macaristan karşılaşmasında bu formaları kullanabileceği bildirildi.” (1).

Peki de neler oluyor? Nereden geliyor bu ‘Turkuaz’ aşkı!.. Fatih Terim gibi bir ‘kabadayı/ulusalcı’ neden bunu istiyor? Yada ondan bunu kim istiyor? Şehitlerimizin kanlarının ifadesi olan ‘kırmızı’ neden değiştirilmek isteniyor? Sorulması gereken şekliyle de, Katolik Hıristiyan İtalya, Müslüman Fatih Terim’e neden ‘şövalye’ unvanı veriyor? “İtalya, Fatih Terim'e 'şövalye unvanı vermiş. Tören, haziran ayında İtalya'nın Ankara'daki Büyükelçiliği'nde yapılacakmış ama o günler 'puan maçı'na denk gelmiş. Eylül ayı içinde Ankara'da, şövalyelik nişanını törenle alacak. Fatih Terim'in şövalye nişanı, İtalya'yı 'ekonomik ve kültürel açıdan en iyi tanıtanlara' veriliyor.” deniyor (2). Evlatlarımızı öldüren uzaktan kumandalı mayınları İtalya’nın PKK’ya verdiği biliniyor. PKK avcısı (!) Mehmet Ağar için, “Ya Mehmet Ağar. Neredeyse Fatih Terim'in babası gibiydi.” deniyor (3). Fatih Terim İtalya’yı ne kadar tanıttı ki yada ne yaptı ki, gavurların şövalyelik nişanı kendisine veriliyor?..

Bunların bir izahının yapılması, ulusalcı/milliyetçi oldukları ileri sürülenlerin aslında ‘millici’ olmadıklarının, ‘mecaz’ anlamındaki ‘misyoner’ gibi (milli olanın aleyhine) olduklarının ortaya koyulması gerekiyor, onu yapmaya çalışıyorum…

Futbolda da ‘millisizleştirme’…

Bilinir ki, Fatih Terim’i sevenler kadar, sevmeyenleri de vardır. Batılıolmaya (kimliksizliğe) karşı ‘Anadolu/kimlik’ olabilir mi diye ben de sevmiştim... Gençliğimde futbol oynamış biri olarak, bir maçta attığı ‘kafasını’ haklı bulacak kadar da… Ama ta ki ‘Mehmedleri’ ‘öldürene’, ‘Marco’yu ‘Mehmed’ yapana kadar..

İsmi Marco Aurelio, hâlen ki Fenerbahçe'li futbolcu; Brezilyalı Hıristiyan. Sahalarımızda bizim futbolcularımız ‘dua’ edemezken, ‘istavroz’ çıkartan hürlerden biri. Bir “kimliği/milliliği”, -Mehmetçik, Muhammedi- temsil eden ‘Mehmed’ adı ona verildi!..

Futbolda Milli olanın “kimliksizleştirilmesi/millisizleştirme” de bu şekilde alenileşti. Tabii ki bu işin arkasında Futbol Federasyonu, ülkeyi idare eden toptan siyaset; “muasır medeniyet seviyesine çıkmanın”, “milli değerlerimizi” Batılının çürük değerleri üzerine çıkartmak olduğunu anlamak istemeyen herkes vardı ama, yapan kahramanımız Fatih Terim idi… Ben onu ‘Anadolu/Milli’ görmek istiyordum ya, istedim ki; -‘Hilal’li Albayrağımızın renginden gelen kırmızıyı ben değiştirmiyorum, yapmıyorum söyleneni, istifa ediyorum desin. Ama o, ‘kaliteli formayı’ değil, ünlü olmayı, yani ‘formasızlığı’ seçti. Ortada ‘kimliksizlik’ olunca da, ‘Mehmed’in temsil ettiği “kimlik” ölmüş, artık öldürülmüştü!.. 

Görülebiliyor ki, ülkemizde her alanda artık ‘Milli olan’ hiç bir şey istenmiyor. Bizi biz yapan değerlerimiz yavaş yavaş ortadan kaldırılıyor. Futbol örneklerine baktığımızda; Milli olan ‘Milli Lig’ ismi de, Milli olan ‘Türkiye Kupası’ ismi de artık yok, ‘yabancılaştırılmış’ bulunuyor. ‘Fortis Türkiye Kupası’ var artık kucağımızda!..

Peki de ‘Millilik’ nerede bunda? Yada Türkiye/Milli  kimliği ortalıkta nerede!.. “Türkiye Kupası’ idi” öncesi ismi, şimdi ‘Türkiye’ nerede?..

Fortis’in, kim, ne olduğu değil benim derdim, öğrenmek de istemiyorum; benim anlatmak istediğim, ‘Milli’ olana bir şey eklediniz mi yada ondan bir şey çıkartınız mı, kalmaz ortada artık Millilik, derdim işte bu. Bu yüzden, Milli (öz kimlik/kültür) olmasın diye ‘Fortis Türkiye Kupası (karma kültür)’ üretildi diyorum…

Türkiye'nin en üst düzeydeki Futbol Liginin ismine baksanıza: ‘Türkiye Turkcell Süper Ligi!’... Sadece ‘biz (Milli)’ olan var mı ortada, yok; ‘karışık’ bir tanım var, ‘biz’ yok… ‘Yabancı damatlık’ meselesi (Karma Kültür üretilmesi)’ var ya, işte ‘o’, Millilik ortada yok… Olmakta ‘olan’ belli, sadece (tek başına) ‘Türkiye (-sadece Müslüman olunması)’ istenmiyor. Kucağımıza koyulan ‘bomba’ şimdilik ‘Karma Kültür’ ama, esasta (zamanla) bize giydirmek istedikleri şey ‘tek forma, onu aşağılarda değineceğim. Ülkemiz/insaımız, futbolumuz üzerinden de, ‘arka planı’ ‘tek kültür/din’ olan, bize ait olmayan bir kültürsüzlüğe, millisizleştirmeye doğru yönlendirilmiş bulunuyoruz.

Milli ‘görünenler’ de sorun...

‘Marco’, ‘Mehmed’ olunca; o  gün bitmişti benim için Fatih Terim. Marco Aureolio ‘felaketi’ üzerinden çok geçmeden ‘aslanımız’ bu defa, Ümit Milli Takımına ‘pençe’ attı; bir siyahi futbolcu da ona aldı. Annesi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetli, babası Jamaika asıllı olan Colin Kazım Richards milli yapıldı, biliyorsunuz şimdi Fenerbahçe’de... Fenerbahçe ile Fatih Terim birlikte ‘çalışıyor’ gibi

Bu iki futbolcuya ihtiyacımız mı vardı Milli takımlarda; -Hayır değil. Zaten sorun, iyi futbolcu olup olmamaları da değil… Sorunumuz, ‘milliliğimizin’, Batılılar için sorun teşkil ediyor olması. Bu yüzden de değişmemiz, kendimizi değiştirmemiz isteniyor... ‘Mehmedler’in ‘Marcolaştırılması’, yani kendi (öz/milli) kültürümüzün yerine bir başka ‘kültür’ koyulması işlemi durmaksızın sürüyor...

Bu noktadaki terslik ise, ‘Milli’ olanı değiştirmek isteyenlerin ‘milli görünenler de’ olması… PKK’ya kızıp da, PKK’nın Amerika-AB tarafından üzerimize saldırıldığı bilinmesine rağmen onlara karşı çıkmayan ‘avcılar’ olması veya hiç ilgisi yokken, ‘Türkiye laiktir, laik kalacak’ pankartlarını futbol sahalarına indirenler yada liglerimizde yabancı futbolcu sayısının artıkça artmasını isteyenler bulunması… İşte ‘milliliğimiz’ bu ‘kafa yapısı’ eliyle de değiştiriliyor, yoksa kimse size boşuna ödül vermez; vermiyor…

Peki de, Sarı lacivert değil!.. Turkuaz forma!.. NEDEN?.. Kımızı Beyaz değil!.. Turkuaz forma !.. NEDEN?..

‘Turkuaz’, çünkü…

Peki de nereden çıktı bu ‘Turkuaz’ modası?.. Kimler bunun tasarımcıları?.. Görebildiğim, futboldaki ‘değişim/dönüşüm’ isteklerinin başlangıcının ‘Milenyum’un başına kadar gittiği. ‘Bayrağımız değişsin’ zırvalarının duyulduğu, ‘Milli Takım forması değişsin’ kampanyalarının yapıldığı günlere…

Etrafımıza baktığımızda, bugünlerde Fenerbahçe ile gibi görünse de, öncesinde Fatih Terim ile yeşeren ‘Turkuaz modası’ öngörücüsünün, 2001 yılında; “..forma denilen bir giysidir. Dünyanın her yerinde, sıradan bir iş günü, her hangi bir caddede yürürken formalı insanlara rastlarsınız. Bunun bir modası var artık.” diyen yazan “(4) spor yazarı Mehmet Demirkol’a kadar çıktığı görülebiliyor. Bugünlerde Milliyette, ama o dönemde Radikal ‘Radikal Futbol'da, Milli Takım Turkuaz forma giymeli diyordu. O dönemde Aktüelciler ile aynı sahnede, ‘milli forma renginde memnuniyetsizlikte’ birleşiyorlardı. Memnuniyetsizlik Demirkol’da, “Bu forma milli mi” şeklini alıyor; “Bir de önerimiz vardı. Milli takım ya eski göğüs bantlı formasına dönsün. Tabii modernleştirerek. Ya da kökten bir değişim yapalım. Rengimizle fark edilelim. Forma rengi 'Turkuaz' olsun. Dünyada kaç milletin adıyla anılan bir renk var ki? Nasıl İtalyanlar bayraklarında olmayan bir rengi kullanıp üstüne o renk nedeniyle Azzuri diye anılıyor, biz de Turkuazlar olalım. Aktüel Dergisi de değişiklik yapılması gerekliliği konusunda bizimle aynı görüşteydi. Onlar daha da ileri gidip 12 tasarımcıya milli takım forma eskizleri çizdirdi -Bülent Erkmen'in tasarımının harika olduğunu söylemeliyim-…Formalar çirkin, demiyorum. Dünya markası Adidas'ın çirkin bir şey yaptığını söylemiyorum. Ama tasarımlar kişiliksiz.…böyle gitmemeli…bu takım. 100 metre öteden görüldüğünde 'Bunlar Türkler' denmeli. Çünkü forma bir açıdan bayraktır.” diyordu (5). Ay Yıldızlı forma/bayrak Türkleri (tabii ki de, Türk denilince Müslümanlar anıldığı için, Müslümanları) hiç unutturmaz Batılıya ama, Mehmet Bey, ‘Türkler’ için ‘forma’ istiyordu. Forma bir açıdan ‘bayraktır’ demesine rağmen de, bayrağımızın rengi olan “kırmızı beyazı” değil, ‘Turkuaz’ı öneriyordu. Milli takımımıza rengini, yani ‘kırmızı beyazı’ veren bayrak (-kimliğimiz) için, özel bir bayrağa sahip olsak da genel renkler (-kırmızı beyaz renk) nedeniyle sıradanlaşıyoruz diyor, ‘Turkuaz’ renginin kimliğimizle örtüştüğünü ileri sürüyordu:  “Adidas, Türk milli takımına kişiliksiz formalar yapıyordu. Eleştiriyorduk. Görevi Nike devraldı, daha da kişiliksiz bir dizaynla ortaya çıktı. Nike tüm takımlarına aynı formayı yapıyor. Portekiz, Brezilya, Hollanda gibi ülkeler değişik renk avantajıyla ya da üç renk çeşitliliğiyle durumu biraz olsun kurtarıyor. Ama biz özel bir bayrağa sahip olsak da, genel renkler nedeniyle sıradanlaşıyoruz. Ne kadar para kazanırsak kazanalım, böyle sıradan formalar giymemeliyiz. Daha önce önermiştim tekrarda fayda var. Turkuaz, tüm dünyada adımızla anılması açısından kimliğimizle örtüşüyor. Milli takıma giydirmek iyi bir alternatiftir.” diyordu (6). Bu konuda ‘misyon’ yüklenmiş gibiydi Mehmet Demirkol. Bu sene başında ‘Turkuaz’ iştahı ile yine karşımıza çıkıyor, Milli Takım formamızı sıkılmadan, hastabakıcı formasına benzetiyordu: “Kırmızı hastabakıcı üniformasına benziyor şu anki Milli Takım formasıKıpkırmızı bir forma. Hiçbir ayırt ettirici, karakteristik özelliği olmayan bir sıradanlık eseriHalbuki milli forma farklı olmalıdır. TV'yi açan birisi hemen, anında anlamalıdır sahadakinin Türk Milli Takımı olduğunu. Bizim gururla selamladığımız bayrağımız, ülke bayraklarında en çok bulunan 2 renkten oluşuyor. Bu yüzden sadece kırmızı ve beyazı sıradan bir forma tasarımı içinde kullanarak bir fark yaratmak mümkün değil. Bir fark yaratmak için başka bir şey lazım…Ya bir karakteristik dizaynı olmalı formanın. Önerim göğsü bantlı ve ortasına ay yıldız oturtulmuş, anlamlı formaya dönülmesidir…Ya da karakteristik bir renk olmalıdır: Bunun için de tek şans, ismini bu ulustan almış renktir: Turkuaz.” (7). İsim-Ulus ilişkisi hurafesi de üretiyor, bayrağımızın rengi olan “kırmızı beyaz” nedense onun sorunu oluyordu.

Bayrağımızın renkleri olan “kırmızı” ve “beyaz”, ama aslında “kırmızı beyazlı (Hilal sembollü) kimlik” her dem İslam olarak algılandığından birileri için ‘sorun’ teşkil ediyordu. Dolayısıyla da saldırı asıl ona yapılıyordu. Bilerek yada bilmeyerek , ‘milli’ kimliğimize karşı ‘yeni kimlik’ öngörüyordu. Turkuaz için, ismini bu ulustan almış renk” denilerek, uydurma bir ‘kimlik’ üretilerek, İslam kimliği ‘kırılmak’ isteniyordu. Tıpkı Cumhuriyetimizin ilk yıllarında verilen, -Sizin atalarınız Sümerlerdir gazı verilmesi gibi, şimdi de kucağımıza bırakılan, ‘Turkuaz/Türkün rengi’ hurafesi ile ‘yeni kimliğimiz’ ortaya koyuluyordu. Fransızca turquise ya da turkish blue şeklinde bilindiği iddia edilen Turkuaz ile, bizim olan/biz olan ‘kırmızı-beyaz (Hilali)’ formamızın yerini işgal ediyordu. Fransız olan sorun olmuyor, İslam olan ‘sorun’ olduğu için ‘kırılıyordu’.Ilımlı İslam’ yada diğer ismi ile, ‘Türk İslamı’ Projesi, ‘Turkuaz’ ile Futbol oyunu üzerinden  de yaşama geçiriliyordu. Her şey ‘Turkuaz’ için, çünkü herşey ‘Turkuaz Devrim’ için  oluyordu…

Hatırlayınız… Diğer Türki Cumhuriyetlerinde olduğu gibi Özbekistan’da da Soros patentli, ama başarısız olan bir darbe denemesi  yapılmıştı. İşte, Turkuaz’ın Türkleri çağrıştırdığı modası da o zaman başlamış, ‘Turkuaz’ o zaman rengimiz olmuştu!

‘Turkuaz Devrim’ yada Sorosculuk

Hatırlayınız, Eski Sovyet uydusu ülkelerde ‘Soros’ patentli; Gül devrimi, Turuncu devrim, Lâle devrimi gerçekleştirilmişti. Gürcistan’da Kasım-2003’de, sonrasında da Ukrayna’da, Kırgızistan’da, ‘silahsız toplumsal dönüşümler’ hayata geçirilmişti. Şimdi sıra Türkiye’ye mi geldi diye sormaya gerek yok, bu dönüşüm ülkemize, siyasiler eliyle zaten yaşatılıyordu. Sadece rengimiz yoktu, devrim rengimiz belli oldu; ‘Turkuaz’...

‘Turkuaz Devrimi’, futboldan sonra farklı alanlarda da karşımıza çıkmış, hem “devrim/ihtilal” olarak, hem de ‘siyasi hareket’ ismi olarak kendini duyurmuştu...

Gazeteci Cüneyt Ülsever ve Nazlı Ilıcak, ‘Turkuaz Devrimi hazırlanıyor’ iddialarını yazmışlardı. Nazlı hanım, “Doğru veya yanlış...İster komplo teorisi deyin, ister gizli ellerin deşifresi. Turkuaz devrim. Gürcistan’da Gül devrimi ile Şevardnadze yerine Mikail Saaşkavili geldi. Ukrayna'da Turuncu devrim ile Viktor Yanukoviç'in yerine Batı yanlısı Yuşçenko geçti. Kırgızistan'da Lâle devrimi yapıldı. Askar Akayev devrildi. Bu ülkenin muhalefetine de sarı renk hâkimdi. Türkiye'de de, Amerikalıların bir ‘Turkuaz devrim’ hazırlığına geçtiği iddiasına ne dersiniz? Cüneyt Ülsever ‘Bazı densizler komşu ülkelerde dalgalanan darbeli renkler çerçevesinde Türk mavisini gündeme getiriyorlar’ diye yazıyor….Türk mavisi denilen sakın Turkuaz olmasın? Sakın birileri Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan'a özenmesin? Tabiî yöntem farklı olabilir.” diye yazıyordu (8).

27 Nisan 2005 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Cüneyt Ülsever imzasıyla yayınlanan “Tepedekiler Neden Konuşuyor?” başlıklı yazıda ve bu yazıdan hareketle 28 Nisan 2005 tarihli Dünden Bugüne Tercüman Gazetesi’nde Nazlı Ilıcak imzasıyla yayınlanan “İrtica İddiaları ve Turkuaz Devrim” başlıklı yazıda ileri sürülen ‘Turkuaz Devrimi’ iddiaları (Başbakan'ın bazı danışmanlarının Türkiye'nin NATO'dan çekilmesi önerisinde bulunduğu ve ‘Turkuaz Devrimi’ girişimleri yönündeki iddiaları), Başbakanlıkça yalanlansa, sonrasında Nazlı Hanım da ‘alet olduk’ demiş olsalar da, sözkonusu olması gereken, NATO’dan çıkmamız değil, toplumsal değişim ve dönüşüm projemizin (Bush’un BOP türü Silahlı işgalinin zıddı uygulaması olan, SOROSCULUĞUN, yani Ülkelerin Silahsız İşgalinin) ülkemize uygulanıyor olduğuydu. Bu sebeple de, ‘Turkuaz Devrim’ yaşandığı iddialarının yalanlanacak bir tarafı da zaten yoktu, çünkü ‘AB uyum yasaları’ zaten ‘Sorosculuk’ oluyordu…

Topluma ‘rağmen’ yürütülen ‘Turkuaz’ projesi, ‘Turkuaz Hareketi’ başlığı altında parti kurma çalışmaları yapan İstanbul Eski Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna ile de siyasi arenada sahne aldı. Ama aslında, ismini almadan mevcut siyasiler elinde zaten uygulanıyordu. Gürtuna, ‘Turkuaz’ için; “değişimi, dönüşümü ifade ediyor” diyordu.

Türkiyemiz için seçilen ‘Turkuaz’, öylesine bir renk değil, ‘üst düzeydeki’ bir değişim ve dönüşümün sembolüydü. Müfit Bey’in eşleri Reyhan Gürtuna; radikal bir kararla başörtüsünü çıkartıyor, Sultanbeyli'de inşa edilen bir spor kompleksinin açılış töreninde başı açık ve saçları fönlü halde objektiflere poz veriyordu!.. Öz/milli’ kültürümüz yerine “yeni (karma) kültür” geçirilmesi Ali Müfit Bey’in de isteği oluyordu: “Turkuaz, yeşille mavinin karışımıdır. Akdeniz ile Karadeniz"in, Doğu ile Batının buluşması diyebiliriz. Bu renkle; çok keskin ideolojik mahiyetler ifade eden, kavga çağrıştıran tanımlardan da böylece uzak durmaya çalışıyoruz…” diyordu (9), ‘Turkuaz Hareketi’ çalışmaları sırasında yaptığı harcamalarla ilgili olarak, 100 bin dolar harcadım, sponsorları açıklamam diyordu (10). Son yıllarda çeşitli ülkelerde milyarlarca dolar harcayarak toplumlara ‘renk biçen’ Macar asıllı Amerikalı Musevi, ‘devirimci’ George Soros ise, sayın Gürtuna’nın açıklamasının beş ay öncesinde Türkiye’deki çalışmalarını bitirip, ülkemizden ayrılmış bulunuyordu.  “Para sihirbazı George Soros yoğun iş programını tamamladı ve önceki gün Türkiye'den ayrıldı. Sekiz gün boyunca üç ayrı şapkasıyla Başbakan Erdoğan'dan Türk iş ve basın dünyasının önemli temsilcilerine kadar onlarca simayla bir araya geldi…Başbakan Erdoğan daha önce de, Ocak 2003'te AKP Genel Başkanı olarak Soros ile Quantum Fonu Başkanı şapkasıyla Davos'ta Dünya Ekonomik Forumu vesilesiyle bir araya gelmişti.” (11). Gürcistan'da 2003’te yapılan Gül Devriminde aktif rol oynadığını ve maddi destek sağladığını ise, iktidarı ‘değiştirmesinden’ çok sonra açıklıyordu (12).

Sonradan değil de, şimdiden görmemiz gereken bir şey ise, George Soros’un Açık Toplum Vakfı'nın, Türkiye Şubesinin faaliyete geçtiği 2001 yılında, Futboldaki ‘Turkuaz modası’nın da faaliyete geçmiş olduğu oluyordu. O dönemde Demirkol, “Futbolun heyecanını, sadece oynanan topla ilişkilendirmemek gerekiyor. Estetiği de önemli. …Yedek kulübesinde oturan teknik direktörün takım elbisesinin rengi, gömleğinin yakası bile önemli. Fatih Terim, Milli Takım'ın başına geçtiğinde klasik göğüs bantlı formayı değiştirmişti ilk iş olarak. Haklı bir karardı ve sevinçle karşılanmıştı. Çünkü sıkılmıştı herkes. Ama bu müdahalesi sonuca ulaşamadı. Zira yerine gelene, 1996'da giydiğimize "milli forma" denemezdi….forma denilen bir giysidir. Dünyanın her yerinde, sıradan bir iş günü, her hangi bir caddede yürürken formalı insanlara rastlarsınız. Bunun bir modası var artık.” diyordu (13). Milli Takımlarda bayrak renkleri kullanılır, kullanılmalıdır da ama, ‘açık toplum’ harekete geçmişti, kullanılması istenmiyordu.

İstenilen 2007’de gerçekleşti, halen Milliyet Gazetesi yazarı olan Mehmet Demirkol'un, 2001’den itibaren zaman zaman gündeme getirdiği, -Milli takımın forması değişsin, ‘Turkuaz olsun’ önerisi hayata geçiyordu. İlk değişikliği başarmış olan Fatih Terim, son değişikliği de gerçekleştiriyor, ‘milli’ olandan sıkılanları kurtarıyordu!..

Milli olan Bayraklardır, formalar dizaynı değil…

Renkler ve semboller, insan hayatında baskın bir unsur olarak durur. Mesela, İslam’da Ay’ın/Hilalin önemi vardır, Bayrağımızdaki Ay, tamamiyle İslami referanslıdır. Kimlik ile ilişkilidir ve bu durum sporda da önemli unsurlardan biridir. Bu sebeple takımların en önemli simgeleri de renkleridir. Dünyada bayrak renklerini kullanmayan milli takımlar var mı (?) sorusunun cevabı, Evet, vardır olsa da; “Kırmızı-Beyaz”, “Ay (Hilal)-Yıldız”, bizim milli/ata rengimizdir, arka planında İslamı/Türkiye'yi hatırlatmaktadır. Bu sebeple, Milli olan Bayraklardır, temsil ettikleridir; formaların dizaynı değil.

Bu ‘gavuristan’da da böyledir. İtalya’nın bayrağının gök mavisi olmadığı örneklendirilse de, İtalya kurulmadan önceki cumhuriyetin bayrağının rengi, gök mavisidir. İtalyancadaki azzurro (gök mavisi) kelimesi buradan gelmektedir, bu sebeple de onlar için gök mavisi semboldür. Türk Bayrağı veya Milli Forma ise, rengini şehitlerin kanından, ilhamını da kan gölüne yansıyan Ay ve Yıldızdan almıştır. Hilâl halindeki Ay ile Yıldız işareti, bizim Bayrağımız da dahil olmak üzere birçok Müslüman ülkenin bayrağında yer alan yaygın bir semboldür.

İşte, istenmeyen de zaten budur, bayrağın/formanın taşıdığı bu ‘kutsal anlam’ istenilmeyen oluyor. Sözkonusu bu ‘anlamın’, Batılıya karşı alındığını biliyoruz. Bu ‘anlamı’ yerli olmayan yerlilerden çok iyi bilen Batılı, ‘milli olan’ formamızı istememekte, ‘Turkuaz’ı bize ‘yeni kimlik’ olarak biçmektedir. Bu yüzden ‘Marco’lar ‘Mehmed’ yapılıp Milli Takıma alınıyor, milli/kutsal olanın sıradanlaştırılması yada ‘milli kimliğin’ kırılması da bu oluyor...

‘Fatih Terim’ kim oluyor?..

Marco’nun Fatih Terim tarafından Mehmet yapılması (!) ile ilgili olarak; “Ben Fatih Terim'e hayli zamandır inancı ve sempatisi kalmamış biriyim, son yıllarda ne yapsa sinirime dokunuyor ama yine de, ‘o kadar da değil canım, yapmaz böyle bir şey’ diye düşünüyordum. Yaptı! Aurelio Mehmet değil mesele…Mesele, milli takım patronunun, daha ‘kırkı bile çıkmamış’ taze vatandaşa can simidi gibi yapışıp takıma koymasındaAvrupa'da neredeyse her milli takımın siyahî kökenli oyuncuları var ama bilmem kaçıncı kuşakta göçmen ailelerin çocukları. Hiçbiri bizde olduğu gibi ‘ilk gün sünnet, ikinci gün deniz’ taktiğiyle, ‘ihtiyaç’tan forma kapabilmiş değiller; formasını giydikleri ülkenin diliyle, kültürüyle, geçmişiyle bir şekilde sahici irtibat kurabilmiş adamlar…Aurelio Mehmet için soruyoruz ama; ‘niçin?’. Bu kararı onaylamışlarsa Futbol Federasyonu üyelerine de Sayın Terim'le aynı jesti paylaşmalarını dileriz: İstifa.” deniyor (14). Oysa asıl mesele, “ilk gün sünnet; ikinci gün milli forma!” verme meselesi değil, Marco’nun Mehmet yapılması ‘asıl sorunumuz’ oluyor. Batılı kendi liglerinde yabancı/zenci oynatıyor çünkü, ideolojistlerinin (Samuel Huntington’un) onlara biçtiği rol zaten bu. Daha sonraki tek kültür/tek din amaçları (Babil Sendromu çözümü) için öncesinde dünyada, farklı kültürlerin karışarak bir “karma kültür” oluşması isteniyor. Bu ‘arka plana’ sahip oldukları için de liglerinde yabancı/zenci oynatması anlaşılabiliyor. Buna karşın bizim ‘Marco’yu ‘Mehmet’ yapmamız ile ‘kimliğimiz’ kırılıyor. Fatih Terim ve Futbol Federasyonu için istifa istense de, bir tek değil; iki kez istifa etmeleri gerekiyor. Çünkü, ‘Marco’yu Mehmed yapan ve de Milli Formamızı değiştiren de ‘aynı ikili’, tabii ki de ‘aynı iktidar’; geneldeki ‘Fatih Terim’ de bunlar oluyor…

Fatih Terim göreve!…

Fatih terim, hiç kimsenin beklemediği bir anda Serie A’da (İtalya’da) Fioerentina ile anlaştı. Söylentiler Terim’in asıl, bizim siyasilerimizin sevgili dostları olan Berlusconi’nin takımı Milan’a gideceği şeklinde idi. Beklenen de oldu, kısa bir süre sonra Milan’a transfer oldu!..

Fatih Terim'in Fiorentina'dan ayrılışın ardından Milan'da göreve başlayıncaya kadar geçen uzunca dönemde, ortaya epeyce söylenti çıktı. “Bunlar arasında en ilgi çekici olanı, ‘İmparator, İtalyan MHP'sini bekliyor’ başlıklı, Aktüel dergisinin Nisan 2001'deki 508.sayısında yer alan yazıydı. İmzasız yazıda, İtalyan basınından çarpıcı aktarmalar yapılmıştı. İtalyan gazetecilerin ağzından ‘Burada iki bekleyen var; biri Milan'ın ve 'İtalyan MHP'si olduğu söylenen Forza İtalia partisinin başkanı Silvio Berlusconi; diğeri 'İmparator' Fatih TerimDergide İmparator'a dönük üstü örtülü birtakım suçlamalar yer alıyordu…İl Giornale gazetesi de, 'Terim çok iyi antrenör ama Türkiye'de birtakım karanlık çevrelerle ilişkili bir milletvekiliyle olan dostluğunu Berlusconi hoş karşılayacak mı' diye soruyor…Bazı dostluklar da başa bela olabiliyor…Ağar'la birlikte göründükleri fotoğrafın altında yazılı olanlar da ilginç: ‘Fatih Terim, Mehmet Ağar ile dostluğundan daima gurur duyardı. Ancak yavaş yavaş İtalyan basınında da bu arkadaşlık ilişkisi konuşulur oldu…Ciddi araştırmaların yanında, ‘sallama’ konusunda İtalyan basınının bizden pek geri kalmadığının bazı örnekleri olarak da okunabilir bütün bunlar.” deniyordu (15). Yukarılarda belirtmiş, PKK avcısı Mehmet Ağar için (-Ki kendileri ile konuşma fırsatı bulabilirsem, Allah’ın isminin istismarı olan, PKK avcıları ‘yerli Hizbullah’ı’ kim kurdurdu diye sormak isterim-), “Ya Mehmet Ağar. Neredeyse Fatih Terim'in babası gibiydi.” deniyor demiştik…

Fatih Terim tabii ki iyi bir antröner, buna itirazımız yok. Fakat, hemen peşinden de soralım: Her başarılı teknik direktör Fiorentina ile başlayan, ama esasta Milan’da bitecek bir projede yer alabilir miydi? Yada şöyle düşünelim: 1998-1999 arasında Türkiye ile İtalya arasında, katilbaşı Apo’nun İtalya’da bulunuyor olması yüzünden gerginleşen iki ülke ilişkiler nasıl düzeltildiği?  Yada İtalya krizimiz (!); Fatih Terim, Mehmet Ağar (-devlet), Haluk Ulusoy ilişkimizi (!) yok mu sayacağız? Yada şöyle düşünelim: 1998-1999 arasında İtalyan bayrakları yakan biz Türklerin, 2000’in sonunda başlayan ‘Fatih’ maceramızdan sonra maçlara İtalyan takımlarının formalarıyla gitmelerimizi nasıl açıklayacağız? Sorumuzu Fenerbahçe üzerinden sorarsak da; “Burası Türkiye İsrail değil” diye bağıran FB'li taraftarların, ‘Elçimiz’ Revivo’dan sonra bu sloganı unutmalarına ne diyeceğiz?

Görevimiz tabii ki futbol, ama siyaset ile o kadar iç içeki... Bu sebeple soruyoruz: Fatih Terim, Türkler ile Apo krizi yaşadığımız İtalyanlar arasında yeşerilmesi istenilen ‘Türk İtalyan’ sevgisi (!) için orada görev almış olabilir miydi? Eski İtalyan Büyükelçimiz olan İnal Batu; (Terim’in, Fierontina’dan sonra görev aldığı Milan takımının Başkanı olan) Berlusconi’nin, Apo krizinde tamamen Türkiye’nin yanında olduğunu açıkladı. Sorun ve sorum şu: Bu ‘derin’ ilişkiler yumağı, Terim’in ‘ödül’ alacak olmasının gerekçesi olabilir mi?..Sahi neden veriliyor?..

Sahi neden veriliyor?...

Türkiye'yi İtalya'da temsil eden ilk teknik direktör olan Fatih Terim, İtalya Cumhurbaşkanı'nın resmi tebriği ile şövalye olacak: “Eylül ayında İtalya'nın Ankara Büyükelçiliği'nde yapılacak bir törenle Fatih Terim'e madalyaları ve resmi beratı İtalya Cumhurbaşkanı adına Ankara'da Büyükelçi Carlo Marsilli tarafından verilecek. Türk futbol tarihinde ilk kez bir futbol adamı resmi berat ve madalya ile ödüllendirilmiş olacak. Ayrıca verilecek olan şövalye unvanı Terim'e İtalyan vatandaşlarının hak ettiği birçok olanaktan da yararlanma imkanı tanıyacak.” (16). Terim, Türk-İtalyan ilişkilerine katkısı bağlamında bu unvana layık görülmüş. Ben gavurun durduk yerde kimseye ödül vermeyeceğini bilirim. Anlamaya çalışıyorum, sizin başka izahınız var mı!… Sahi neden veriyorlar….

Arzu ederseniz de cevabımız şu olsun; Apo krizimiz günlerinde, Mehmet Ağar gibi Galatasaraylı olan, Başbakan Mesut Yılmaz, katil Apo'yu barındıran İtalya'ya sert mesajlar gönderiyor, “İtalyan milleti böyle bir ayıbı taşıyamaz. İtalya bu ayıbı taşımaya kalkarsa, Türkiye bunu karşılıksız bırakmaz’’ diyordu (17), gerçekten de Türkiye gereğini yaptı (!), Futbol elçimiz krizden sonraki yılda İtalya’yadaydı!..  Tabii ki de, ‘derin’ ilişkiler yumağı, İtalya (Katolik) ve Türkiye (Müslüman) arasında ‘dostluk’ gibi görünse de esasta  ‘karma kültür’ yeşertmek için ‘görev’ başındaydı…

Ben hep söylerim, ‘Vatan elden gidiyor’ diyenlerle, ‘Vatanı Satanlar’ dedikleri arasında ‘esasta’ hiç fark yoktur. Çünkü, her ikisi de ‘Batıcı’dır, esasta her iki ‘iki kafa’ da ‘Turkuazcı’dır…  Zaten, ‘Vatan elden gidiyor’ kaygısı (!) içinde hareket ettiklerinde perinçeklerle işbirliği yapmaları da bunun delilidir. Bu sebeple ‘siz siz olun’, ‘Turkuaz’ değil, Kırmızı Beyaz/milli kalın, sizi kandırmalarına da izin vermeyin. Bunu yaptığınızda belki ödül alamazsınız ama, hep milli/değişmeden da kalacağınız kesin…

Zannetmeyin ki ödülü hak edenler sadece ‘Vatan kurtaran aslanlar’ değildir. ‘Vatan Değerlerinden Sıkılanlar’ da ödül alırlar, almaları da gerekir!.. ‘Turkuaz forma’sına (!) kavuşan Mehmet Demirkol’u izleyin. Geçen sezon başladığı TRT görevinden söz etmiyorum; ben onun için de ödül, gavurcuklardan bekliyorum...

‘Turkuazcı’ Mehmet Demirkol…

Mehmet Demirkol, Milli formanın renginin değişmesini istemesinin yanında, başka öngörülerde de bulunuyordu. Uzak olmayan bir gelecekte ‘ulusalüstü’ bir Süper Avrupa Ligi’nin ulusal ligleri gölgede bırakacağına dikkat çekiyor; bu devasa endüstriden dışlanmamak, ‘onlar ortak, biz Pazar’ olmamak için o ulusalüstü lige ‘üç büyükleri’ sokmanın altyapısını hazırlamak gerektiğini söylüyordu. “Şimdi bizim bu devasa lige, büyüklüğünü hafsalamızın almayacağı ekonomiye nasıl dahil olabileceğimizi, kaç takımla ve hangi güçle girebileceğimizi düşünmemizin ve plan yapmamızın zamanıdır. Anadolu Kaplanları'nın yakınmalarında haklılık payı olabilir ama maalesef 'alacakları yok'. Onlar Türkiye Süper Ligi'ni seyredilebilir bir alt lig, bir okul yapmanın yollarını aramalıdır. Türkiye Futbol Federasyonu ise Avrupa çapında geniş taraftar kitleleri bulunan üç büyükleri Avrupa Ligi'ne gönderebilmek için uyum yönetmeliklerini çıkarmalı, üstüne vizyon ve proje geliştirmelidir.” diyordu (18). Görüldüğü gibi de, ‘Anadolu kaplanları’ yada Anadolu ne kadar yakınırsa yakınsın onun için hiç önemi yoktu. Çünkü o ‘Turkuaz’ olmayı seçmişti. Anadolu/milli olanın Demirkol için önemi hiç yoktu. ‘Turkuaz Devrim’ için ödülü hak etmişti ama, bu öngörüleri için, artık İtalyanlar mı yada başka kimler verir, bilemem; iki kere ödülü hak ediyor!.. Üç Büyükler, “yani ‘Turkuaz’ ‘Türkiye’ olsun, “diğerleri (Anadolu) olmasa da olur” anlayışı tabii ki bunu gerektiriyor, bekleniyor!..

Beklenen Süper Lig geldiğinde ise, daha bir ‘kardeş’ olacağız gavurcuklarla; Fatih Terim de zaten bir ‘sevgi gediği’ açmıştı burada ve orada!..

Bunun için Fatih Terim...

Neden Fiorentina, neden Fatih Terim?.. Fatih Terim, hiç kimsenin beklemediği bir anda Serie A’da otuz bir yıldır şampiyonluk yaşayamayan Fiorentina ile anlaştı. Mor Menekşeli takımın ligde dördüncü sıraya kadar yükselmesiyle de Fiorentinalı taraftarlar İmparator'a adeta tapar hale gelmişlerdi. Çünkü ‘futbol takımları’ üzerinden ya çok çabuk ‘değerler’ kazanılabiliyor yada çok çabuk değerler kaybettirilebiliyordu…

Fatih Terim’in, Fiorentina’daki başarıları sırasında İtalyanlar Terim ile yatıyor, Terim ile kalkıyordu. Terimkolik taraftarlar, Başkan Cecchi Gori'yi adeta tehdit ediyorlar; “Sözleşmesini uzat. Yoksa 16 Nisan'da ki seçimlerde bölgenden tek bir oy alamazsın’ diyordu. Fiorentina'da Chiesa gol atıyor. Taraftar Terim ağıtları yakıyor. Rui Costa, fileleri sallandırıyor trübünlerden ‘Terim ale Terim’ şarkıları yükseliyor(du)..” (19). Tribünlerde, Türkçe “Ya Terim ya ölüm” tezahüratlarının yapılmasına dikkat çeken La Gazette Della Sport gazetesinde ise, “Floransa, artık kendini biraz daha fazla Türk hissetmeye başladı.” deniliyordu. İşte meselenin BAM TELİ de burası…

Bir Katolik Hıristiyan İtalyan’ın yada Müslüman olmayan diğerlerinin, kendini Türk (Müslüman) hissetmesinin istenilmesinde… Bunun tersi olarak da, bir Türkün de kendini İtalyan gibi hissetmesinde. Bu amaç futbol üzerinden de sağlanıyor…

İşte, futbola bu noktada ‘görev’ veriliyor, çünkü; ülkeler insanlarını birbirleriyle kaynaştıran Futbol/Futbolcu/Antrenör oluyordu. Bu sebeple, Fatih Terim’in Fiorentina’da elde ettiği başarılardan gurur duyan Türkler de, -Ben artık Fierontina-Milan taraftarıyım diyordu. Her iki taraf da farkında olmadan kendini diğer taraftan (kendinden olmayandan) hissediyordu. İstenen de zaten buydu, ‘karma kültür’ oluşsun isteniyordu…

İstenen ‘farklı kültürlerin karışımı’ ama, asıl istenen, kültürü belirleyen/besleyen şey ‘din’ olduğu için “din/lerin karışımı” oluyor. ‘Hıristiyan Müslüman’ ya da ‘Yahudi Müslüman-Türk’ tiplemesi Yahudi asıllı Amerikalı ideolog, Samuel P. Huntington’ın öngörüsüdür. Huntington, “Bir insan yarı Fransız veya yarı Arap ve aynı anda iki ülkenin vatandaşı bile olabilir. Bundan daha zor olan şey, yarı Katolik veya yarı Müslüman olmaktır.” diyordu (20). İnsanın, kendini Yarı Türk, Yarı Yunan ya da Yarı Hıristiyan Yarı Müslüman hissetmesi işte bu oluyor, futbol üzerinden de bu elde edilebiliyordu…

Benim ‘kültürüm’ bana, senin ‘kültürün’ sana…

Fatih Terim, “Yurtdışındaki futbolcu sayısını artırmamız lazım” diyordu. Bunun gibi, Trabzon’un kalkınmasının Türkiye’nin kalkınmasına bağlı olduğunu bilmeden futbolcu ihracatı öngörülüyordu. “Bir yıl önce Uluslararası Nakliyeciler Derneği'nin (UND) eski başkanı, Trabzonlu Çetin Nuhoğlu, şehir için çıkış yolu arayışında "Trabzon, sanayiyle kalkınamaz. Çağdaş İpek Yolu'yla, futbolcu ihracatıyla kalkınabilir. Trabzonspor lig şampiyonluğuna değil, futbolcu ihracatına odaklanmalı" sonucunu vurguluyordu. Bu vurgu, Trabzonlu iş âleminden onay alıyordu. Futbol ile ekonominin sinerjisi bu. Yurtdışındaki futbolcuların sayısı artsa, daha çok Türkiye adı geçecek, merak uyandıracak. Misal, Brezilyalı futbolcuyu beğendiğiniz için Brezilya'ya ille de gitmezsiniz ama kafanızda Brezilya algısının oluşmasına küçük bir tuğla koyar.” deniyordu (21). Sorun da işte bu nokta/kafa/da… Biz kafamızda şu bu ‘algı’ istemiyoruz. ‘Algı’ olduğunda zaten de kalkınamayız, ayrıca da, o zaman artık, “kendimiz” olarak da kalamayız. Zaten de Trabzonspor, “Trabzon (kendisi) olduğu” dönemlerde ‘Trabzonspor’ oldu, futbolcu ihraç ettiği için değil. Trabzonspor ‘kendisi’ olmaktan çıktığı için de, tıpkı ülkemiz gibi, hâlen de sürünüyor! Çağdaş İpek Yolu olsa dahi; ne Türkiye kalkınır, ne de Trabzon/spor/halk kalkınır; olan sadece, başkalarının mal satan araçlarının geçmesini seyretmek (!) olur, başka bir şey olmaz. Türkiye/Milli takım yada Trabzon/spor için tek ‘çıkış yolu’; sadece ‘Türkiye/Trabzon’ olarak kalmasıdır, yoksa ‘Turkuaz’ olması değil

Eğer bir ülkede halkı, ‘bombayla’ yada ‘renk skalasından’ bir ‘renk’ seçerek (-kültürel olarak) değiştiren şey olan ‘demokrasi’ varsa, biliniz ki ‘öz kimliğinizden’ hoşlanmayanlar da bulunuyor demektir. Bizim ‘bize’ yabancılaşmamızı isteyen, ‘İslam’ anlayışımızın yerine (sahtesi olan), ‘Türk İslamı’ anlayışını (Turkuazcılığı) yerleştirmek isteyen, ama aynı zamanda, kendimizi hem Müslüman, hem de aynı zamanda Katolik gibi de hissetmemizi arzulayan ‘Samuel Huntington’cu ‘köktendinci ideoloji’ de orada bulunuyor demektir. Bu sebeple, birilerinin ortaya çıkıp da, Kırmızı Beyazı hafife alarak abuk subuk konuşması yada kimilerinin ‘Turkuaz’ı bize ‘yeni kimliğimiz’ olarak dayatması, ‘milli olan’ın kabul edebileceği bir şey değildir...

Zaten sorun kendiliğinden de ortaya çıkmaktadır. Mesela, geçmişteki milli maçlar öncesi, ağzı ‘dolu dolu’ halktan ‘dua’ isteyen; istediği için de sevdiğim, fakat ‘Marcolaştırma’ hareketinden sonra sevmediğim Haluk Ulusoy, sahada ‘istavroz’ çıkaran ‘Marco’lar için neye göre dua isteyecektir!.. Ben vatandaşım, ‘benim kültürüm’ bana, ‘senin karma kültürün’ sana derim… Batılıdan ‘ödül’ alan herkes için ölçüm değişmez, kesin…

‘Vatan Kurtarıcı Aslanlar’, ‘Vatan Değerlerinden Sıkılanlar’…

Özellikle son yıllarda ‘vatanın kurtarılmasından’ sıklıkla söz edildiğini daha bir duyar olduk. Allah’ın ismi istismar edilerek kurulan PKK Avcı Taburlarını (!) kuranların, sonrasında ‘avlarını’ ovaya davet edişini de… Vatan olan (!) Mehmed Akif’e küfredenlerin, sonra da vatanı kurtarmak için örgütlendiklerini de gördük…

Unutulmayacak olan çok şey yaşandı bu ülkede. Unutmayıp hesap soran biri bakın ne diyor, yıllar önce: “Biz de unutmadık. Dahası 3 Kasım'dan beri hepimiz onun ismini sayıklıyoruz. Onun devleti çeteleştirirken nasıl da torunuyla banyo yaptığının görüntülerini bile gördük. Bizler sürekli aydınlık için deli danalar gibi koşturup çabalarken, ışıklar açıp kaparken tüm bunlarla alay edilircesine bu pankartla sahaya çıkılması içimize doğrusu fena oturdu. '25 milyonluk' Fenerbahçe takımı sahada bu pankartla çıktı ve gözümüzün içine baka baka bizimle alay etti. Bu olaydan çok geçmedi, Erbakan stada geldi ve 'Türkiye laiktir, laik kalacak' sloganları atıldı. Tüm gazeteler 'aferin' dedi. Seversiniz veya sevmezsiniz bu ülkenin Basbakan'ı herkes gibi bir maça gidiyor ve iyi niyetle söylenmemiş, büyük ihtimalle kibar küfür tarzına örnek bir tepkiyle karşılaşıyor. Bakıyorsunuz bu olay hakkında kimseden çıt çıkmıyor. Şeref tribününde Ergun Gürsoy'un yanında Mehmet Ağar (/Refah-Yol Koalisyonu bünyesinde İçişleri Bakanı olarak görev yaparken Başbakan Necmettin Erbakan’ın Libya gezisini onaylamayan Mehmet Ağar) oturuyor. Tek bir kelime aklıma geliyor. 'Devleti için kursunu atan da, sıkan da bizim için şereflidir'. Hüseyin Kocadağ pankartına ses çıkaranlar Ağar'ın tribünlerimizin en 'şerefli' yerinde yayılmasına ses çıkartamıyorlar.” (22). Anlatmak istediğim de bu bölümde bu… İki ayrı görüş gibi görünenlerin aslında ‘aynı’ oldukları…

Bakmayın siz ‘hesaba çekilenlere’, ‘hesap soranlara’… İster ‘Vatan Kurtarıcı Aslanlar’, isterse de ‘Vatan Değerlerinden Sıkılanlar’ olsun, bu iki kafa ‘aynı kafa’… Birbirlerinden farklı gibi görünseler de esasta hepsi birden ‘tek kafa’, ‘Turkuaz kafa’… Yıllardır bizi/kültürümüzü değiştiriyor, ödülleri de cebe atıyorlar, yoksa kimse kimseye boşuna ödül vermez, vermiyor da…

Yazımın başında söylemiş, misyoner; Hristiyanlığı yaymakla görevli kimse olarak tanımlansa da, ben  mecaz  anlamını, “Bir düşünceye, bir ülküye kendini adayan kimse” tanımını esas alıp değerlendireceğimi söylemiştim… Şimdi onu tamamlıyor, diyorum ki; ‘bayrak’ deyip de ‘albayraksızlığa’ koşanlarla, ‘bayrak ile oynayanlar’ arasında esasta hiçbir fark yoktur. Hâl bu olunca da, ‘milli’ye karşı her davranışın benim için misyonerlikten hiçbir farkı yoktur…

Al ‘Marco’yu ver ‘Mehmed’i…

Bir yazısında Haşmet Babaoğlu; “Türk futbolunun en önemli kahramanlarından biri F.Bahçe Başkanı Aziz Yıldırım ise, öteki de Fatih Terim'dir mutlaka...” demişti (23). Bu iki isim ‘kahraman’ olsa da, ben şöyle ilave yapmak istiyorum: ‘Turkuaz Devrimi’ gerçekleştiren; Hükümet, Futbol Federasyonu ve sözedilen ikili…

Biz Fatih Terim'i İtalya'ya omuzlarda götürdük, alkış ve dualarımızla uğurladık... Dönüşü ise, muhteşem oldu, o geldi, ‘Marco’yu ‘Mehmed’ yaptı!..

Yaptığının yanlış olduğunu ise, farkında olmadan kendi ortaya koyuyordu. Almanya’nın Köln şehrinde oynanan Fenerbahçe-Beşiktaş Süper Kupa maçı yayını yorumculuğu sırasında, ‘Mehmed’ yaptığı Hıristiyana ‘Marco’ diye hitap ediyordu. Çünkü, ‘Mehmed’ olunmazdı, ‘doğulurdu’, onun için de bu hatayı yapıyordu…

Peki de değer miydi? “Değer miydi ‘ey fatihler/devirimciler’… Alın ‘Marco’nuzu verin ‘Mehmed’imi… Al rengini, ver Milli mi… ‘Turkuaz’ değil, ‘Kırmızı Beyaz’; yoksa tarih sizi affetmez, affetmiyorum…

Bir çift sözüm de ‘Trabzona, Trabzonspora, Trabzonluya’…

Tıpkı diğer şehirlerimizdeki gibi ‘sen’ de etrafında veya dünyada neler olup bitiyor bilmiyorsun... Futbolun ‘siyaset’ olduğundan bihaber onunla yaşıyorsun!..

Fatih Tekke, Trabzon/Trabzonspor için bir ‘kimlikti’, satıldı, görmedin; görebilecek gibi de görünmüyorsun!.. Zannediyor musun ki bu ‘satışlar’ tesadüfen oluyor. Hiçbir şey rastgele olmuyor, senin de “kimliğin” bilerek kırılıyor... Çünkü sen ‘Anadolu’sun, istenmiyorsun… Hatırla Kenan Evren’i, Kupayı verirken kaptan Şenol’a, -Hep siz mi şampiyon olacaksınız niye demişti! … Bil ki, “Vatan Kurtarıcı Aslanlar” veya “Vatan Değerlerinden Sıkılanlar” seni isteseler de sevemezler. Çünkü, farkında olmasan da sen ‘Turkuaz’ değil, ‘Türkiye’sin… Marcelinho yada gelecek Ronaldinho’larla (sahte Fatihlerle, Mehmetlerle) şampiyonluk sahibi olsan da ÜZÜLMELİSİNÇÜNKÜ O GÜN SEN, ‘SEN’ OLARAK ORTADA ZATEN OLMAYACAKSIN... O GÜN SEN ‘KİMLİKSİZ’ ORADA BULUNACAKSIN, bunu sakın unutma…

Paraya dayalı yönetim anlayışlarını defedip, MUTLAKA ‘öz/kimlik’ anlayışına dönmelisin. ‘Öz kimlik’ demek Trabzon’da yaşamak değil, onu ‘temsil’ edebilmek ‘anlayışı’dır. Son yıllarda ve hâlen de ortada olan yöneticiler seni temsil edemez… Ulusal Tv. Kanallarında ‘seni’ temsil edebilecek bir tek kişi bile ortada görünmüyor. Senin sorunun Türkiye gibi, TEMSİL EDİLEMİYORSUN, ‘Anadolu’yu temsil etmiyorsun... Sen ‘sen’ olmadığın için (TÜRKİYE gibi) yokolmak üzeresin... Oysa, Türk futbolunun da geleceği için ‘umut sensin’... Hiç olmazsa ‘sen’ aklını başına topla, ‘TURKUAZ’ OLMA, ‘TÜRKİYE/Anadolu’ KAL… ŞAMPİYON HİÇ OLMA AMA, ‘kimliğinle kal’; ödül alma ‘sen kal’, yalvarırım, ne olur…

 

Ahmet MUSAOĞLU/ Araştırmacı Yazar - 20-22.08.2007

htpp://www.ahmetmusaoglu.org

 

...........................................

                LATİF AĞABEYLER… Sivas/Spor, Alevi Açılımı – 

Dünkü Trabzon/spor, ERBAKAN

 

‘Mahşerin dört atlısı’ ya da ‘Kare as’ olarak da tanımlanıyorlardı. AKP deyince akla bu 4’lü geliyordu: Manisa’lı Bülent Arınç, Kayseri’li Abdullah Gül, Rize’li/İstanbul’lu Recep Tayyip Erdoğan ve Sivas’lı Abdüllatif ŞenerEski Milli Görüşçü’lerdendi onlar… Bildiğiniz gibi de, bu ‘dört abi’ için, gömlek değiştirdiler de deniliyor…

Onlardan İlk’i, AKP’nin ikinci döneminde, 22 Temmuz 2007 Genel Seçiminde pasifize edilmiş, Meclis Başkanlığı’ndan olmuş; İkincisi, Dışişleri Bakanlığı’ndan Cumhurbaşkanlığı’na çıkmış; Üçüncüsü ise, Başbakanlığını koruyarak konumunu güçlendirmiş; Sonuncusu (Dördüncüsü) ise, Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanlığı’ndan vazgeçip, aday olmayacağını açıklayınca, bir nevi, ‘hakkı yenmiş Külkedisi’ gibi oluvermişti!.. Yazı konumuza bu Dördüncüsü, yeniden bir kez daha gömlek değiştiren Abdüllatif Şener ile başlayacağız ama, bütün ‘Latif Abiler’ için…

‘Gömlek değiştirme/kırılma’ başladı mı gerisi gelir…

1991 yılından beri TBMM'de milletvekili olarak görev yapan, Kasım/2002 seçimlerinden sonra Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı alan Abdüllatif Şener; 22 Temmuz 2007 Genel Seçimi öncesi, -Milletvekili adayı değilim, ama AKP'deyim, Partimin MKYK üyesiyim, bu sıfatımla parti kimliğim ve siyasetim devam edecektir diyordu (1). O’nun siyasetten çekilmesi gibi olan bu davranışının arkasından yazılanlara baktığımızda, 16 yıldır siyasette olduğu yok sayılarak, şişirildiği görülüyordu: Eğer gözler dönmüşse. Eğer "tek seçici"nin gözüne girmek için onursuzca yaltaklanma dönemi başlamışsa...Eğer "Onu alma/Beni al" arsızlığı tiksinti verici boyuta ulaşmışsa...Kaç Latif Abi kaç! Siyaset meydanı öyle bir yerdir ki, bazen o meydandan kaçarak klas duruşu sergilemiş olursun. Devir öyle bir devir ki Latif Abi, siyaset meydanından kaçarak yapacağın hizmet, bakanlık koltuğunu doldurarak yapacağın hizmetten daha büyüktür. İşte bu yüzden durma, kaç! Kaçarak yüksel! Kaçarak ders ver! …"Başbakan Yardımcılığı" gibi çok önemli bir pozisyonun nasıl da gözünün yaşına bakmadan terk edilebileceğini göster herkese Latif Abi..Hem sen görevini fazlasıyla yaptın Latif Abi. "Sakıncalı" bir Kürt'e, devletin bir bakanı olarak Kürtçe "Seni seviyorum" dedin. "Şarabın tadından başka her şeyini bilirim" dedim… Ve şimdi yapacağın son hizmet, bu tamahkárlar ordusuna, "şık bir çekiliş" ile unutamayacakları bir ders vermektir.” deniyordu (2). Medyadaki ‘gömlekciler’den Ahmet Hakan’ın; Abdüllatif Şener’in siyasetten çekilmesini ‘klas’ bulan bu ifadeleri için ‘pusulasız keşiş’, Ertuğrul Özkök; ”Ahmet Hakan’la aynı fikirde değilim...Abdüllatif Şener, AKP’de kalmalı ve siyasete devam etmeli. Çünkü Şener, Türk siyasetine yakışan bir insan….Ama en önemli özelliği nedir diye sorarsanız, size şu cevabı verirdim: "Eşinin türbanını bile unutturan siyasetçi." diyordu (3). Yapılan bu iki açıklamadan anlaşılabileceği gibi de, Abdüllatif Şener’i yeniden vitrine çıkartan, ‘Eski Milli Görüşçü’ birinin, şarabın tadından başka herşeyini bilmesi ve eşinin türbanını bile unutturan siyasetçi olması oluyordu. Bir başka deyişle, kimliğinin kırılması (kendine ait olmayan başka bir kimlik/düşünce yaşaması)’, yeniden gömlek değiştirmesi oluyordu. Başlangıçta ‘kare as’dan Tayyip Erdoğan ile ters düşmesi, artık ‘ilk üç’den tamamen ayrılması, yani bir kez daha gömlek değiştirmesi kimilerince önemseniyordu…

* * *

Yeniden gömlek değiştir/mek/ince…

Abdüllatif Şener, üniversite yıllarında Marksizm ile tanışan ve bu süreçte İslamiyet ile boşinan (bilimdışıakıl) ateizm arasında gelgitler yaşayan biriydi: Bir tarafta kutsal devlet, bir tarafta anarşizm derseniz kendimi anarşizme daha yakın görüyorum.” Gibi, ‘ne dediğini bilmeyen’ birini sergiliyordu  (4). İslam olanı bilmediği gibi, Felsefenin Temel İlkeleri ve Gen Bencildir gibi içi boş kitapları okuduğu için de savrulmuş biri oluyordu. “…fakülte yıllarında bir kız arkadaşımızın olmayışı doğru bir şey değildi. Yani o dönemle ilgili bir eksiklik olarak değerlendiriyorum.” diyordu (5). “Maalesef. Bira dahi içmedim hayatımda ve tadını bilmiyorum. Niye maalesef diyorsunuz. İçmiş olmayı mı tercih ederdiniz (sorusuna)? Yani... Merak etmez olur muyum, merak ettim ama içemedim. Bakın ben hayatımın en güzel saatlerini içki masalarında geçirdim.” açıklamasını da (6) gömlek değiştirmesinden sonra yapan birinin, gömlek çıkarmadan önce bilinmesi gerekiyordu. 'Cumhurbaşkanlığı kavgası/seçimi' sırasında, sitem eder gibi; -Eşimi başı açık aldım, ama o örtündü diyordu: “‘Eşim, nişanlıyken örtülü değildi. Bir gün baktım, kendi isteğiyle kapanmış. O ana kadar başı örtülü biriyle evlenmeyi hiç düşünmemiştim." "Kayınvalidem de sonra örttü. Eşim başını açsa karışmam. Kızım da bazen açar, bazen örter. Harem-selamlıktan hoşlanmam.’ Eşimi başı açık diye seçtim ama kendisi kapandı.. Nişanlıyken örtülü değildi. Kayınvalidem de başörtülü değildi. Kayınpeder de çok dindar bir insan falan değildi. İçki içerdi. Tabii şimdi içiyor mu bilemem. Nişanlılık dönemimizde eşim bana "Kıyafetim nasıl olacak" diye sordu. ..Aklıma hiç başörtüsü gelmedi. Meğer bizim hanım başını örtmek istiyormuş…Gerçekten şaşırdım. "Benim başörtüsü ile ilgili bir isteğim yok" dedim. Hatta "Senin karar vereceğin iş ama ben başını örtmeni istemiyorum" dedim. O ana kadar hiç düşünmemiştim başı örtülü biriyle evlenmeyi. Öyle olsa başı örtülülere bakardım açıklara değil. Tercihimi başı açık birinden yana yapmıştımBugün eşiniz başını açsa? -Karışmam. Üniversiteye hazırlanan bir kızınız var. Başı kapalı mı? -Bazen örtüyor, bazen açıyor. Benim onda da bir zorum olmaz. Sizin Cumhurbaşkanlığı için bir cümleniz vardı. ‘Ben o konumları zora düşürecek hiçbir görüntü vermem.’ Bugün Cumhurbaşkanı olsanız ne yaparsınız? Eşinizin de başı örtülü. -Cumhurbaşkanı değilim (diyerek gülüyordu).” (7). Cumhurbaşkanı değildi ama, eşinin başörtüsünü unutturuyordu…

Milli Görüşçülerce ‘sorgulanması’ gereken ise, ‘gömlekçileri, ‘değiştirme adetli’ ‘Latif Abi’yi de tanıyamayıp, nasıl benimsedikleri oluyordu… Adil Düzenci diye benimsedikleri ve sundukları Şener, “Hayatımda hiç Adil Düzenci olmadım, sadece sustum, Refah'ı eleştirmedim" açıklamasıyla (8), geçmişinde Milli Görüşçüleri yanıltmış (kandırmış) olduğunu sözkonusu ediyordu.

Yeniden (ikinci defa) gömlek değiştirince, (kuruluşunda bulunmadığı, ama etkin bir şekilde yer aldığı Refah partisini yıllar sonra eleştirdiği gibi, bu defa da) kurucusu olduğu AKP’yi eleştiriyor, sırtına geçirdiği yeni gömleği ile AKP’lileri suçlayan kesimler tarafından alkışlanıyordu!..

* * *

Abdüllatif Şener, Sivas/Spor...

Alkış (!) almasıyla birlikte, Cumhurbaşkanlığı seçimleri için Deniz Baykal’dan; “Erdoğan ve Arınç olmamalı ama aday olursa Şener'i düşünürüz.” sözleri de geliyordu. Baykal, aynı şeyleri, Danıştay'ın kuruluş yıldönümü töreninde ayaküstü sohbet ettiği Şener'e de söylüyor, ‘Latif Abi’ “formül” olmuş, açıklanıyordu: “Şarabın tadından başka her şeyiyle ilgili olan, eşinin başını kapatmasını hafiften yadırgayan, çocuklarına ‘çok farklı bir eğitim’ veren Abdüllatif Şener bir parti kuracak ve merkez kaç oyların tümünü toplayacak.” deniyordu (9). Şener, AKP’nin kapatılması ya da bölünmesi gerçekleşirse, ‘milleti de ona görev tevdi ederse’, üstelenecek gibi dolaşıyor...

Üstleneceği rol, Sivas’lı olan Abdüllatif Şener’e ‘uygun’ bir görev gibi görünüyor; Başbakan Yardımcı ve Devlet Bakanı olduğu dönemde Sivasspor 1.Lige çıkıyordu. Sivasspor'un birinci lige çıkması ile ilgili olarak; “Sivas'ın süper lige geçişi çok önemli bir hadise. Sivas Kongresi, Sivas açısından tarihinde ikinci önemli hadisedir...Çünkü kongre bütün Türkiye'yi ilgilendiriyordu. Ama bu olay sadece Sivas'ı ilgilendiren bir olaydır...Sivasspor'un birinci lige çıkması ne ifade ediyor? Sivas'ın kültürel hayatı dışarıya açılacak…(Sivasspor'un başarısının halk arasında uzlaştırıcı olup olamayacağına ilişkin soru üzerine de)…Aklı selim ve makulü gözeten kişiler bu kırılmaların aşılması gerektiğini düşünüyorlar…Sivasspor hem Alevilerin hem de Sünnilerin takımıdırSivasspor ifade ettiğiniz Sivaslılık ruhunu pekiştirecek insanları kaynaştıracak güce sahip olabilir.” diyordu (10). Onun bu görüşü, Laikperest model artık Out, İlahiyat/Tarikat eksenli yapı daha baskın (Türk İslamı hurafesi) şeklinde yeninden dizayn edilen ülkemiz yapısına uygun düşüyordu. Başlatılan bu yeni yapılanmada Aleviliğin ön plana çıkacağı, Sivas’ta yaşanan kırılmaların aşılmasını sağlayacak, hem Alevilerin hem de Sunilerin takımı denilebilecek bir Sivas/spor öngörülmesi de zaten bu oluyordu…

* * *

‘Üç din’de dua edilen takım mı!..

Özellikle biten lig döneminde ilginç bir Sivas ve Sivasspor kimliği izlendi. Sivasspor Kulübünün başkanlığını dört yıldır Mecnun Otyakmaz yapıyor, “Mecnun Otyakmaz-Sedat Peker akrabalığı kimsenin umurunda değil.” deniliyordu. (11). Takımı lige çıkaran teknik direktör İsmail Kartal; “‘Sivasspor’a Aziz Yıldırım’ın izniyle geldim.” diyordu (12). Aziz Yıldırım’ın ‘Türkuaz Devrim’de ‘derin futbol’la birlikte çalıştığı, yani Milli Takımın ‘kırmızı beyaz’ rengi Türkuazlaştırılırken, aynı dönemde Fenerbahçe’nin renginin de Türkuazlaştığını biliyoruz... Fenerbahçe maçına hazırlanan Sivassporlu futbolculara, salondaki çalışmada teknik direktör (Eski Fenerbahçe’li futbolcu asker) Bülent Uygun, 10. Yıl Marşı (bazen de Mehter takımını) dinlettiriyor, 30 Ağustos 2007 resepsiyonunda (belki de ilk kez bir teknik direktör) Genel Kurmay Başkanımızın yanında görünüyordu. Tabii ki de şehidlerimiz canımız ciğerimiz, başka türlü de olamaz; Hakkari'deki terör saldırısı nedeniyle Sivasspor Kulübü’nün resmi internet sitesinde açılış sayfasında, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” başlığının da yer alması (13), Sivasspor’u ve Sivas’ı ilginç kılan bazı olaylar oluyordu.

Sivasspor’un kaptanı Mehmet Yıldız’ın; İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçında gol attıktan sonra sevinç sırasında, bir siyasi partiyi sembolize eden bozkurt hareketi yapmış olması ile ilgili olarak konuşan Sivasspor Başkanı Odyakmaz, “Böyle birşey kesinlikle söz konusu olmadı. Bunu kanıtlayan bir kamera görüntüsü de yok. Sadece futbolcunun iki eliyle arkadaşlarına 'Bir dakika' diye işaret ettiği sırada, söz konusu simgeye benzeyen bir görüntü oluşmuş. Bu gayri ihtiyari olarak anlık olarak fotoğrafa takılmış bir görüntüden öte birşey değildir. Bu işareti ısrarla yaptığını kanıtlayan har hangi bir görüntü söz konusu değildir. Bu konunun speküle edilmesi, sadece Sivasspor'un şu anda devam eden başarısına taş koyma yolunda atılan adımlardan biridir.” diyordu (14). Tabii ki de basın sözkonusu olayı pek yazmıyordu!..

Bizim spekülasyonlarla işimiz olmaz, Sivasspor için alın teri döken futbolculara da haksızlığımız olmaz, olamaz; biz ‘tespit yapmak’ ile meşgulüz; Fenerbahçe ile başlayan İsrailli futbolcu oynatma modasına Sivasspor da uyan takım oluyordu. Başkan Odyakmaz, İsrailli oyuncusu Balili ile ilgili soruya; “-Bizim takımımızda üç dinde birden dua ediliyor. Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanların bir arda dua etmesi bize güç veriyor. Sivas'ta geçmiş yıllarda bazı olumsuzluklar yaşandığı için Balili'nin İsrailli olması, bazı çevreler tarafından önyargıyla karşılandı. Ama kötü beklentileri olanlar hayal kırıklığına uğradı. O kadar sempatik ki tüm halk onu çok seviyor.” diyordu (15). Deniyordu ama, ne “Üç din” var, ne de “üç din” denilmesi ile fazla dua kazanılıyor; Sivasspor’un şehirdeki ‘önyargıları’ tedavi edeceğinin düşünülmesi, Sivasspor için; ‘Üç dinde dua edilen takım’ denilmesi; Samuel Huntington öngörüsü, din/lerin sentezine (birleştirilmesi projesine), onun bir başka türevi “medeniyetler/kültürler ittifakı (sentezi)” hurafesine paralel düşüyordu. ‘İslam’ anlayışımızın yerine, (sahtesi olan) ‘Türk İslamı’ anlayışı (Turkuazcılık) yeşertilmek isteniyordu…

* * *

 ‘Alevi Açılımı’ denilen dönemde Sivas/spor rüzgarı da esiyor…

Biz Van’dan, güneydoğudan, Diyarbakır’dan biliyoruz… Devleti kendilerinin sananlar, Marcoları Mehmedleştiren (öz/milli kültürümüz ile yabancı kültürü sentezleştiren) Vatan Kurtaran Aslanlar, ülkeyi hep sıkıntıya soktuklarını görmeyişleri yetmezmiş gibi; sürekli ‘proje’ üretiyorlar…

Mesela, AB’den gelen saldırıları görür, ülkeyi böleceğini bilirler ama, onlara direk karşı koymayıp; işbirliğini sürdürerek mücadele şeklini seçiyor, ürettikleri ‘devlet (karşı koyuş) projeleri’ ile sıkıntıları aşacaklarını sanıyorlar. Bu futbolda da görülüyor, bu yüzden; “Sayın Mehmet Y. Yılmaz dünkü yazısında Diyarbakırspor'u ligde tutmak devlet politikası mı" diye sormuş haklı olarak. Neden? Koltukların sökülüp yan hakemin kafasına atıldığı Trabzonspor maçından sonra Diyarbakırspor'a saha kapatma cezası yerine, para cezası verildi. Diyarbakır sahası kapansa, Fenerbahçe için büyük bir avantaj olurdu; o ayrı mesele. Soru, ‘Diyarbakırspor'un bu sene terörle mücadele kontenjanından ligde tutulup tutulmayacağı’. Madem ki dile getirildi, yanıtını verelim!..Evet. Diyarbakırspor'un ligde kalması için alışılmadık operasyonlar yapıldı, yapılıyor ve yapılacak. Artık devlet mi yapıyor, derin devlet mi, devletin bekası için durumdan vazife çıkaranlar mı, futbolseverler mi bilemeyiz. Ama yapılıyor.” deniyordu (16).

Hem Alevilerin hem de Sunnilerin takımı denilen Sivasspor bu sezon, ilk üç puanını Trabzon’da, Trabzonspor maçından sonra alıyor, 90. dakikaya 1-0 mağlup girmişti ama, dış etkenlerden dolayı üç puanı kapıyordu (hükmen galip ilan edilerek alıyordu). Sahaya inen bir Trabzonspor taraftarı, bırakın Sivasspor takım kaptanına vurmasını, ondan neredeyse dayak da yemiş olmasına rağmen, Trabzonspor hükmen mağlup ilan ediliyor, kazandığı maç (üç puan) Sivasspor’a veriliyordu. Sivas/spor açılımı bu şekilde Trabzon’da, Trabzonspor karşısında başlıyordu... Bu başlangıçla Sivas/spor sahalarda esmeye başlıyor, futbolcularının döktükleri terleri öpüyor, diyorum ki;  Alevileri ile de bilinen Sivas’ı futbolda temsil eden Sivasspor’un başarılı olduğu dönem, Alevi Açılımı yapılan  döneme denk düşüyordu...

                                                                                           * * *

İnanç alanında da bölücülük sahnede…

Alevi Açılımı tanımını yerine oturttuğumuzda ise, ABD’nin kültürel saldırı (Sorosculuk) projesi olan AB istediği için ülkemizde “Alevi açılımı” yapıldığı biliniyor. Açılım başladı ya, Türk İslamı üreticilerinden, Peygamberleri Türkleştiren Namık Kemal Zeybek de, (kendi içersinde karşıtlıklar sergileyen) Alevilik denilen inanışı ‘din’ gibi gösteriyor, Cem Evleri’ni de Camilere alternatif olarak üretiyordu : “Benim bu yazılarımdan amaçları üzüm yemek değil, bağcı dövmek olanlar hoşlanmayacaklar biliyorum. Bile bile yazıyorum….Bugün alevilere ‘hakları olan’ verildi diye kimse oy kaybetmez, diye düşünüyorum. Bu iktidar, bu düğümü çözebilir ve ülkemiz önemli bir sıkıntıdan kurtulabilir. Bunun için atılan güzel adımları yürekten destekliyor ve yeni adımları bekliyorum. Ortaöğretim 11.Sınıf  ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgi’ kitabındaki yaklaşım önemli bir adımdır. Diğer sınıflara da yansımalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığımızın aleviliğin temel kaynakları ile ilgili yayınları da, Hem yaklaşım ilkeleri, hem de nitelik olarak çok yararlı olmuştur…Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in İstanbul'da bir cemevi yeri için okula ayrılmış yeri tahsis etmesi de çok olumlu bir yaklaşımdır. Şimdi atılması gereken adım cemevlerinin ibadethane sayılması olacaktır. Cemevleri elbette ibadethanedir...Cemevinin, caminin seçeneği olması veya olmaması da anlamsızdır. Cemevleri tasavvufi ibadet yerleridir. Camiler de daha çok fıkhi ibadetler yapılır. Atılması gereken bir diğer adım, alevi bektaşi inancı din bilgini ihtiyacını karşılayacak okullardır. Türkiye Cumhuriyeti sünni, alevi ve şii müslümanlar arasındaki ayrımları ve sünni ayrıcalıklarını ortadan kaldıracak erginliğe ulaşmış bir devlettir…Diyorum ki bu iktidar bu konuyu çözebilecek iktidardır.” deniyordu (17). Bu açılım “üzüm yemek değil”, fiilen “bağcıyı”, yani “İslamı dövmek” oluyordu. Bir ve bütünü bölmek olan etnisiteye dayalı Kürt realitesi denilen üretimin yanında, “uyum rüzgarları” bu defa, “inanç” anlamında bölücülüğü de göndermiş bulunuyordu

Aleviler adına hareket ettiklerini belirten bazı kişi ve kuruluşların, Aleviliğin İslam'dan ayrı bir din olduğunu iddia etmeleri, ya da kimliklerdeki, “din” hanesinin karşısında “Alevi” yazılmasıı talep etmeleri ya da bu hanenin tümüyle kaldırılmasının istenmesi de zaten bu dönemde oluyor. Bu durum, AB'nin; 2000, 2001 ve 2002 yıllarındaki Türkiye İlerleme Raporları'nda Aleviler, Müslüman olmayan dini topluluklar arasında sayılmasının, 2003'deki İlerleme Raporu'nda ise, Sünni olmayan Müslüman topluluk diye tanımlanmasının gereği oluyordu. Suni İslam denilen, İslamın tahrip süreci de artık başlatılmış bulunuyor. İslam, Türk İslamı prejesi ile bölünme sürecine sokulmuş bulunuyor.

Artık Sunilik “Out” oluyor; “bütün peygamberlerin” Türk olduğu hurafesinin de sahibi Namık Kemal Zeybek, “Osman/lı” için, Alevi diyordu: “Belirtmezsek olmaz...Osmanlı'nın başlangıcından Yavuz Selim'e kadar ki resmi din anlayışı Alevi-Bektaşilik olmakla birlikte bugünkü Alevi-Bektaşilik ile birebir aynı olduğu sanılmasın. Elbette zaman ve mekân değişikliği birçok akımı etkiler ve değiştirir. Ama özünde ve ana yaklaşımlarda değişiklik olmamıştır. Yavuz Selim'le Alevi-Bektaşilik yine de resmi koruma altında ama ikincil derecede varlığını daha üç asır sürdürmüştür. Safevi-Alevilik 'kızılbaşlık' denilerek ezilmiş, Bektaşi-Alevilik korunmuştur. Bektaşi-Aleviliğin ezilmesi ise 1826 Yeniçeriliğin yok edilmesi ile aynı anda gerçekleşmiş; Bektaşi dergâhları kapatılmıştır. Ta ki Sultan Aziz'in tekrar serbest bırakmasına kadar. Bugünlerde gündeme yeniden giren Alevi-Bektaşilik ile Osmanlı ilişkilerinin özeti budur.” diyordu (18). Alevi Açılımı ‘bombası’ Sivas üzerinden kucağımıza konunca, buna (AB’nin bu saldırısına) karşı direk mücadele şeklini seçmeyen, Tanzimat’tan beri gelen -taviz vere vere mücadele- şeklini seçen Vatan Kurtaran Aslanlar, ‘spor üzerinden’ de denge sağlamaya (mücadeleye) soyunuyordu. Bu modelin Diyarbakır örneğinin ise, artık hafızalarda bile yer almadığı ise, unutuluyordu…

                                                                  * * *

Hafızalardaki ‘Diyarbakır mücadelesi’...

Ligde mücadele ederken, Diyarbakırspor’un küme düşmesine neden olacak bir duruma izin verilmiyordu! Diyarbakırspor’la Fenerbahçe takımları arasında yapılan karşılaşmada çıkan olaylar üzerine Erman Toroğlu, televizyonda; “Ben bu maçta çıkan olayların üzerine gidilmediğini, bir general ile bir bakanın Diyarbakır'ın cezalandırılmaması için devreye girerek gerçeğin ortaya çıkmasını engellediklerini, bu davranışın ligi şaibe altına koyacağını belirttim. Ve dedim ki, birileri Diyarbakır Spor illah ligde kalacak diyorsa, bunu açıkça söylesinler, biz de ona göre davranalım.” açıklaması yapıyordu…

            Sorun şu şeklide de izah ediliyordu: “Yüzlerce insan, stadyumun ortasına götürülmüş, haykırıyor...Yeterrr... Yeterrr...diye bağırıyor...Üzerlerinde sarı lacivert formalar var...Dışarıdaki balkonlara ve stadyumun dışına sotalanmış yüzlerce genç, ellerine geçirdikleri taşları stadyumun içinde oturan Fenerbahçeliler'e atıyorlar...Şimdi açık konuşayım...Erman Toroğlu da söz etti...

Diyarbakır'da olaylar olunca, birileri hep devreye giriyor ve aynen şöyle söylüyor: ‘Efendim Diyarbakır'da futbol çok önemli...Diyarbakırspor birinci ligde olmalı...Aksi halde, biliyorsunuz PKK'nın faaliyetleri...Birileri, Diyarbakır'daki olayların, saha kapatmayla sonuçlanmaması için, sürekli bilinmeyen bir yerlerden derin devleti işaret ediyor...Meydana gelen olayları, böylece kapatmaya çalışıyor...Vakt-i zamanında PKK'ya karşı 30 bin şehit verilir, Türkiye'de terör belası almış başını giderken, bazı yetkililer, belki Diyarbakırspor'un birinci lige çıkmasını arzu ettiler...” deniyordu (19).

“Takımdan Ayrı Düz Koşu” adlı kitabı derleyen Tanıl Bora, Türkiye’de ‘derin devlet’in sahaya müdahalesi sonucunda bir ‘derin futbol’un ortaya çıktığını söylüyor; “Türkiye’de bir ‘derin futbol’ var mı, kudretinin boyutları hakkında ne düşünüyorsunuz? Sorusuna; “Bir ‘derin futbol’un varlığından söz edilebilir elbette. Bütün dünyada olduğu gibi...Bunun bileşenleri büyük kulüpler, futbol bürokrasisi, futbol endüstrisi ve medyası, devlet ve iktidarlar. Türkiye’nin özgün yanı; birincisi, devletin, bizzat işte o "derin devlet"in futbol alanına bire bir müdahale etmesi... ‘Olağanüstü hal bölgesi’ takımlarının sistemli teşvikini düşünün. İkincisi, büyük kulüplerin manipülasyon kudreti Türkiye’de olağanüstü fazla.”cevabını veriyordu (20). Kürt gençlerin gözünü “dağdan kente çevirmek” planının tutmadığı dün görülmeliydi, bugün de net olarak görülebiliyor. Mücadelenin AB-ABD’ye karşı alenen yapılması gerektiğini göremeyip, “Spor, devletin bekası” için denilerek ‘derin futbola’ malzeme yapılmasının (bu noktada Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı, rahmetle anıyoruz) kazanım sağlamayacağının görülmesi; ‘Alevi Açılım’lı Sivas’ta da, “olması gereken mücadelenin” yapılması gerektiğinin görülmesi gerekiyor.

Bu noktada Abdüllatif Şener’e baktığımızda,  Hatay’da katıldığı bir panelde, “Benim yolum Hz. Ali’nin yolu. Benim dinim Hz. Ali’nin dini, dahası ben de Aleviyim. Hepimiz Aleviyiz” dediği biliniyor. Sivasspor’un Turkcell Süper Lig'e çıkmasıyla (2004-2005) birlikte birçok konuda yetersiz olan imkanlarının tamamlanması noktasında Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in ya da ‘Devlet’in, çok büyük destekleri olduğu biliniyor, bugünlerde Sivas Ticaret ve Sanayi Odası'nın davetlisi olarak bugün memleketi Sivas'a (265 gün sonra) geliyor (19.04.2008) ve bir grup Sivasspor taraftarı da Şener'i, ‘Sivas seninle gurur duyuyor’ sloganıyla karşılıyordu…

* * *

Gerçek şampiyon, Ahmedler, Mehmedler ile olunur: Eski Trabzonspor….

Başarı ve gurur da, ülkenin geleceği de; “kendin olarak (milli kalarak)” şampiyonluk kazanmak, yeni din (Alevilik) de üretmemekten geçiyor... Alevi ‘Açılımcılarından” Diyanet İşleri Ali Bardakoğlu, “Cemevinin caminin alternatifi gibi sunulması, Aleviliği müstakil bir din haline getireceği ve kahir ekseriyeti camiyi ibadethane kabul eden Alevileri Müslümanlıktan koparacağı için yanlıştır” diyor ama (21), ne yaptığını bilebilmek için ‘kendin’ olmak gerekiyor. Kendin olmayarak yapılan işler, hem kendine, hem de ülkeye zarar verir, veriyordu.

Bu sezon Sivasspor için, dördüncü-beşinci büyük oldu denilse de, hem ‘büyük olmak’ öyle kolay değil (sadece şampiyon olmak yetmez, yıllar yılı büyük kalmak gerekiyor), hem de kendin olarak büyük/şampiyon olmak gerekiyor. Sivasspor’un geçmişine baktığımızda bu sezondan önce çok büyük bir çıkış yapmadığı görülüyor. Teknik patronu Bülent Uygun, “Anadolu’dan bir destan yazıyoruz. ‘Üç büyüklerden başkası şampiyon olamaz’ sözünü göstermek için, fosillerin beynini değiştirmek için. Türk insanının, Anadolu’nun mert ve yiğit insanının imkanları ne kadar kısıtlı olsa da hangi engeller çıkarsa çıksın başarılarının tesadüf olmadığını göstermek için. Bülent Uygun olarak askerlerimle birlikte futbol devrimi yapmak için alın teriyle destan yazıyoruz. Şampiyonluk destanı bu. Ekolü, sistemi, mentalitesiyle bir Hürgeneral Bülent Uygun’un hikayesi bu. Sevseler de sevmeseler de asilce ve onurluca bir Anadolu destanı bu.” diyor (22). Bülent Uygun, gıyaben sevdiğim bir kardeşim, bilmesi gerektiği; “Anadolu destanı yazılmış, kimsenin Trabzonspor’dan alamayacağı şey, Trabzonspor Destanı/İhtilali oluyor…

Trabzonspor’un doğuşu, “bir milletin uyanışı” gibiydi. Şampiyonlukları, “Batılılaşma” yanlışlığına göre şekillenen üç büyük kulübün/ülke siyasetinin önüne geçmişti. Ülkeye dayatılan futbola, dolayısıyla da siyasete darbe vurup, kupalar almaya başlayınca, bir ‘Ankara Günü’nde, Kenan Evren; “Hep siz mi kupaları alacaksanız” diye yüzümüze çarpmıştı sözü ama, biz Trabzon’duk, Trabzon da Anadolu!…

Kendine ‘yabancılaşanlar’ kendi (öz) olarak kalamaz, milli/bağımsız (kendi) kalan Türkiye istenmemesi de zaten, “kendimize yabancılaşmamamız’ oluyor. Bugünlerdeki Trabzonspor da Türkiyemiz gibi, kendi olan (milli kalarak şampiyonluk kazandıracak, Batılılarla işbirliği yapmayacak) idarecisini bulması gerekiyor… Trabzonspor’lu da, Türkiyeli de, “Marcolarla, Ballinilerle”  şampiyonluk istememesi, ‘kendi’ olmayanlarla yönetilmemesi gerekiyor… Trabzonspor değil 25, 50 yıl şampiyon olmasa da, “taraftarı” göğsünü gere gere gezsin, ‘kendi’ olarak şampiyon oldu, mazisinde kendine yabancılaşma (derin proje de) bulunmuyor, bunun gibi; Türkiyeli ‘kendi’ ile aç da kalabilir ama, Türkiye (parçalanmamış) olarak kalır, bu bilinsin... Sivasspor da dahil tüm takımlarımız, Şampiyon olmayı Balililer, Marcolarla (karışım/sentez kültürle) değil, Ahmedler, Mehmedler ile istemeli, yoksa gelecek şampiyonluğun, ‘kendi (öz) kimliği (şampiyonluğu)’ olmayacağının, ‘kendine yabancılaşma’ olacağının; ama aynı zamanda ülkenin (milli olanın) bütünlüğünün aleyhine olacağının bilinmesi gerekiyor… Kendikendilerine de yabancılaştığı görülebiliyor… olmayanların, yani ‘kendine (özüne) yabancılaşanların’,

* * *

‘Kendine’ yabancılaşanlar ‘Kendilerine de’ yabancılaşırlar …

Kare as, geçmişlerinde AB düşmanı İslamcılar (!) olarak biliniyorlardı. Şimdilerde ise, ‘Muhafazakar/Müslüman Demokrat’ modaları, ABD ve onun projesi AB aşkları ile tanınıyorlar. Amaçları, İslam ile demokrasiyi sentez yapıp bir ‘hilkat garibesi’ üretmek

Ak Parti lideri Tayyip Erdoğan’ın kendisini, “Ben muhafazakar bir demokratım” şeklinde tanımladığını biliyoruz (23). AK Parti’nin siyaset felsefesi, muhafazakarlığın, yani yaşanan coğrafyadaki kültür olan İslam geleneğinin Demokrasi ile sentezi (din olan İslam ile, insani olan demokrasiyi bir araya getirerek, yapay bileşik oluşturma), anlayışı oluyor. Tayyip Bey’in Belediye Başkalığı döneminden Mehmet Metiner’in, “..1995’te ben Erdoğan’ın danışmanı olduktan sonra Hıristiyan kulübü tarifinden Avrupa Birliği hedefine gelindi...Ben…İslamcı demokrat anlayışa sahibim…Hálá İslamcıyım. Ama demokrat bir İslamcı.” demesi de bu zaten bu oluyor (24). Metiner ayrıca; Erbakan’ın önderliğindeki Milli Nizam/Milli Selamet Partisi çizgisinde faaliyet gösteren Bülent Arınç, Abdullah Gül, Mehmet Ali Şahin, Tayyip Erdoğan gibi AK Parti’yi kuran insanlar için, kökten değişmiş bulunuyorlar diyordu (25).

Peki de, ‘Eski Milli Görüşçüler’in, bir başka deyişle ‘Kare as’ın, sözkonusu değişimlerini, geçmişlerinde bilgisizdiler de, sonra bilgilenince farklı düştüler şeklinde mi anlayacağız? Ya da, kısacık insan hayatında ‘kök’ten/esasta bir değişme pek de sözkonusu olamayacağına göre, bu durumu başka nasıl izah edeceğiz?..

Abdüllatif Şener ile eşi Berrin Hanım'la Sevgililer Günü bahanesiyle yapılan röportajda, A.Ş: “…Berrin'in ailesinin geçmişinde de benim aile geçmişimizde de özel günleri kutlama geleneği yoktur. ….Benim ailemde olaya batı kültürünün bir etkileşmesi olarak bakılırdı. Doğum günleri hoş karşılanmazdı. Başka bir kültüre mensubiyet anlamı ifade edecek, başka bir kültürün şemsiyesi altına girmek, kendine yabancılaşma olmayı ifade eder diye yorumlanırdı. Benim ailemde yılbaşı geceleri de kutlanmazdı. Ama böyle şeylere tamamıyla kapanmak, kendi içine çok çekilip, evrensel kavramlardan uzak durmak çok da sağlıklı bir şey değil.” diyordu (26). Latif Bey, kendi kültüründen bir başka kültüre geçtiğini, yani kendi (moral) değerlerine yabancılaştığını (dolaylı) ifade etmiş oluyordu…

Kareas (Mahşerin dört atlısı) ‘moral değerlerine’ yabancılaştıkları için de, “…ikide bir kalkıp ´dine dayalı milliyetçilik kırmızı çizgimizdir´, ´ekonominin ve paranın dini imanı olmaz´, ´biz siyasette kapıları dine kapattık´ demek, niyetleri bu olsun olmasın, İslam kelamı açısından ´dine müdahale´ anlamına gelir…Bu müdahalenin varacağı sonuç…İslam dinini özelleştirme -dini bütün toplumsal ve kamusal hükümlerinden arındırma-, izafileştirme -din dışı başka doğrulara göndermede bulunma- ve marjinalleştirme -dini ciddiye alanları küçük ideolojik hareketlere indirgeme- teşebbüsüdür.” deniyordu (27). Kendine (öze) yabancılaşınca da, kendilerine (birbirlerine) yabancılaşmaları da kaçınılmaz oluyordu.

Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül arasındaki bir çatışmadan söz edilip, Erdoğan'ın kurban ediliş (tasfiye) süreci başlamıştır deniyor. Flash TV'de yeni yayına konulan “Gerçek Gelecek” adlı programda, VERSO Genel Başkanı Araştırmacı Erhan Göksel; “Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan'ı devre dışı bırakmak istiyor” diyor, Abdullah Gül'ü “esas sorumlu konumuna oturtuyor (20.07.2008), ayrıca da; Erdoğan, AK Parti'de yalnız bir adam deniyor, iktidar savaşından da söz ediliyordu (28). Erdoğan ve Gül dışındaki diğeri ‘ikili’ de limonileşmiş, Bülent Arınç’ın; “(Meclis Başkanı iken)…23 Nisan konuşmasına gazeteler aracılığıyla cevap veren dava arkadaşına (Şener’e) bir hayli tepkiliydi. Telefonda görüştüğü Şener'e önce sitemini iletti…Meclis Başkanı'nın arkadaşına sitemi burada kalmadı elbette, cumhurbaşkanlığı seçimine dönük şu ifadeleri kullandı: ‘Belli zamanlarda, kravat düzeltenler, saç tarayanlar, elbise değiştirenler çıkar.” dediği ifade ediliyordu (29). Erdoğan ile Gül arasında uzun bir müddettir süren ayrışma için, “…Gül ile Erdoğan şu gün için karşıtımın karşıtı dostumdur bakışından hareketle bir gibi görünüyorlar ve kol kırılır yen içinde diyorlar ama dediğim gibi konjonktür değişirse Gül ile Erdoğan’ın arası Özal’la Yılmaz’ın ya da Demirel’le Çiller’in bile  ötelerinde açılacaktır...” deniyor (30). Erdoğan için, “hem tek hem de tek başına” başlığı kullanılan yazıda, “Artık Gül’ün AKP’ye dönmesi imkansız. Şener geride kalan köprüleri uçurmakla meşgul. Arınç kesinlikle partiyi yenilemede ilk akla gelen isimlerden biri değil” denilmesi (31), Kareas’ın birbirine yabacılaştığını açık bir şekilde gösteriyor. Refah-Fazilet Partisini bitiren (!) Kareas, şimdi ‘kendilerine de’ yabancılaşmış bulunuyor. Yaşanan “tüm toplumsal sorunların” sebebinin, “kimlik (millilik) kırılması” olduğunun artık görülmesi gerekiyor.

Ez cüme; ister ‘Vatan Kurtarıcı Aslanlar (Devlet bekacıları)’, isterse de ‘Vatan (moral) Değerlerinden Sıkılanlar (Bikiniciler)’ ya da “Elbise çıkartan/kimlik kıran kafa (Haşemacılar)” olsun, bu “üç kafa aynı kafa”, birbirlerinden farklı gibi görünseler de, “esasta hepİsi tek kafa’, “kırılan milli/öz kimlik”, ´zihinlerdeki işgal´ örneklemeleri oluyor…

* * *

Bedel ödeyen Erbakan - Bedel ödemesi gerekenler!..

Türkiye’de hem İslami “denilen” kesimi, hem de siyaseti ilgilendiren en önemli olaylardan biri, 'Müslüman profesör' Necmettin Erbakan’ın, (mason) Süleyman Demirel'in karşısına dikilmesi (1969); İslami hassasiyeti yüksek kesimlere, “Bakın Adalet Partisi döneminde dahi size zulmediliyor, oyunuzu bize verin” demesi oluyor...

Necmettin Erbakan… Milli Görüş Hareketi’nin lideri… İlkokulu benim de bitirdiğim İlkokulda, Trabzon’da Gazipaşa İlkokulu’nda bitirmiş; benim mahallem Ortahisar da, okulumuzun hemen yanıbaşında, geçmişte benim gibi o da oturmuştu… Buradan kendisine bir hissiyatım, ama ülkenin bağımsızlığını/milliğini (milli kimliğin kırılmamasını) savunduğu için sempatim de olmuştur… Bu açıklamam partisini savunmak değil (aksine eleştiririm), ‘ben’ tespitler yapar, “tarihe gönderirim”, bugün de yapıyorum bunu…

Erbakan Hoca hakkında pek çok şey yazılıp çizildi, neler söylenmemişti ki… Hatırlarım, attığı fabrika temelleri, Ankara’ya getirilip istismarı yapılmıştı… Bunu yapanlar ya da atılan temellerle alay edenler, hiç olmazsa şimdilerde sıkılıyorlar mı bilmem, geçen günlerde Erhan Göksel, Flash Tv’de; ülkedeki tek sanayi hareketi,  Necmettin Erbakan’ın 1970’lerdeki sanayi hamlesidir diyordu; dün sıkılmayanların bugün mutlaka sıkılması gerekiyor…

İnsanlara hak ettiğini, ölmeden önce verilmesinden yanayım; bir “hakkı teslim” içindi bu, teslim edilmesi gereken başka hak da var, şimdi de bunu yapıyorum…

Olmayan irticanın takipçiliği ile ünlenen Yargıtay Eski Başsavcısı Vural Savaş, Fazilet Partisi’nin kapatılmasıyla ilgili olarak, 2005 yılında; “Gaza geldim, dava açtım” buyurmuşlardı (32). Emekli olunca pişmanlık fayda etmez, etmiyor; “gaza gelme”nin millete nelere malolduğu ortada, görev başında iken “gaza gelmemek” gerekiyordu.

Kapatma günlerinde “aynı gazı (28 Şubatı)” paylaştıkları Deniz Baykal da bugünlerde onun gibi konuşuyor; “Geçmişte de cumhuriyete yönelik tehditler ortaya çıktı. Dört tane dava açıldı şimdi beşinci açıldı. Bakın beşinci olarak karşımıza gelen AKP'nin iki özelliği var. Diğerleri Milli Görüşçü'ydü. Bütün yabancılar 'Bırakın oluversin' anlayışı içine girdi. Hiçbir zaman Refah karşısında, Fazilet karşısına, Avrupa 'Olur mu canım' demedi. Şimdi niye diyor? Erbakan Milli Görüşçü'ydü. Tayyip Erdoğan işbirlikçidir. Bu milli görüş çizgisinde çok temel kırılmadır. 'İçerde laiklik sorunu dışarıda milli düşünce her iki seferde savaşamıyoruz. Yabancıların önünde diz çökelim' demişler. Sırtını verdikleri yabancı desteğini sefer etmeye çalışıyorlar. Kime karşı Türkiye hukukuna, yargı organına ve siyaseten karşı. Olayın özü budur. Erbakan Milli Görüşçü olmanın bedelini ödedi. Bunlar işbirlikçi olmanın nimetinden yararlanmak istiyorlar.” diyordu (33)…

 Baykal’ın bu açıklaması üzerine, bir başkası konuşuyor; Erbakan ile, “Pazara kadar değil, mezara kadar” diyerek yola çıkan Aydın Menderes; mezar değil, Pazar olmadan kaçmıştı, bugünlerde o da bir hakkı teslim ediyor; “Bu yazımda Baykal’ın bir süredir söylediği ve CHP Büyük Kongresi’nde de tekrarladığı bir söz üzerinde durmak istiyorum. Baykal ‘Erbakan Milli Görüşçüydü, Erdoğan ve AKP işbirlikçidir. Erbakan Milli Görüşçü olmanın bedelini ödedi.’ demektedir…Baykal’In bu sözlerinden Erbakan ve Milli Görüşçülük dış dünyaya karşı devletin ve milletin çıkarlarını koruyan milli bir duruşu ifade ettiğini, bugünkü AKP’nin ise işbirlikçi olduğunu, Erbakan’ın başına gelenlerden Milli Görüşçü olmanın veya işbirlikçi olmamanın bedelini ödediğini (bedelinin kendisine ödettirildiğini de söyleyebiliriz) öğreniyoruz…Baykal bu ifadeyi AKP’yi ağır bir şekilde eleştirmek için kullanmıştır. Amacı budur. Ancak bunu yaparken çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir gerçeği de bu vesileyle açıkça ve hatta cesaretle ifade etmiş olmasıdır. Bu da Milli Görüşün gerçekten milli bir duruşa tekabül ettiği, kısacası antiemperyalist olduğudur. Esasen bu değerlendirme Baykal’dan önce Refah Partisi’ne kapatma davasını açan o günkü Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş tarafından bile açıkça ifade edilmiştir.” diyordu (34).

Savaş’ın, Baykal’ın, Menderes’in, yaptıkları bu açıklamalar tabii ki çok önemli ama, “günah çıkarmak gibi” bir şey gibi görünüyor, yoksa kimsenin Erbakan Hocayı/milliliği ‘görmeye’ niyeti, hâlâ da bulunmuyor.

Yok eğer ben yanılıyorsam, Baykal’a da, Vural Savaş’a fırsat çıktı, haydin Hocanın evine, Aydın Menderes öngörüyor; “CHP Büyük Kongresi’nde de tekrarladığı bir söz üzerinde durmak istiyorum. “Erbakan’ın ödediği bedele gelince: Yukarıdaki sözleri söylemiş olmasına rağmen, Erbakan’ın ödediğini söylediği bedeli Erbakan’a ödetenler arasında bizzat CHP ve Baykal da yer almaktadır. Yine de övgüye değer bir hakşinaslık örneği olarak Erbakan’ın ve Milli Görüşün millilik vasfını açıkça teslim eden Baykal’ın bu sözlerinden sonra şu anda evinde kendisinin bedel dediği akıbetin bir bölümü olan hapis cezasını çekmeye başlamış Erbakan’ı ziyaret etmesi yerinde bir davranış olacaktır.” diyordu (35). Baykal, Savaş ve benzeri ‘savaşçılar’, Aydın Menderes de dahil; gidilip Hoca’ya, hem hakkı teslim etmeleri, özür de dilenmesi gerekiyor…

* * *

Milli Görüş, Milli/Bilimsel Tarih ile kazanılır….

Aydın Menderes 2000 yılında; “1970'lerde CHP'nin rahmetli İnönü'nün karşısına Ecevit'i çıkardığı gibi; şu anda yok ama FP camiası da Sayın Erbakan'ın karşısına kendi Ecevitlerini çıkarmalıdır.” diyordu (17.12.2000). Aydın Beyin bilemediği, Milli Görüş Hareketinin Erbakan’ın karşısına kendi Ecevitlerini çıkarması değil, Erbakanlar (donanımlı insan) çıkarması gerekir olduğu, bunu başaramadığı, gereği gibi KENDİ olamadığı için, hâlâ da sıkıntı çekiyor...

1998’di sanırım... Memur sendikacılığı da yaptığım günlerde, Refahyol Hükümeti Bakanı Cevat Ayhan Bey’in, hemşehrimiz Şeref Malkoç Bey ile sendikamıza yaptıkları ziyarette kendilerine; -Eğer Erbakan Hoca’yı görsem, Etrafınızdaki bu kadar beceriksiz (bilgisiz) insana rağmen bugünlere nasıl geldiniz (?) diye sormak isterdim, demiştim... Bu sorumu Hocaya hâlâ  da orabilmiş değilim de, sorumun arka planında, kamuoyunda ‘İslami hassasiyet’ sahibi olarak tanınan insanlar, yazar-çizerlerinin de, “İslamdan/İslamın tarihsel kültürel modeli”nden ve yaşanan dünya hadiselerinden ‘bihaber’ oldukları, bu yüzden de başarılı olunamadığı düşüncem bulunuyor. Bu düşünceme itiraz edebilecek biri varsa eğer, Erbakan Hocanın; tarihsel Yahudilikle ilgili açıklamalarında, Yahudi tarihini M.Ö.5765’e uzatmsı yanlışlığı hala da orda, ortada duruyor. Hz.Musa, kabaca, M.Ö.1200-1300’lerde, Hz.İbrahim ise, yaklaşık M.Ö.1800 civarında yaşamış olduğu halde, Yahudiliğe çok daha eski tarih veriliyor. Oysa M.Ö.5761 tarihi, Yahudilerce kainatın oraya çıkışı kabullerinin (yanlış) tarihidir ki; bu bilginin, görüşleri kitaplaştırılacak olan Erbakan Hocamıza, Milli Görüş içindeki bu “tek adam”a mutlaka iletilmesi gerekiyor…

Milli tarih için bir ‘sayfa’ daha… Erbakan Hoca, dünya hadiselerini yorumlarken, -Irkçı emperyalizm diyor… “Irkçı emperyalizm” tanımı, esası; hem tüm insanlık tarihinde hem de Batı tarihinde yaşanan tüm olayların kökeninde, ‘inanç bulunduğu’ gerçeğini örtüyor… Ki bu tanım ,çok yanlış, doğrusu; “(1789 Fransız İhtilali vahşeti sonrası başlayan) Köktendinci Protestan Hıristiyanlık/Yahudilik (işbirliği)” oluyor; “ırkçı emperyalizm” yerine bu tanımın kullanılması/kitaplaştırılması gerekiyor…

* * *

Ahde vefa da… Abdülhamid değil ama!..

Tayip Erdoğan Erbakan Hoca’dan ayrılmasının hemen sonrasında Hocadan bahsederken, “Sayın Erbakan” diye hitap ediyordu…

Sevseler sevmeseler hemen herkesin, “Erbakan Hoca” dediği Erbakan’ın; peşinden yıllar yılı “-Hocam, Hocam” diye koşup “siyaset kazananların”, “Sayınlı” hitabı Erbakan Hocayı incitti mi bilemem ama, ‘kimliğe’ önem veren biri olarak beni incitmiş, hem de yadırgamıştım çok… Ahde vefa için/hak teslim için de tam zamanıdır, “Mahşerin dört atlısı/Kareas”, dördü birden el ele, kendilerine tamamen yabancılaşmalarından önce; tüm savaşçıların, Erbakan’a, antiemperyalist oluşunun bedelini ödeten kullanma tarihi geçenlerin de; Erbakan Hocayı ziyaretleri için hâlâ da fırsat var… Düşünceler samimiyse eğer… Tam da bu noktada, gel de II.Abdülhamit Han’ı rahmetle anma (!), tarihe gönderiyorum...

 

 

Ahmet MUSAOĞLU / 30.06.2008

 

İlave not aşağıda / 20.02.2009

Erbakan Hoca vesayetindeki Saadet Partisi, Mart/2009 Yerel Seçimleri için İstanbul Belediye Başkanlığı adayı olarak, daha önce Partisinden ayrılmış bulunan, ne idüğü belirsiz "Müslüman Sol" parti kuracakken de, tekrar Saadet Partisi'ne dönen (alınan) Mehmet Bekaroğlu'nu aday göstermiş bulunuyor...

Bu olay, Milli Görüşçülerin de artık diğer partilerden farkının pek olmadığını, tabanının 'kimliğinin kırılacağı'nı göstermesinin yanında, siyasi partilerin kimin için kurdurulduğunun da sorgulanması gerektirdiğini düşündürtüyor!.. Yıllardır savunduğum gibi de, ortalıkta okunacak, dinlenecek, avam avarif; hacı, hoca, siyasetçi (vb.), yani “dünyada neler olup bittiğini bilebilen” pek fazla münevver bulunmadığını da gösteriyor...

 

http://www.ahmetmusaoglu.org

http://www.ahmetmusaoglu.com

 

 

 

 

........................

GERÇEK ‘ÇILGIN TÜRKLER’ / MİLLİ TAKIM 2008

 

2008 Haziran’ı, Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Türk Milli Takımı; ‘herşey bitti’ denildiği anlarda ‘yeniden doğdu!’... Hem de birkaç defa… 90 dakikanın, 120 dakikanın bitmesine yakın saniyelerin kaldığı anlarda, hem de gol yenilip morallerin yerle bir olmasının görülebildiği anlarda doğdu!..

Şampiyonada Milli Takımımız; Portekiz, İsviçre, Çekoslovakya ve Hırvatistan’ın bulunduğu grupta yer alıyor, ilk maçı Portekiz’le oynuyordu…

Portekiz maçına Türk Milli Takımı, kendi (milli-öz) forma rengi ‘kırmızı beyaz’ ile değil, “Türkuaz Devrim/Sorosculuk” başlıklı yazımda ortaya koyduğum gibi, kendini reddederek kabul ettiği Türkuaz renkli, özüne ait olmayan forma ile çıkıyordu. Rakip Portekiz takımının formasında kırmızı renk bulunduğu için de, hangi takımın Türk Milli Takımı olduğu da pek seçilemiyordu. Formasıyla kendine yabancılaştığı maçında, forma hüsranı gibi, maçın sonucu da hüsran oluyor; Portekiz’e 2-0 gibi net bir skorla yeniliyorduk…

* * *

Allah yardımcımız olsun

Portekiz maçı sonrası yazısında ünlü (eski) hakemimiz, spor yorumcu/yazarı Ahmet Çakar Bey; “…bu futbolla değil İsviçre'ye karşı oynamak, Liechtenstein karşısında bile zorlanırız. Üstelik İsviçre ev sahibi, hamisi Blatter ve bizim maçın hakemi de ‘Blatter Çocuğu Lubos Michel.’ Allah yardımcımız olsun.” diyordu (1). Böylece, Portekiz maçı sonrası denilebilecek olan ifade ediliyor, “Allah yardımcımız olsundua niyetine oluyordu…

Şampiyonadaki ikinci maçımız İsviçre karşısına da,  yine ‘devrim forması (kendimize yabancılaştığımız)’ Türkuaz forma ile çıkıyor, takımımızın aleyhine olan yağmur altında oynadığımız ilk yarıda; İsviçre adına bir Türk’ün hazırlayıp, yine bir başka Türk futbolcu olan Hakan Yakın’ın gol vuruşuyla ilk devreyi 1-0 mağlüp bitiriyorduk. İkinci yarıda bir şeyler olacağı ilk yarıda yağan şiddetli yağmurun durulur gibi olması ile hissediliyor; önce 57.dakikada Semih’in kafa, ardından uzatmalardaki son saniyelerde, 90+2′de; Arda’nın müthiş golü durumu 2-1 lehimize çeviriyor, tur umudumuzu üçüncü maça; Çek Maçına taşıyorduk… Adeta yeniden doğuyorduk...

Bu maçta yaşananlara ister şans, ister mucize deyiverin, İsviçre’den sonra karşısına çıkacağımız Çek’ler ile formalite maçı oynayıp, hemen sonrasında da Cenevre-İstanbul uçağına binip döneceğiz gibi düşünürken Çek maçına çıkıyorduk… Avrupa futbol tarihine, ‘Proje (Sahte) Çılgın Türkler’ gibi değil, ‘Gerçek (Eski) Çılgın Türkler’ gibi damgamızı (yeniden) vuruyorduk... Kaybettiğimiz milliliğimizi tekrar yakalıyor, Milli Takımımızı (ruhumuzu) kaybetmişken buluyorduk!..

* * *

Milli Takımımızı kaybetmişken buluyorduk!…

Klasik/kendi (kırmızı beyaz) forması ile Çek Cumhuriyeti karşısına çıkan millilerimiz, 2-0 geriye düşüyordu. Fakat turnuvada çok farklı şeyler olmaya da başlıyordu. Çek maçının son 15 dakikasında ‘yeniden diriliş (geri dönüş)’ yaşayan Türk/ler/iye, 75'te Arda ile ilk golü buluyor, 87'de Nihat ile eşitliği sağlıyor; herkes penaltıları beklerken de yine Nihat, 89.dakikadaki golüyle Türkiye’yi zafere taşıyordu. Ne olduğu anlaşılamadan 2-0 mağlupken, maç 3-2 kazanılıyordu. Çekler de ne olduğunu anlayamıyor, olanlara da inanamıyordu zaten…

Ünlü futbolcumuz Sergen Yalçın, maç ile ilgili olarak yorumunda; “İlk 70 dakikayı herhangi birine izletsek ve TV’yi kapatıp maçın sonucunu sorsak, istisnasız herkes, ‘3 veya 4 farkla Çekler kazanmıştır’ yorumunu yapar…Ama biz büyük bir mucizeye imza attık...” diyordu. Tabii ki de insani hadiseler “mucize” ile izah edilemez, futbolcularımızın alınterleri öpülesidir, ama ‘mucize’ insanüstü bir şey, onların (insanın) bunu yapamayacağı bilinemiyor…

Düşünebiliyor musunuz? Dünyanın en büyük kalecisi Cech tuttuğu topu elinden kaçırıyor ve o an orada olan Nihat ile 2-2'yi yakalıyoruz. Neredeyse son ana kadar süper savunma yapan Çek defansı son dakikada bir yanlış ofsayt taktiği yapıyor, Nihat bu defa galibiyeti getiren golü atıyordu… Mucizeler yaşanıyor, ‘kutsal isyan’ da kabarıyordu. Maçın son dakikalarında kalecimiz Volkan sahadan atıldığı için kaleye geçen Tuncay, ellerini havaya kaldırıp, Rabbinden yardım istiyor; Allah’ın lütfu gerektiğinde (yardım) isteyenlerle olurdu, oluyordu… “Volkan'ın gördüğü kırmızı olacak şey değil, kalan dakikaların kaleye top gelmeden geçmesi Allah'ın lütfu. Bizim alnımıza yazılmış bir yolumuz, dualarımızla kutsanmış bir formamız var. Bir maçta bu kadar çok mucizeyi hiçbir takım yaratamaz.” deniyordu (2). Gürcan Bilgiç’in Allah'ın lütfundan, alnımıza yazılmış bir yoldan, dualarımızla kutsanmış formamızdan söz etmesi, Çek maçı galibiyetinin teknik taktiğin veya  kondisyonun veya antröner, futbolcuların çok ötesinde olduğunu gösteriyordu. Bu sebeple Ahmet Çakar: “Ne olursa olsun karşınızda köy takımı bile olsa 75. dakikaya kadar 2-0 mağlup olup maçı 3-2'ye çevirebilmek ne Brezilya ne Arjantin ne de başka bir dünya devine nasip olabilir. Ama biz başardık. Bunun taktikle, teknikle alakası yok. Biz istedik, yukarısı da bize yardım etti.” diyordu (3). Sayın Çakar’ın, Biz istedik, yukarısı da bize yardım etti” ifadesi, anlamayana ‘davul zurna az’ meselesi, ‘mucize’ futbola uzanmış (!) bulunuyordu…

* * *

'Mucizeler takımı'na yine ‘mucize’ gerekiyordu…

Kırmızı Beyaz (kendi-gerçek) formamızla çıktığımız mucizeler gerçekleşen Çek maçı sonrası, yine ‘Kırmızı Beyaz’ formamızla Hırvat maçına, yeni mucizelere çıkıyorduk!..

Daha maçın başında, üst direğinizde patlayıveren bir şut; direkten dönüşünde boş kale yerine auta gönderiliyordu!.. Maçın İtalyan hakemi, annesi Hırvat asıllı olan hakem Roberto Rosetti, aleyhimize çaldığı düdüklerle Hırvat medyasının “12. futbolcumuz” sözlerini haklı çıkarıyor, daha maçın başında Arda’ya, sonrasında Tuncay’a sarı kartı çıkarıyordu…

Maçın 90 dakikası golsüz bitip, uzatmalara gidiliyor; 120 dakikada bitecek maçta 118-119. dakikada gelen Hırvatistan golü, ekran başında olanı olmayanı; sahada veya evinde maç izleyen herkesi şoke ediyordu. Hırvat futbolcu Modriç, sağdan giriyor ve üzerine gelen kalecimiz Rüştü’nün hatasını da değerlendirip topu kalemize gönderiyordu. 1-0 mağlup duruma düşüyorduk…

Ama ‘mucizeler takımı’ unvanı pek de yakışıyordu millilerimize… Son dakika golü  yiyince, tabii ki yine bir mucize gerekiyordu, gol bulmak için bize…

Saha kenarındaki 4. hakem 1 dakikalık uzatmanın uzatmasını da kaldırıyor, Hırvat tribünleri yıkılıyor, tabii ki de, halkı da az sonra çalacak ‘maç bitiş’ düdüğünü beklemeden sokaklara dökülmüş bulunuyordu…

Tersine hâl ise bizde yaşanıyordu. Bir yakınım anlattı: -Son dakikada golü yiyince, televizyonu kapatıp yatak odama geçtim, yatağa girerken üst komşumdan gelen sevinç gürültüleri üzerine kalkıp televizyonu yeniden açtığımda, golü bulduğumuzu görüyor, ne kadar gürültü çıktığını umursamıyor, çılgınca seviniyordum, diyordu.

Nasıl sevinilmesin ki!… Biz golü yemiştik… Millilerimizin bir kısmı yıkılmış, yerde yatıyordu. Saat de çalışıyor, bitim saniyelerine yaklaşıyordu... Yenilen golün şaşkınlığı içersinde uzanan ruhlara, uzandı ‘kardeş’ eller, ‘kalkın, her şey bitmedi’ dercesine… İnanıyorlar, kazanacaklardı, kalktılar; yaşanıyordu kutsal isyan!..

Mucize gelmeliydi, geliyordu işte, mucize… 120+2’de, kaleci Rüştü’nün oyuna soktuğu topa Emre’nin müdahalesi, 70 milyonun duasını da yüklenerek Semih’in önüne düşünce, öyle bir sol vuruş ki, Semih’in inanılamaz golü, millilerimizi yeniden bir kez daha diriltiyor, bitmekte olan maçı penaltı atışlarına taşıyordu.

Nasıl ‘mucize’ olmasın, Hakemin bitiş düdüğünü çalmasını beklerken topu ağlarında gören, ayrıca da ‘maç bitti diye’ sevinen Hırvatlar, çöktükçe çöküyordu. Öncesi ve sonrası ile öyle ‘özel bir an’ki, golün başlama vuruşu bile yapılamadan maç bitiyordu. Ağladığımız an, aynı zamanda bizim bir kez daha yeniden dirilişimiz, yaşadığımız bir başka ‘mucize’ oluyordu. Maç 1-1 bitiyor, sonuç yapılacak penaltı atışlarına kalıyordu….  

Derken penaltılar başlıyor… Hatalı yediği gol ile bizi üzen Rüştü, kalesinde devleşiyor ama, Kırmızı Beyaz forma altında Çek maçında görülen mucizeler Hırvat maçı süresince, penaltı atışlarında da görülüyordu…

Bir kaçırıyorlar, biri Arda ile atıyoruz bizde…  İkinciyi kaçırmadılar ama, Semih geliyor, ikinciyi atıyoruz bizde… Üçüncüyü kaçırıyorlar, daha doğrusu Rüştü mükemmel bir şekilde kurtarıyor, biz Hamit ile üçte üç yapıyorduk…

Mucizeye karşı çıkanlara, Çek maçından sonraki Hırvat maçı için, “Bir kez daha mucizevi bir maç oynanacak” dense kim inanırdı?.. Ama oynandı, Hırvatlar karşısında da mucizeler gerçekleşiyordu… Ay yıldızlı (Hilal’li) savaşçılarımız (!), eşi benzeri görülmemiş üç destansı zafere imza atıyor, adlarını yarı finale; yarın akşam yapılacak olan Almanya maçına yazdırıyordu… Yaşananları anlamakta zorlanan Hırvatistan Teknik Direktörü Slaven Bilic, “Kaliteliler ama şansın yanında yanlarında bir başka şey daha var.” diyordu…

* * *

O başka şey, ‘Allah’ın lûtfu/mucize’ oluyor…

Türkiye gibi futbolda uzun yıllar, ‘onurlu yenilgiler’e alıştırılmış bir ülkenin Milli Takım’ının, maçı 90 dakikanın ötesine de taşıyıp güçlü rakipler karşısında galibiyete uzanması ne ile açıklanabilir?

Fatih Terim’in futbolculara kazandırdığı özgüven, moral motivasyon ile açıklanabilir mi? Ya da ‘Buraya kadar!’ denilen bir maçı bile çevirecek ölçüde oyuna asılma gücünü, milliğimizi reddedip, ‘Türkuazcılığı (-Küreselcilerle işbirliğini)’ tercih gereği getirilen Amerikalı kondisyoner ve diyetisyene mi bağlayacağız?.. Çek ve Hırvatistan maçlarındaki inanılamaz olayları nasıl izah edeceğiz?..

Kaybedilen Portekiz maçı sonrası Milli Takım Eski sorumlularından Erdoğan Şenay; “…düşüncemiz odur ki, bu gruptan çıkmamız sadece mucizelere bağlıdır.” diyordu  “(4). O mucizeler de durmuyor, peşisıra geliyordu!.. Çek ve Hırvat maçlarında ‘mucizeler’ gelince de, yani, dolaylı olarak bile işin içine ‘din olan İslam’ girince, durumdan vazife çıkartmayı görev addedenler, kamuoyunu ‘mucizeden’ uzaklaştırmak için büyük çaba sarfetmeye koyuluyordu…

Yalan dolması bırakılan soframıza, ‘mucize yerine’ şans ile, Amerikalı kondisyoner ve diyetisyen başarısı (!) konuluyordu… “Hoca’nın yorumundan çıkan sonuç şu: ‘Türk Milli Takımı mucizeyle maçları alıyor’. Burada bir mantık hatası var. Mucize, iyi hallerin işi değildir...Türk Milli Takımı’nın başarısı hocasına göre bile mucizeyse, durup düşünmek gerekir…‘mucize’ futbolda da ‘düşünülmüş, planlanmış, hesaplanmış’ bir şey değildir. Bir futbol taktiği hiç değildir. Bir oyun planı da sayılmaz. O halde başarı, işi mucizeye bırakmadan elde edilmelidir. Mucize biraz da şans işidir.” deniliyordu (5). Moral değerlerine kıyasıya savaş açan bir başka millet daha var mıdır bilemiyorum, ‘mucize’ olsun istenmiyordu: Ay-Yıldızlı ekibimizin performansının altında yatan en önemli iki ismin, Amerikalı performans uzmanı Scott Piri ve diyetisyen Megan Mangano olduğu, bu ikilinin daha önce Almanya Milli Takımı’nda görev aldığı ve uzun bir düşüş döneminin ardından çıkışa geçen Panzerlerin 2006 yılında dünya üçüncüsü olduğu ifade ediliyordu (6). Yalancı dolma var masamızda ya; al ‘vahşi batılı’ ikilini, ver ona buna onları da ‘yapılamazları’ yaptırsınlar ya da onu bunu şampiyon yapsınlar da görelim, demeye gerek bile yok; zaten şampiyonadaki ilk maçımız olan Portekiz maçına, aynı Amerikalılarla, başlarında Fatih Terim ile de çıkmış, çok kötü de oynayarak 2-0 kaybetmiştik… Bu yüzden yaşananların şans veya kondisyon yüklenmesi olmadığı, ‘mucize’ olduğu da görülebiliyor…

Yaşananlarda ‘mucize’ sözünü duymak istemeyenlerden biri de spor yazarı Kazım Kanat oluyor, Santra (Tv.) programında, bilgi eksikliğinden, mucize denildiğinde hurafe diyebiliyordu. Bunun yanında haklı olduğu bir şey var ki de, onu sizinle paylaşıp, tekrar konumuza döneceğim; itiraz ettiği konuya ilk (farklı da) itiraz eden de benim zaten, neden Auerelio Milli takımımızda (?) konusuna değinip, kaldığım yere tekrar  geçeceğim…

Sayın Kanat:  “Benim anlatmaya çalıştığım acı gerçeği nihayet yaşadık. Şöyle efendim...Eren Derdiyok'un pasını Hakan Yakın bizim ağlarımıza gol yaptı. Bu golü ise bizim Aurelio seyretti! Gole bile sevinmeyen Yakın ile Derdiyok'u izlerken isyan ettim: Ah benim kendi kimliğine, kendi insanına ihanet eden ülkem. Ah!...” diyordu (7). Kazım Kanat’ın milliyetçilik duygusu içeren itirazına, biz farklı yaklaşıyor, diyorum ki: Milli olanda Aurelio/Hıristiyan-Haç çıkaran örneği olmamalıyken, Haluk Ulusoy ve Fatih Terim’li dönemde başlatılan Turkuaz Devşirmeciliği/Devrimi hâlâ da özümüze ihanet olarak neden sürüyor (Ki, şampiyonadaki Mehmet Topal örneğimiz bile, onun futboluna ihtiyacımız olmadığımızı da çok net göstermesinin yanında, ‘Milli Takım Milli’ olmalı şamarını ! da yüzlere vuruyor)… Aurelio tabii ki iyi bir futbolcu, tanımıyorum, belki iyi bir insan da, ama Milli takımda ‘milli’ olmayanın olmaması gerekiyor. Bu sebeple Müslüman Türk’ün taşıdığı ruhu, Hıristiyan Marco istese de, aynı şekilde taşıyamaz, taşıyamıyordu, Kazım Kanat’ın bahsettiği bu… Fakat bir şey var ki de, her kim ki kendini Müslüman olarak tanımlayıp, sonra da ‘mucize’ olana hurafe diyorsa Marco ile arasında çok da fark bulunmaz, bulunmuyor…

Konumuza dönersek de, eğer aradığımız cevap ‘mucize! olmayacaksa, Çek ve Hırvat maçlarında mucize yaşanmadıysa cevabımız ne oluyor?..

Futbolcularımız büyük savaşçıydılar, destan yazdılar mı olacaktır; sebep yoksa onlar mı oluyor?..

Ahmet Çakar;  “Kim ne derse desin, Avrupa şampiyonasında aldığımız bu başarılı sonuçların tek sebebi futbolcular olamaz. 3-5-2, 4-4-2 gibi reel nedenler de olamaz. Bunun adı Allah'ın lutfu ise Allah'ın lutfudur. Bunun adı mucize ise mucizedir.” diyordu (8). Olan aynen bu, Çek ve Hırvat maçlarında her şey bitti derken ‘mucizeler’ gerçekleşiyordu: “Tanrım her şey bitti derken, Arda sahneye çıkıyor, Semih sahneye çıkıyor, Nihat sahneye çıkıyor. Ve bir çıt, gol! Haydaa! Cuma gecesi, Hırvatistan maçının 119. dakikası, yazıma başlığı atmışım:Mucize olmadı, yazık buraya kadarmış!” Tam tıklayıp yazıyı göndereceğim. 120 artı’dayız. Semih sahne alıyor, mucize, top önüne düşüverdi. Aman Allahım! Muhteşem bir şut, gol ve son saniye beraberliğiyle penaltılara kalan maç...Penaltılara yürek dayanmaz derken, Rüştü kalede yine devleşiyor. Ve mucize kapımızı çalıyor, can havliyle maçı koparıyoruz…İngiliz meslektaşım(ın) Çek maçıyla ilgili yorumu şöyleydi: “Maçın sonunda sahaya başka bir gezegenden uzay gemisi inse şaşırmazdım.” deniyordu (9). Uzay gemisi tabii ki olmaz, gelmez; gelen mucize, ‘Allah’ın lütfu/mucizeler’ oluyor/du…

* * *

'Mucize olmadı’ derken başlık değiştir(t)iliyor!..

Hırvat maçının son anları oynanıyor… Hasan Cemal, mucize olmadı diyerek yazısını bitirirken, başlığını değiştirmek zorunda kalıyordu: “Yazımın başlığını, 118. dakikada 1-0 mağlup duruma düştükten sonra, 119. dakikada şöyle attım: “Mucize olmadı, buraya kadarmış!” Başlığı attım, bekliyorum. Son düdük gelmek üzere...Perişan haldeyim. Mucize olmadan yenebileceğimiz Hırvatlar elimizden kaçıyor. Ne yazık! 120. dakika. Akın patladı! Geliyoruz. Ve aslan Semih müthiş bir şutla yine ‘Semihliği’ni yaptı. Yine mucize: Goolll!”…. Hoca ballıdır!” deyip işi yalnızca şans, kader, kısmete bağlamak bir yerde konuyu hafife almak oluyor...Evet, melekler bir çok kez kalemizi korudu. Evet, Çek maçında dünyanın en iyi üç kalecisinden biri olan Petr Cech, en kritik dakikada topu ellerinin arasından kaçırıp Nihat’a al da at dercesine sundu.” diyordu (10)… Dünyanın en iyi üç kalecisinden biri denilen Cech topu isteyerek Nihat’ın önüne bırakmayacağına, ama olan da buna benzer bir şey olduğuna,  ‘Kurtarıcı melekler’den de söz edildiğine göre yaşananların açıklaması için, ‘mucize” demek gerekiyordu… Bunun yapılamaması, kendine (özüne) yabancılaşma, Tanzimat ile üreyen ‘didon’luk gereği oluyordu… Gavur/Hıristiyan yaşananlara ‘içimizdeki İrlandalılar’dan daha gerçekçi bakıyordu…

 * * *

İngiliz The Times gazetesi: İngilizce’deki “defeat” kelimesinin Türkçe’de “yenilgi” şeklinde bir karşılığı bulunuyor, ancak Türk Milli Takımı oyuncuları kelimenin anlamını bilmiyor. Biri Fatih Terim’in takımının ilerleyişini bir şekilde izaha kalksa, mantıken yenilgiye uğrar. Hırvatistan’ın cesur bir takım olduğunu en iyi İngiltere bilir. Ama…karşılarındaki sırt üstü düşmeyen, öldürülemeyen canavarla yüzyüze gelince cesaretlerini yitirdiler. Türkiye hariç, onlar bu turnuvada bir takım değil, bir fenomen, doğanın gücü.” diyordu…

Yunan basınından Fos Ton Spor: “Evren yardım etti, yoksa Türkler’in başarısı başka türlü zor açıklanır.” derken, Sport Day:Terim’in takımı akla hayale gelmezi başardı. Türkler haber vermişlerdi, ama bu olan bambaşka bir yıkımdı. Allah onların yanında. Tekrarlanan tesadüf, tesadüf olmaktan çıkar. 9 gün içinde Türkiye 3. kez kaybedilen bir maçı almayı başardı.” diyordu.

İsveç basınından, Expressen;Bunu sadece Türkler yapar. Bu akla sığacak birşey değil, bu Türk işi. Tamamen fantastik. Bu tür dönüşü sadece Türkler yapar.” derken, Aftonbladet:Fantastik Türkiye yarı finalde. Türkiye’den yeniden mucize bir dönüş.” diyordu.

Macaristan'ın günlük tek spor gazetesi olan 300 bin trajlı Nemzetisport ise, “Allah her zaman onlara yardım ediyor.” şeklinde yazıyordu (11).

Yaşananlar mantık ile açıklanamayacağı için de, ‘Tanrı gerçeği’ bulunuyor, şampiyonadaki Türk Milli Takımı için, yabancılar bile ‘Allah onların yanında’ diyordu… Söz edilen mucize dönüş de, “Çılgın Türklerin Çılgın Türkler gibi duruşu”, Yeni Çılgın Türkler’in de, Eski (gerçek) Çılgın Türkler gibi oluşu oluyor…

Ancak böyle baktığımızda 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’ndaki Türk Milli Takımının başarısını açıklamak mümkün görünüyor… ‘Mucizeler yaşandı’ denilmezse zaten, adı konamaz bir şey olmuş oluyor... Adı, “Allah’ın lütfu/mucizeler” konmazsa açıklanamayacak şey de zaten Milli Takım ile yaşananlar oluyor…

Aslında yaşananların adını, başarıda terleri bulunan sevgili çocuklarımız koymuştu; uzatmaların son saniyesinde attığı beraberlik golüyle Türkiye’yi Hırvatistan karşısında ipten alan ve karşılaşmayı penaltılara taşıyan Semih Şentürk, maç sonunda; “1-0 geri düştükten sonra maçın dönmesi mucizeydi. Topu önümde buldum; Allah’ın verdiği güçle vurdum ve gol oldu. “ diyordu (12). Semih’in bu gölü, Hırvatistan Teknik Direktörü Bilic’e basın toplantısında, “Herife bak (Semih için) ne gol attı be!” dedirtiyordu.

Oysa şaşıracak hiç bir şey yok, kim tutardı ki bu ‘mucize’ çocukları… Arda,¨Sahada neler oluyor bize anlatır mısın?¨ sorusuna gülerek, ¨Valla ben de bilmiyorum” diyordu. O Arda ki, Çek galibiyeti sonrası zaferi nasıl kutlayacağını soran ATV’den Selçuk Manav’a, “Şimdi şükür zamanı, Allah’a şükredeceğiz” diyordu... Onlar çalışmışlar, eski Türkler gibi hissetmişlerdi, Allah da onlara lütfetti, hepsi bu; ‘Tanrı’nın elyazısı’ orada bulunuyordu…

* * *

‘Tanrının eli (!)’ oradaydı!…

Televizyon programlarında ya da bu ülkede bazı hadiseleri “Allah’a havale etmek” ‘gizli yasak’ olarak sürdüğü için rahat konuşamıyor olacak ki, Ahmet Çakar; “Elhamdülillah Müslümanım ama, söylemlerimde asla Allah’ı, pozitif bilim yapmış bir insan olarak fazla konuşmayı sevmem. Ne dedim size 3 gün önce; kader ağlarını örüyor. Tanrının eli, dünyanın en büyük kalecisi Cech’in ellerinin arasına girdi.” diyordu (13). Tabii ki Tanrının insan gibi eli sözkonusu değil, deyim mecaz; görmek isteyene ‘Tanrının eli’ görülür, gösteriliyordu!..

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın, 18 Kasım 1989 tarihinde uzaya gönderdiği COBE (Cosmic Background Expllorer) adlı keşif uydusunun evrendeki “radyasyon yüklü madde dalgalarını/haritalarını (kainatın doğumu”ndan hemen sonra çekilmiş resimleri) dünyaya göndermesi üzerine araştırmayı yürüten ekibin lideri George Smoot, “Bu manzaraya baktıkça Allah’ı görür gibi oluyoruz.” derken, Santa Cruz Üniversitesi’nden Joel Primack sözkonusu bu haritaları, God Hadwriting (Allah’ın el yazısı) olarak tarif ediyordu (14). Görmek isteyen uzayda da, yeryüzünde de görür, Milli Takımın maçlarında yaşananlar şans ile ya da kazanımla olacak şeyler olmaz, olmuyor...

Yaşananlar başka şekilde açıklanması gerektiği için de, Ahmet Çakar; hadiselerin mistik boyutu açıklamaları ile, bu şampiyonaya paralel akıllarda kalıyor...

Maçtan hemen sonra ATV'deki EURO 2008 özel yayınında: -"Bu zafer değil, zaferle bezenmiş mucizedir. Dünyanın en iyi kalecisi topu elinden kaçırıyor... O top gidip Nihat'ın önüne düşüyor. Mistik güçler işin içinde... Kader ağlarını örüyor... Büyücü değilim, büyüye filan inanmam. Ama bazı olaylar benim tüylerimi diken diken etti. Kader ağlarını final için örüyor..." diyordu...

Öyle ya başka türlüsü nasıl olabilirdi ki?... Çok güçlü bir rakip karşısında 2-0 mağlup giden maç, son 15 dakikada 3-2'ye kolay çevrilemezdi. Olamayacağı için de zaten, işin içinde doğa üstü güç aranabilirdi...

Sayın Çakar “insanüstü” bir durumun devrede olduğuna o kadar inanarak söylüyordu ki, Volkan'ın kırmızı kart görmesini bile buna bağlıyor; -“Volkan niye yaptı bunu... Çünkü kader ağlarını örüyor. Bunun olması için Volkan'ın atılması lazımmış. Rüştü'ye ihtiyaç var, hazır ol Rüştü diyor.” açıklamasını da yapıyordu…

Gerçekten de akledilen oluyor, Rüştü (ile de) Hırvat maçını koparıyordu(k).

Oysa Fatih Terim şampiyonaya gelirken, kendi kafasında bir ideal 11 kurmuş, fakat düşünceleri birer ikişer yerle bir olmuştu. Müdafanın kilit adamlarından biri gördüğü Gökhan Gönül, daha turnuvanın başında sakatlanıp kadroya veda ediyor; takımın beyni olarak gördüğü Kaptan Emre Belözoğlu ilk maçta sakatlanıp çıkıyor; Servet ile birlikte savunma göbeğinin iki kulesinden biri olan Gökhan Zan, girdiği ilk maçta sakatlanıyor; ilk kalecisi Volkan  ve orta sahada en güvendiklerinden biri olan ‘Marco Mehmet/sentez’ kart cezalısı durumuna düşüyor; sonradan savunma göbeğine koyduğu Emre Aşık sakatlanınca da, yerine giren Emre Güngör de sakatlanarak takımdan uzaklaşıyor; peşinden de Servet gibi Servet’i (!) de kaybediyordu… Hiç şüphesiz sakatlıklar ve hakemlerce kasti verilen kartlar, dahası da; sakatlıklar sebebiyle kadroya yeni oyunca alma isteğine UEFA tarafından izin verilmemesi açısından da turnuvanın en şanssız takımı, Türk Milli Takımı oluyordu…

Peki ama böyle bir takım nasıl başarı kazanabilir (?) kim nasıl diyebilir, başarının çok ötesinde şeyler yaşandı, ‘Allah’ın eli/yardımı’; el açanlara tabii ki uzanıyor (!), dualar eksiksiz her yönden yöreden, durmaksızın geldi, geliyordu…

* * *

Dualar dualar…

Türkiye-Hırvatistan maçından sonra Hırvatistan Milli Takımı Teknik Direktörü Biliç'in, “Türklerin oyuncularını anlamıyorum. Ama onların kazanmalarında anlamadığım başka bir olay daha var.” açıklaması, ‘milli ruh’un maneviyatla güçlendiğinin ifadesi oluyordu. Milli Takım kafilesi, turnuvanın başından bu yana ‘dua’lara vurgu yapıyor; Teknik Direktörü Fatih Terim, Çek Cumhuriyeti zaferinin ardından düzenlediği basın toplantısında, oyuncularının soyunma odasından, “Allah sizi utandırmasın.” diyerek yolcu ettiğini söylüyordu…

Savunmamızın, kırılan kafasını yine kramponlara uzatan ismi Emre Aşık, oynadıkları futbolun yanında yapılan duaların da etkisiyle yarı finale yükseldiklerini belirtiyor, “70 milyon insanı bırakın, bütün dünyadaki Müslümanlar bizim için dua ediyor. Onların dualarıyla önce gruptan çıktık, şimdi de yarı finale yükseldik. İnşallah bu dualarla finale kadar gideceğiz.” diyordu. Cezalı olduğu için kadroda yer almayan Volkan Demirel ise, “Bunu başarmak için çok çalıştık; ancak bize dualarıyla destek olan 70 milyon insanımızı unutamayız. Onların da duaları sayesinde yarı finale yükseldik.” diyordu (15). Volkan’ın kırmızı kart görmesi üzerine Hırvatistan maçında kaleye geçen Rüştü, penaltı atışlarından önce sırtını sıvazlayıp moral vermeye çalışan teknik adamından futbolcusuna, “Bana güvenin, bana inanın. Ben kendi yaptığım hatayı telafi ederim. Allah’a bana bu şansı verdiği için dua ediyorum. Adım gibi biliyorum buradan zaferle ayrılacağız” diyordu (16). Milli takımın golcü futbolcusu Nihat Kahveci, “1-0 geriye düştüğünüzde neler hissettin" sorusuna, “Gol yemek için çok kötü bir dakika ama son iki maça baktığımız da uzatmalarda gol attığımız için gerçekten bitti demedik, bence televizyonları başındaki insanlarda bitti demedi. Dualarını da esirgemedi. Allah da o duaları kabul etti. Biz de mücadelemizin karşılığını aldık ve galip geldik.” diyordu (17). yapılan bu açıklamalar yaşatılan ruhu, olanı ortaya koyuyordu… Can Dündar farkında olmadan tespiti yapıyor: “…Türk Milli Takımı’nın beni asıl etkileyen özelliği, bizi temsil yeteneği oldu. Bir takım, halkını bu kadar mı yansıtır? Bir halk, takımını bu kadar mı andırır?” diyordu (18). Evet, bu şampiyona da sadece “halk ve takımı” değil, İslam coğrafyası da bütünleşmiş bulunuyordu… Bugünkü Müslüman Türklerin, “Sanal Çılgın Türk” olması hâli değil, ataları Eski (Gerçek) Çılgın Türkler gibi olması hâli bu… Anlaşılması gereken de bu…

* * *

‘2008’in farkı...

Geçmişte, 1988-1989 sezonunda, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Galatasaray’a yarı final oynatan Mustafa Denizli’yi tebrik etmek için dönemin başbakanı rahmetli Turgut Özal ağırlar...

Özal ve Denizli biraz sohbet ederler, tebriklere karşılık teşekkürler gelir ve sonra Başbakan şu soruyu sorar: “Mustafa, o maçtan sonra ne dediğini biliyor musun? Denizli şaşırmıştır, “Basın toplantısında mı?” der. Özal karşı çıkar, “Hayır, hemen maçtan sonra.” “Vallahi ne söylesem yalan, gerçekten hatırlayamadım.” Turgut Özal oturduğu koltuktan kalkar, Denizli’yi çağırır ve “Gel sana bi şey izlettireceğim” diyerek video’ya bir kaset koyar. Mustafa Denizli’nin maçtan hemen sonra verdiği ilk demeci beraber izlerler. Zaferin coşkusuyla Denizli’nin ağzından o gün çıkan sözcük futbol tarihimize girmişti: “Allah’ıma şükürler olsun.”. Dindar bir adam değil Mustafa Denizli, hiçbir zaman olmadı. Annesi din öğretmeni ama ailesinde laiklik her zaman daha ön planda oldu. Küçücük bir çocukken annesinin Atatürk’e olan hayranlığını dinleyerek büyüdü; herkesin onun sayesinde inanç özgürlüğüne kavuşabildiğini öğretti annesi. Mustafa Denizli de hayatında hep ‘dozunda’ Müslüman oldu. Hiçbir zaman inançsız olmadı ama tanrıyla kul arasında yaşananın da reklamını yapmadı. O gün ağzından çıkan sözcüğü bugün duysak hiç kimseye bir anlam ifade etmezdi, ama 89’da ‘Allah’ıma şükürler olsun’ demenin bambaşka bir önemi vardı. Denizli ne dediğini bilmiyordu maçtan sonra, ta ki Özal ona gösterene kadar. Çünkü bu planlanmış, üzerinde çalışılmış bir replik değildi. İçten ve hesapsızdı. Denizli inanç ticareti yapmayan bir insan olarak, içinden geldiği gibi konuşmuş, gerçekten hissettiği için ‘Allah’ıma şükürler olsun’ demişti..” deniliyor (19). Mustafa Denizli’nin ‘ne dozda (!) Müslüman’ ya da ağzından çıkan, “Allah’ıma şükürler olsun” duasının üzerinde çalışılmış çalışılmamış replik olup olmadığını veya ihtiyaren mi söylenip söylenilmediğini ben bilemem…

Benim bilebildiğim, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasının ‘şampiyon’ çocuklarının ne dediklerini biliyor oldukları… Bu sebeple 2008’te yaşananların, ‘dozunda Müslümanlık’tan veya yaşanılmadan (istenilmeden) söylenilmiş “Allah’ıma şükürler olsun’ repliğinden bu farkı hep hatırlanacak, onları alınlarından öpüyorum… Gazetecisi ve Yazarı pek bulunmayan İslamcı denilenleri de, bir futbol turnuvasında yaşanan ‘hakikati’ görebilmeye davet ediyorum…

* * *

Hakikat hakikattir…

Milli Takım kazandığında tarihsel-kültürel izlerimizin varlığını sürdürdüğü bütün coğrafyalarda bir başka rüzgâr esti, esiyor… Alınan galibiyetlerin futbol dışında bir “ruh”u var.

İşte, bu ruhu görebilenlerden, Milli Takımızın aslında bambaşka bir kavga verdiğini görebilenlerden Haşmet Babaoğlu Bey derler ki: “Üç maçta yaklaşık 400 dakika oynayıp sadece 9 dakikalık bir galibiyet serisiyle yarı finaldeyiz. Bir gürültüdür gidiyor. Kimisi ‘pes etmeyenlerin zaferi’ diyor. Ama neden pes etmediğimizi anlatamıyor. Kimisi ‘ne denirse densin, ballıyız’ diyor. Ama bu kadar ‘bal’ın da tesadüfi olamayacağı noktasını sorgulamaya yanaşmıyor. Kimisi işi derininden tutmak için değil, sırf kendi tahminleri boşa çıktığı için zevzekliğe vuran bir üslupla ‘okunmuş çocuklar’ diye tarif ediyor bizimkileri...Olup bitenleri…pür futbol mantığıyla anlatmaya çalışanlara gelince…’Futbol bu! Futbolu bunun için seviyoruz’ deyip geçiyorlar. Doğrusu ben de en azından şu an için bu ‘sakat top’lara girmeyi hiç düşünmüyorum. Bugün başka bir şey anlatmak istiyorum. Milli Takımımız’ın sadece ve basitçe futbol oynamadığını, aslında bambaşka bir ‘kavga’ verdiğini anlatmak. İşin ilginç yanı, bu gerçeği futbolcularımız biliyor, daha doğrusu bunu hissederek oynuyorlar da futbol yorumcularımızın bu taraklarda hiç bezi olmadığı için onlar ‘anlayamıyor!’ Anlamak için Hamburg’tan Gazze’ye; Üsküp’ten Tebriz’e çok geniş bir coğrafya’da dolaşmak gerek! Geçen akşam 22. Dönem Sakarya Milletvekili, Sınır Tanımayan Hekimler örgütü üyesi Dr. Süleyman Gündüz’le karşılaştım...Bizim maç başlarken bütün Gazze sokaklarını gezmiş Dr. Gündüz. Herkesin evlerine çekildiğini, bizim maç için ekran başında toplandıklarını görmüş. Kazanmamız için bir ağızdan dualar ediliyormuş; heyecan inanılmaz yüksekmiş. İki gol yiyip mağlup duruma düştüğümüzde Arap spiker şiirsel bir dille “tarih boyunca bu aslanların ne mağlubiyetleri aşıp başları dimdik çıktıklarını gördük, bu çocuklar döndürecek maçı” diyormuş. Ardından da ekran başındakileri tek yürek olmaya çağırmış: ‘haydi, Allah Türklerin ayağına kuvvet versin diye dua edelim!’. ‘Nihat’ın galibiyet golünden sonra bütün Gazze’nin nasıl sevinç seline dönüştüğünü görseydiniz, Türkiye’nin maçlarının oralarda sadece futbol olarak algılanmadığını hemen anlardınız’ diye anlattı Dr. Gündüz…Avrupa Şampiyonası’nda pes etmeyen Türk Millli Takımı, dünya coğrafyasında pes etmeye zorlanan ama direnen Müslümanların sesi artık. Bundan hakikatten hoşlanmayanlar olabilir. Bunun lafının edilmesini spor kültürüne ve siyasi kabullerine ters bulanlar olabilir. Ama hakikat, hakikattir.” (20)...

Bu yazısı için Haşmet Bey’i tebrik ediyor, İslamcı denilen gazeteci ve yazar geçinenlerin, yaşananları göremeyişleri, gazeteci ve yazar olamadıklarını da gösteriyor, diyorum…

Haşmet Bey’den ayrıldığım bir esas var ki, onu belirtmem gerekiyor: Galibiyetler Haşmet Bey’in dediği gibi, “Çevre’ye itilip horlananların kibirli ‘merkeze’ vurduğu darbeler olarak algılanıyor, değil; kitlelere Müslüman olduklarını, Müslümanın nasıl olduğunu ve olması gerektiğini, yani “kaybettiği/yaşatamadığı kimliğini” hatırlatıyor diyorum; burada, İslam coğrafyasında da yaşanan bu hâl...

Dünya Bankası, IMF, NATO, BM gibi aktörleri bulunan “Küreselciler”, bu coğrafyanın kolay teslim olmadığını Türk Milli Takımı ile gördüler, bu görülüyor… “Sahte Çılgın Türkler” değil, bu “Gerçek Çılgın Türkler” onların korkuları oluyor… 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası ve Türk Milli Takımının başarısı, dünyanın kafasındaki ‘Yeni Çılgın Türk’ imajını olması gerektiği gibi düzeltiyor; Sahte Çılgın Türklerin, Eski Çılgın Türkler olarak her an doğabileceklerini de gösterdi, gösteriyor… Batılı Beyaz ve yerli işbirlikçileri, 2008 Türk Milli Takımı'nın gösterdiği bu ruhu/inancı uzun yıllar unutamaz, unutamayacak; ortaya çıkan gerçeğe mutlaka saldıracak ama, hakikat hakikattir; değişmez, değiştirilemez, değişmiyor…

Son cümlem de şu : Bu yazı, yarı final maçı olan Almanya maçımızın öncesi kaleme alındı… Almanya maçı kaybedilir veya kazanılır da sonrasında final maçı kaybedilirse ‘yarasalar’ mağaralarından çıkacak, -Hani nerede mucize diye mutlaka soracaklar… O bilgisizleri ben her dem ışığa çıkartmaya (aydınlatmaya) hazırım, tarihe not düşmek için de yazdım…

 

Ahmet MUSAOĞLU / 24.06.2008  

 

http://www.ahmetmusaoglu.org

http://www.ahmetmusaoglu.com

 

                                                                      Ana Sayfa  Eserler   Yazar Hakkında   Basın Galerisi    Forum    Ziyaretçi Defter        Sunum İzle       İletişim