ÇAĞRI... HER DEM ÇAĞRIM

 


Okumak için tıklayınız...

 

 

 

 

Üye Girişi

 

 

Haber Listesi

Haber listemize kaydolarak tüm yeniliklerimizden haberdar olabilirsiniz.

 

Hatice Satgun

Doğudan batıya

Zeynep B.

Zamana notlar

Ahmet Musaoğlu

Trabzon/Spor

Neslihan A. Süral

hayata eşlik etmek!

Zeynep Aliş

Yaşamın kalemi

Ahmet Musaoğlu

İnsanın Gerçeği

PUSULASIZ KEŞİŞ Ertuğrul Özkök VE TARİKATI…
13.03.2010

PUSULASIZ KEŞİŞ VE TARİKATI…

 

Pusula için, yön tespit etmek için kullanılan kadranlı araç deniliyor… Keşiş için de, Hıristiyanlarda; manastırda yaşayan, evlenmemiş papaz…

Tabii ki dikkatinizi çekmiştir başlık, ama bahsedeceğim, Hıristiyanlarda manastırda yaşayan, pusulasını da şaşırmış bir keşiş değil…Bahsedeceğim, "Tam kutup noktasında pusula deli olmuş gibi dönmeye başlar" ya, işte onun gibi; yönünü ‘pusulasız keşiş’ olarak bulan biri, bu yazımda ondan bahsedeceğim

Sizinle o’nu paylaşacağım. Ama önce pusulasız keşişlik!.. Nedir bu pusulasız keşişlik?

* * *

Tarikat-ı pusulasız keşişlik…

Pusulasız keşişlik, tek kişilik bir tarikat!.. Issız bir koyda doğan bir kökteninanç!… Kutsal kitabının ilk ayeti, ‘Yaşam kökten yalnızlıktır’ olan: “Dün kimbilir kaçıncı yazın açılışını yaptım. Gökova’nın ıssız bir koyunda ruhumu ilk defa serin sulara bıraktım. Yalnızdım. Kendimi, ruhunu Ganj Nehri’nde temizlemeye çalışan bir Hindu gibi hissettim…Yirmi beş yıl sonra yine o kutsal kitaba döndüm. Ortega y Gasset’e sığındım. İsyan etmiş, öfkeli kitlelerden kaçıp uzun bir uykuya daldım. Sadece bana ait bir kutsal kitabın ilk ayeti işte o uykuda indi: ‘Yaşam kökten yalnızlıktır.’ Dünyada en kökten inanç işte budur diye, vaat edilmiş bir toprağa doğru yürümeye başladım. Ne şimali, ne cenubu olan. Ne şarkı, ne garbı tanıyan pusulasız bir keşişin tek kişilik tarikatı işte orada doğdu.” (1). Der ki sığınılan Ortega, -En temel gerçeklik, insanın bireysel yaşamının temel gerçekliğidir; mutlak aklın yerine bireysel akıl öne çıkmalıdır, uyar artık ona keşiş/mürid!..

‘Tek kişilik bir iman, tek kişilik bir cemaat ve tek kişilik bir tarikat’ sahibidir ‘O’. Elinde bir kadeh şarabı, sadece kendine has camisi içersinde şükür duası yapıyordu: “2005 yılının yıldızlı bir gecesiydi. Gökova Körfezi'nde bir iskelenin ucunda tek başıma oturuyordum. Elimde bir kadeh şarap vardı. Bir dolunay gecesiydi. Canteloube'un ‘Chants d'Auvergne’ini dinliyordum. Issız koyun tek sakini, o müthiş kadının sesiydi. İçimden bir ses yükselmeye başladı. Benim dışımda bir ses, hayatımda ilk defa duyduğum bir ‘şükür duası’ yapıyordu. Allah'ın bana verdiği mutluluk ve güzellikler için dua ediyordum. Kendimi, sadece bana ait muazzam bir caminin içinde hissettim. Tek kişilik bir iman, tek kişilik bir cemaat ve tek kişilik bir tarikat…Çok iyi hatırlıyorum. O gece çok rahat uyudum. Uzun süreden beri ilk defa huzur içinde karanlıklara daldım…Ege gökyüzünün altında şükrediyordum…Kendimi Müslüman bir Budist, bir Taocu gibi hissederek. Münzevi bir keşiş gibi.” diyordu  (2). Müslüman ‘Müslüman’dır, Budist de Budist ama, ‘pusulanın kutup noktasında dönmesi hali gibi’, bir hilkat garibesi (karışık kültür) diyebileceğimiz Müslüman Budist’ olarak, münzevi keşişidir o artık tarikatının; ‘Pusulasız’ bir ‘keşiş’tir o…

* * *

‘Pusulasız’ kalsa iyi ‘İslama’ müdahale ediyor…

Tek kişilik bir iman, tek kişilik bir cemaat ve tek kişilik bir tarikat sahibi olunca, inancın (!) ne kadar hali varsa ‘kendi hâli’ kabul ediyor; bir gün kalkar kendini ‘Enel Hak’ havasında buluyor; sonra bir yolculuğa çıkar, o gün inanç hanesine bir günlüğüne ‘Budist’ yazıyor; başka bir gün kendini Mekke'de tavaf edenler arasında buluyordu: “Türk yanım ağır bastı demiştim…Size açık açık ‘öteki yanımı’…anlatayım. Türklüğümden başka bir de ‘inanç’ yanım vardır. Resmi kayıtlarda ‘İslam’ der. Küçüklüğümde bazı sohbetlerden ‘Sünni-Hanefi’ olduğumu öğrenmiştim. Sadece resmi kayıtlarda değil, ruhumda da ‘İslam’ yazar. Ama o ruh çok geniştir. İslam'ın kabul ettiği bütün peygamberleri hanesine yazmıştır. O yetmemiş, inancın bütün hallerini kendi hali ilan etmiştir. Mesela...Bir gün kalkar, kendini ‘Enel Hak’ havasında bulur…bir yolculuğa çıkar. O gün inanç hanesine bir günlüğüne ‘Budist’ yazar.…Bir başka gün kendini Mekke'de tavaf eden muazzam kalabalığın içinde bulur.” diyordu (3).

Pusulasız kalsa, inanç dediği her neyse onu sadece ruh halinde yaşasa neyse, din (ilahi) olan İslam ile, olmayan/lar/ın karışmasını (karma bir dini hayatın yaşanmasını) görmek istiyordu. Müslüman kimliği ile öne çıkmış Tayyip Bey’in; oğluna veya kızına, Hıristiyan Alman alıp almayacağını sorgulaması bunu yansıtıyordu: “Gazeteci olarak bir Alman Başbakanı'na ulaşma imkánınız varsa ona ne sorarsınız?..(Şansölye Merkel) Tam kalkmak üzereyken son bir soru için izin istedim ve şunu sordum...Mesela kızınız veya oğlunuzun bir Türk'le evlenmesine izin verir miydiniz? Veya hiç üzülmeden evet diyebilir miydiniz?’ Bu soruyu sorarken gözüm misafirler arasındaki iki kişideydi. Almanya'nın eski Başbakanı Helmut Kohl'ün oğlu Peter Kohl ve Türk eşi Elif de davetliler arasındaydı ve çok büyük keyif alarak eğleniyorlardı. Sadece bu soruyu sormadım. Şansölye Merkel'den Türkiye'ye ziyareti sırasında, aynı soruyu Başbakan Tayyip Erdoğan'a da sormasını istedim.” diyordu (4). Müslüman bir erkeğin, Müslüman olmayan bir kız ile evlenmesinin caiz olmadığını; dahası, sorduğu sorunun manasız, hatta provokatif olabileceğini biliyor ama, bilmek istediği, nereye kadar “karma” olunabileceği (Almanlaşılabileceği-Hıristiyanlaşılabileceği) oluyordu: Erdoğan'ın ne diyeceği konusuna gelince. Merkel sormayı beklemeden kendisi bir başka soru sordu: "Başbakan Erdoğan, kızlarından birisi bir Alman'a áşık olsaydı, buna karşı mı olurdu, ne dersiniz?!" Başbakan'ın dört çocuğu var. İki oğlu ve büyük kızı evli. Küçük kızı ise bekár. Mesela, onun bir Müslüman olmayan Alman'la evlenmesini nasıl karşılardı? Oğullarından biri, bir Alman kıza áşık olsaydı ne yapardı? Onu Hıristiyan ve başı açık bir kız olarak ailesine kabul eder miydi? Bu soru bazılarına ‘manasız’, hatta ‘provokatif’ gelebilir. Hayır hiç alakası yok…Çünkü hep Almanların Türkleri kabul etmesi sorunundan söz ediyoruz. Bu soruyu bir de kendimize sorup samimi cevabını vermeliyiz. Bizler de Almanlarla, Avrupalılarla birlikte olmayı nereye kadar istiyoruz?” diye soruyordu (5). Avrupalı olmanın şartını “karma yaşam (Birleşik din anlayışı)” olarak ortaya koyuyordu.

* * *

‘Karma din’ anlayışı ‘pusulasızlığı’ oluyor…

Avrupalı (Batılı) olmak isteyip de oğullarına ‘Alman (Hıristiyan) gelin’ alamayanları ‘samimiyet’ testine tabii tutması, Papa XVI. Benedikt'in ülkemizi ziyareti sırasında da görülüyordu. Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’na veya siyasetçilerimize, -İstavroz çıkarabilir misiniz (?) diye sorması bu oluyordu: “'Papa kıyama durdu…Papa'nın bu jesti hepimizin çok hoşuna gitti. Şimdi gelin kendimiz için de küçük bir samimiyet testi yapalım...Peki, bir din adamımız veya siyasetçimiz, Papa'nın yaptığını yapabilir mi? Mesela bir kiliseye girip ‘istavroz çıkarabilir miydi?’ Hadi bu fazla kaçtı. Hiç olmazsa İsa tasviri karşısında ellerini birbirine yapıştırıp dua edebilir mi?Mesela, Diyanet İşleri Başkanı aynı jesti bir kilisede yapabilir miydi? Makul olanlarınızın cevabını işitiyorum. ‘Tabii yapabilir’ diyor. Hiç acele etmeyin. Önümde çok taze ve güzel bir örnek duruyor….Papa ‘kıyama durur’, ama fotomontaj olduğu belirtilerek bile bir Müslüman din adamının eline haç verilemez Tempo Dergisi, Papa'nın ziyaretinden önce Bardakoğlu'nun eline foto montajla bir haç verilmişti....Bu açıklamanın sizce başka yorumu var mı? Bence bu açıklama, İslam'ın tartışılması gereken bir zihniyet meselesini acil koduyla önümüze koyuyor. Ali Bardakoğlu İslam áleminin en seviyeli, en modern ve tutarlı insanlarından, en hoşgörülü din adamlarından biri. O bile Hıristiyan sembollerine elini sürmeye cesaret edemiyor….Bu örnek şunu gösteriyor. Biz Müslümanlar biraz empati duygumuzu geliştirmeliyiz.” diyordu (6). Müslüman olanın istavroz çıkarmasına makul bulunabileceğini, bunun aksini düşünmenin, İslamın tartışılması gereken zihniyet sorunu olduğunu ifade etmesi, her ne kadar kendini ‘pusulasız’ olarak ifade etse de, olmadığını; ‘pusulasının yönünü’ gösteriyordu. Yanacağını (!) bile bile Hıristiyan sembollerine elimizi sürmemizi istiyordu.

Sözkonusu bu istek, Yahudi ideolog, S.Huntington’un öngörüsü olan, “din/lerin birleşmesi (karma din)” isteği gibi duruyor. İnsanlardan istenen, ‘tek din’ sahibi olması değil, “herkesin kendisini diğer dinden de olmayı hissetmesi” oluyor, işte ‘bu amaç’ hayata geçiriliyor. Bunun için, bir insanın Yahudi veya Hıristiyan kalıp da kendini Müslüman hissedebilir olması veya Müslüman (gibi) kalıp da kendini Yahudi veya Hıristiyan gibi hissetmesi isteniyor. Medeniyetler Çatışması isimli kitabında Huntington, “Bir insan yarı Fransız veya yarı Arap ve aynı anda iki ülkenin vatandaşı bile olabilir. Bundan daha zor olan şey, yarı Katolik veya yarı Müslüman olmaktır.” demesi bu oluyor. Bugün -Ben Müslümanım diyenlerce bile önümüze konulan, “Hıristiyan Müslüman” ya da “Yahudi/Türk Müslüman”  prototipleri, Huntington’un bu öngörülerinin hayata geçmiş şekli, tabii ki de ‘reforme edilmiş İslam’ oluyor.  Ne şimali, ne cenubu olan. Ne şarkı, ne garbı tanımayan bir yapı anlayışı, kültürlerin karışması (karma kültür) amacı taşıyor; ‘Pusulasız bir keşişin tek kişilik tarikatı’ ıssız koyda kalsa iyi, toplumsal hayata geçtiğinde bu ‘arka plan’, yani ‘Babil Sendromu’ çözümü  amaçlı çalışıyor!.. Bir ‘karışım’ dayatması da, ‘Münzevi Muhammed’ yalanı oluyor...

* * *

Vejetaryen ‘Münzevi Muhammed’, yalanı oluyor…

O’nun; yerleşik tek tanrılı üç dine en radikal eleştirileri getiren; kendini Hıristiyanlık áleminin Deist’lerine yakın bulan ama Hıristiyan olmayan; Allah’ı bir yaratıcı olarak kabul edip de dinin geriye kalan bütün unsurlarına şüpheyle bakan; bir de Brahmanlara hayran, ama nasıl olabiliyorsa da Müslüman olan, ‘Türk casusu Mahmud’ kimliği üzerinden saçmalaması; “Hazreti Muhammed vejetaryen miydi”, diye sorması söz ettiğimiz arka plan oluyordu: Onun hikáyesini, iki ay önce Clinton’un memleketi Little Rock’ta tesadüfen girdiğim kitapçıdan aldığım bir kitapta okudum. Bu esrarengiz insanın hikáyesi ve fikirleri beni çok etkiledi. Bugün size onun hikáyesini anlatacağım…1637 ile 1682 yılları arasında Paris’te Mahmud adında bir Türk yaşadı. Bu kişi, ‘Türk casusu Mahmud’ olarak tanınırmış. Ama dünya onu, casusluğu değil, bambaşka bir nedenle tanıyacaktı. Din hakkındaki ilginç fikirleriyle...Yerleşik tek tanrılı üç dine en radikal eleştirileri getiren kişilerden biri olduğu söylenecekti. Mesela, Hazreti Muhammed’in bir vejetaryen olduğunu iddia edecekti….Türk casusu Mahmud, inanç itibarıyla, kendini Hıristiyanlık áleminin ‘Deist’lerine yakın buluyordu. Allah’ı bir yaratıcı olarak kabul ediyor, ama dinin geriye kalan bütün unsurlarına şüpheyle bakıyordu. Hıristiyan değil, Müslüman’dı….Bir de Brahmanlara hayrandı...Türk casusu Mahmud, döneminin yaşayan beş ünlü vejetaryeni ile hep ilişki halindeydi. Bunların en ünlüsü Münzevi Muhammed’di ve Uriel Dağı’nda bir mağarada hayvanlarla birlikte yaşıyordu. Ona göre vejetaryenizm, tabiatın temel kanunları üzerine kurulu şu anlayıştan kaynaklanıyordu: ‘Başkalarının sana yapmasını istemediğini, sen de başkalarına yapma.’ Kitabı, büyük bir ilgiyle okudum.” diyordu (7). Aklı başında hiçbir kimsenin  ciddiye almayacağı bir kitap ve belki de hiç yaşamamıştı dediği biri üzerinden yeni bir din anlayışı sunuluyordu. Başkalarının sana yapmasını istemediğini, sen de başkalarına yapma denilen ölçünün, İslamın olmasını yoksayıp, vejetaryen Münzevi Muhammed tiplemesi üzerinden vejetaryenlik üretiyordu.

‘Türk casusu Mahmud’ palavrası için,Onun hikáyesini, iki ay önce Clinton’un memleketi Little Rock’ta tesadüfen girdiğim kitapçıdan aldığım bir kitapta okudum…O günden sonra Türk casusu Mahmud’un peşine düştüm” dese de (8), samimiyet testimizden sınıfta kalıyordu. Çünkü; halen de başında bulunduğu gazetede, 2001 yılında, konu ile ilgili bir yazı-röportaj yer aldığını görmezlikten gelip, ‘iki ay önce duydum’ diyordu. Kendisinin ‘Türk Mahmud’, öncellerinin ‘Arap Mahmud’ dediği tiplemenin masal olduğu kendi gazetesinde ifade ediliyordu: “Osmanlı casusu Arap Mahmud…1684'te Paris'te yaşayan İtalyan gazeteci Giovanni Marano, bir sandığın içinde Arap Mahmud'un mektuplarını bulur. Bunları Fransızca olarak tek cilt halinde yayımlar…. Yıl 1691. Bu defa Türk Casusunun Mektupları, İngiltere'de yayımlanır. Üstelik bir değil, sekiz cilt olarak!..Bütün bunlar, adı üstünde, edebiyat, yani masal. Arap Mahmud diye bir Türk casus hiçbir zaman yaşamadı. Onu gerçekten de İtalyan gazeteci Marano yarattı. Sonra İngilizler (büyük bir ihtimalle Daniel Defoe) Fransızca yayımlanan ilk kitaptan esinlenerek yeni ciltler eklediler.” deniyordu (9). Kendi yazısından önceki bir tarihte çıkmış olan bu yazı, ‘Türk casusu Mahmud’ tiplemesinin ‘üretilmiş’ olduğunu, yalan olduğunu zaten ortaya koyuyordu...

* * *

Vejetaryenlik üzerinden ‘kurban yasağı’ sırıtıyor!..

Bilinir ki Batılılar, amaçlarına ulaşmak için önce bir ‘Doğulu’ üretirler. Bir yerde gizli, unutulmuş, tarihi bir belge bulunması (!) yalanı da üzerinden eser yapılması ile de, sonucu istenilen şeyi ortaya koyarlar. Oyun içinde oyun ya da yalan içinde yalan denilir buna da. Üretilen vejetaryenliğin arka planının, yani ‘pusulasız keşişleri’ rahatsız eden tarafının, Müslümanların kestikleri ‘kurban’ olduğu görülebiliyor: “Hazreti Muhammed, özel olarak etten uzak durulmasını emretmiş değildi. Ama kendini izleyen ilk müminlere hep hayvanları öldürmemelerini emretmişti. Mahmud’a göre, Kuran’ın yasaları, hayvan eti yemeyi zorlaştırmayı sağlayacak şekilde düzenlenmişti…O zaman insanın aklına şu soru geliyor: Kurban kesme adeti inançlarımıza nasıl girdi..” diyordu (10). Arap Mahmud ya da Türk casusu Mahmud hiçbir zaman yaşamadı, uydurulmuş bir tipleme ama; bu tipleme üzerinden “Kur’an yorumlandırılıyor”, peygamber efendimize iftira ediliyor; Efendimizin bir ‘vejetaryen’ olduğu iddiasının pervasızlığı sergileniyordu.

Şimdilerde aklına gelen, Kurban kesme adeti inançlarımıza nasıl girdi şeklindeki sorusunun cevabını çocukluğunda bile öğrenebilir; Kurban kesme geleneğinin, Hz.Adem’in çocuklarından beri yaşanageldiğini çocuklar bile bilebilir ama, ‘o’ çocukluğunda bunu yapmıyor; ‘küfretmeyi öğrenmek için’ tuvalete giriyordu…

* * *

‘Küfretmeyi öğrenmek’ için tuvalete kapanıyordu…

Ortaokul öğrencisi iken küfredebileceğini kendi kendine ispat etmek için bir ‘Umumi tuvalet’ yazılı kapıdan girip, boş kabinlerden birinin kapısını açarak üzerine kapatıyordu: “1960'lı yılların başlarında, ortaokul öğrencisi bir erkek çocuğu, İzmir’de babasının küçük matbaasının bulunduğu Küçük Demir Han'dan çıktı. Tuhafiyeciler çarşısını geçip sola döndü. İleride sağ tarafta, üzerinde ‘Umumi tuvalet’ yazılı kapıdan girdi. Boş kabinlerden birinin kapısını açarak üzerine kapattı. Kapalı kabinde bir süre düşündü, sonra duvarlara doğru konuşmaya başladı. Ses tonunu çok iyi ayarlamıştı. Ne dışarıdan duyulacak kadar yüksek, ne kendinin işitemeyeceği kadar alçak.
Aslında konuşmuyor, küfrediyordu. Kimseye kızgın değildi. Kimseye öfkelenmemişti. Sadece küfredebileceğini kendi kendine ispat etmeye çalışıyordu. O çocuk bendim
….” diyordu (11). Psikolojik sicili üzerindeki arıza yüzünden bunu yapıyordu. Siyasi görüş sicili de pek parlak değildi, demode bir solcuyken serbest pazarcı olması da bu oluyordu…

* * *

Demode bir solcuyken, serbest pazarcı (Özalcı) oldu…

Bulgaristan'ın Kırcali Kasabası’nın bir köyünde doğan rahmetli babası için;Sıkı bir Adnan Menderes'çiydi…Ailemin, akrabalarımın büyük çoğunluğu 70'li yıllarda Ecevit'e döndüğü halde, o hep demokratik sağı destekledi. Demirelci oldu. Sonra Özalcı.” diyordu (12). Kendisi de dönmüştü, demode bir solcu idi, sonrasında serbest pazarda yerini buldu… “Beni demode bir solculuktan kurtarıp, serbest pazar ve hür düşünce fikrine getiren insan, rahmetli Turgut Özal oldu.” diyordu (13). O’na göre döneklik, dönüşebilmek; hayatın kendisi oluyordu. ‘Dönek balık’da, “Dönüşebilmek, dönebilmek, hayatta kalmanın, ilerlemenin temel kanunudur...” diyordu (14).

Öyle diyordu ama, dönemediği konu vardı, 28 Şubatçılık; yani “durumdan vazife çıkarmak” onun bir diğer yanlışlığı oluyordu. “Bu yazıyı yazan insan, ‘28 Şubat sürecinde açıkça taraf olan’ bir gazetecidir. 28 Şubat süreci bittikten sonra, o süreci destekleyen birçok kişi, mazeret bildirip ‘U dönüşü’ yaparken, kamuoyu önüne çıkıp kesin, net, hiç kıvırması olmayan ifadelerle, ‘Evet ben 28 Şubat sürecini destekledim ve hálá destekliyorum’ demiştir….Gerektiğinde biz siviller de ‘durumdan vazife çıkarabiliriz.” kabulü (15), darbeci kafaya sahip olduğunu gösteriyordu. Darbeciliğin ‘Amerikan’ bağlantılı olduğunu bilmeyen kalmadı, “dön baba dönmecilik” de, ‘yanlış tercih’ oluyordu. Hayatta “ilerlemenin/adaletin” kanununun “döneklik” olmadığını, “doğru tercihler yapmak” olduğunu (bunun aksinin ise, gericilik/zulüm olduğunu) göremiyordu...

* * *

Göremediği, “doğru tercihler yapmak” oluyordu…

Dönüşmesi asıl gereken konu; bir balığın “yaratıcısız” kendi kendini yaratamayacağını (üretemeyeceğini) göremeyişi oluyordu. Buz balığının; soğuğa dayanıklı hale gelebilmek ve hayatını idame ettirebilmek için mucizevi bir değişimi gerçekleştirdiğini; kanındaki kırmızı hücrelerin oranını yüzde 1’e indirdiğini söylüyor; aynı balığa keşifler de yaptırıp, yaratıcılık vasfı da veriyor; kanını değiştirdiğini de düşünüp, onu tabiat kahramanı da yapması yanında, önünde saygı ile de eğiliyordu: “…hiç kanı olmayan bir balık.. ‘Kansız’ bir balık...balığın adı ‘beyaz timsah balığı’ idi. Bazıları ise onu ‘şeytan balığı’ olarak biliyordu. Balığın bir üçüncü ismi daha vardı: ‘Buz balığı...’ Neydi bu esrarengiz, damarı kesilse kan akmayan balık. Biraz işin içine dalınca, bilim dünyasının, hayat felsefesinin girdabına kapıldığı çok ilginç ve dramatik bir hikáyeye ulaştım. Hepimiz için derslerle dolu bir ‘döneklik’ hikáyesine. İnsanların kanının yüzde 45’i kırmızı hücreden oluşur. Kırmızı hücreler, soğuğa dayanıklı değildir. Buz balığı, soğuğa dayanıklı hale gelebilmek ve hayatını idame ettirebilmek için mucizevi bir değişimi gerçekleştirdi. Kanındaki kırmızı hücrelerin oranını yüzde 1’e indirdi. Bu da yetmedi. Bu defa tarihin ilk ‘antifrizini’ keşfetti. Hayatta kalma yemini eden bünyesi, donmayı engelleyen bir nevi antifriz proteini yarattı. Böylece buz balığı, adına da uygun şekilde, sıfırın altındaki sularda bile hayatını idame ettirmeyi başardı. Yani bugün bu balığın damarlarında fiilen buzlu su akıyor.  Peki bu balık için ‘kansız’ sıfatını kullanabilir miyiz? Yoksa bu küçük balık, hayat mücadelesi veren tüm canlıların azizi midir? Benim inancım şu: Hayatta kalabilmek için ‘kanını’ bile değiştirmek zorunda kalan bu canlı, gerçek bir tabiat kahramanıdır. Ve hepimize verdiği hayat bilgisi dersi de şudur: ‘Dönüşebilmek, dönebilmek, hayatta kalmanın, ilerlemenin temel kanunudur...’. İşte bu nedenle buz balığının önünde saygıyla eğiliyorum.” diyordu (16).

Bir balığın kendi kendini dizayn edebileceği ‘bilimsel aklın’ alabileceği bir şey değil ama, ‘o’nun bu tercihi ‘pusulasızlığı’ oluyordu. Hayatta kalmanın, ilerlemenin kanununun “döneklik” olmadığını, “doğru tercihler yapmak” olduğunu göremiyordu. Çünkü ‘o’ da ‘Bilmediğini Bilmeyenler’den oluyordu...

Bilmiyor, bilmiyor…

* * *

‘Bilmediğini Bilmeyenler’den biri de ‘O’ oluyor…

Doğru tercihler yapamaması, “Bilmediğini Bilmediğinden” ‘emin’ olması oluyor. Düşünsenize nasıl bir akıl/bilgi, bir balığın soğuğa dayanabilmek için mucize gerçekleştirdiğini, tarihin ilk ‘antifrizini’ keşfettiğini söyler. Bu bilgisizlik değil mi!...

Güneri Civaoğlu ile başlattığım, İsmet Berkan ile devam edecek olan ‘Bilmediğini Bilmeyenler’ isimli yazı dizimde ‘o’ da sahne alacak, ‘Bilmediğini Bilmeyenler’den biri de o olacak…

Yaptığı şu muhasebeye, bilgisizliğe bakalım: “Sonra bir gün arkadaşımın taze mezarının başında yeniden muhasebelere daldım. Sağ tarafımda sevaplarım. Baktım ki, beni cennete götürecek kadar sevap işlemişim. Sol tarafımda günahlarım. Dedim ki, beni cehenneme götürecek kadar günahım da var. Düşündüm ki ben insan olmuşum ve yerim Araf. Kaderim; şu fani dünyada olduğu gibi, öteki dünyada da hep arada kalmak. Ne şurada, ne burada olmak. Hep orada, sadece gönlümün, vicdanımın istediği yerlerde ikamet etmek. Heyhat; biliyorum, bu nomad ruh, orada da ikametgáh izni alamayacak. Bir şeyler olacak, her şeyi altüst edecek. Ya bir ilk günah, ya bir son günah... Ya bir nedamet anı, ya bir "Ben neysem oyum Allah’ım" diye meydan okuma...Bir şeyler olacak, ruhum, o olmazsa gövdem mutlaka bir yerlere takılacak. Ya bir sevap eksilecek, ya bir günah eklenecek. Ve o Araf bile bana nasip olmayacak. Biliyorum, eminim...” açıklaması da (17), ‘bilmediğini’ gösteriyor. Çünkü, insanoğlunun Cennet ve Cehennemi kazanması, Ahiret Yurdu’nda değil; hâlen yaşadığımız ekosistem olan dünyadaki ‘yapılan tercihler (yaşam biçim)’ sonucu belirleniyor.

Üstelik de, orada pişmanlığın/nedametin fayda etmeyeceğini; bir sevap ekilemeyeceği ya da bir günah daha eklenemeyeceğini de bilmiyor. Hele de, ‘Ben neysem oyum Allah’ım şeklindeki meydan okuma tarzının, bırakın Ahiret Yurdu’nda; dünyada bile mümkün olmaması gerektiğini de bilmiyor. “Ya bir sevap eksilecek, ya bir günah eklenecek.
Ve o Araf bile bana nasip olmayacak. Biliyorum, eminim
...” dese de; bu onun ‘bilmesi’ değil, bir eser’in, Sanatkarına meydan okuması sonucu yerinin neresi olacağını kişiye “ilahi mesajların” bildirmesi sonucu öğreniliyor. Bu “ön bilgilendirmeye” rağmen de ‘kişi’, yine de ‘seçilmesi gereken’ yeri becerip seçemiyorsa, bu onun ‘pusulasızlığını’ zaten gösteriyor.

‘Kıble’ veya ‘Şeytan taşlama’ neye denilir, bu ülkede bilmeyen pek de yoktur ama, “Ruhumun kıble bildiği her yeri tavaf ettim. Dünyanın dört bir yanında şeytanlar taşladım. Bazen tam alnına çaktım, bazen bilerek, isteyerek ıskaladım. Iskaladım ki, bütün provokatörlerim ölmesin, bana hálá işlenecek günahlar kalsın…” diyen ‘Pusulasız Keşiş’imizde (18), pusula aramak da zaten gerekmiyor...

Sanırım artık ‘soruyor’, ve de -Yazıya konu ettiğiniz ‘pusulasız keşiş’ kim, diyorsunuz?.. Şimdi size ‘onu’ açıklayacak, ismini ‘kendisine’ söyleteceğim; ama ‘onu’ aşağıda öğreniyorsunuz… 

* * *

İsmini O’na söyletiyorum, O şu… oluyor…

Pazar günleri, O’nu karakterize eden gündür. Durup nefes aldığı, bir kadeh şarap, bir bardak bira, rakı ile ruhunu rölantiye aldığı gündür: “Biliyorum bugün pazar. Hepimizin durup nefes aldığı gün. Müzik dinlediğimiz, yeni ürün zeytinyağlarına ekmeğimizi batırıp yediğimiz, bir kadeh şarap, bir bardak bira, rakı ile ruhumuzu rölantiye aldığımız gün(dür).” (19). Ama Pazar günleri aynı zamanda, pek çok hurafesini okuyucusunun önüne koyduğu da gündür...

Kendisinin ifadeleriyle ‘dünya markası’ olan bu zat-ı muhterem (!) kimdir (?) diye merak ediyor musunuz artık; şu satırlara kadar yazmadığım ismini şimdi O’na söyleteceğim; kendisi ve ismi için; “Dünyanın en sevgiyle bağlanılan markası nedir? Size bu soruyu sorsam, bana ne cevap verirsiniz?…Şimdi size dünyanın en sevgiyle bağlanılan markasını açıklıyorum…Dünyanın en müthiş, en sevgiyle bağlanılan markası Ertuğrul Özkök'tür…” diyordu (20). Kimilerinin ‘markası’ bilemem, ama benim sevebilmem için en küçük bir ‘bilgi’ göremediğim Ertuğrul Özkök’tür o…

Bir zamanlar Ertuğrul Özköşşk diye çağrılacak kadar özdeşşleşme katsayısı yüksek Bir Mühim Türk Büyüğü O (21)…

Katıldığım hiçbir açıklaması yok mu diye sorabilir siniz, var: Mesela şu; “Vicdansızlık ve adaletsizlik üzerine kurulan her zafer geçicidir. Káğıttan kaplandır. Kumdan kaledir. Emin olun bir fiskede gider...” ifadeleri oluyor (22). Evet haklılar, tarihte zalimler hep güçlü olsalar da, bir fiskede ya da bir sivrisinek bile terk-i diyar eyledikleri biliniyor. Kendileri katılırlar mı bilemem, “Tanrısal Gerçekler Bilinmeden İnsani Gerçekler konuşulamaz”; bunun aksini iddia eden ‘pusulasız keşişleri’ de, ‘bilimsel gerçekler’ fiskesiz gönderir diyorum da ben…

‘Musalla taşı (İslam) anlayışı’na karşı duran, ‘Araf’ta tabii ki duramaz, ama konu İslam olunca ‘pusulasız keşişimiz’ kepenklerini hiç kapatmıyor, fanatik kesilebiliyor: “Şehirlerarası otobüslerde bazı kişiler namaz molası istemeye başlamış. Şimdi bazıları çıkıp şunu söylüyor: ‘Canım birkaç kişi bunu yapmış ne olur?’ Sosyolog yanım, bu gerekçeye hiç ama hiç güvenmiyor. Bütün Türkiye'den bunu yapan tek kişi bile olsa, bütün toplumu din taassubuna sokacak bir tehlike mevcuttur demektir. Çünkü o ‘tek kişi’ bunu ‘din adına’ yapıyor... İtiraf edelim, söz konusu din, hele hele İslam dini olunca hepimiz bu fanatizmden ürküyoruz.” diyor (23). Oysa, İslam yaşam biçimi (Amerikan Şeriflerinin korktuğu, Mahalle) bu topraklarda ‘veba’ değil; veba, ‘Mahallesizliğin Görgüsüzlüğü’ oluyor… Bu ‘görgüsüzlüğün’ oluşturduğu ‘Korku Kardeşliği’ de hiçbir anlam ifade etmiyor ama, ‘İslami olanın’ ortadan kaldırılmasını, put devrilmesi olarak görüyordu…

* * *

Başörtüsünün ‘atılmasını’ putu devirmek olarak görüyor…

‘Bilmediğini Bilmeyenlerin’ bir örneği, Ertuğrul Özkök’ün bilebildiği bir şey, soyadının Özkök olmadığı oluyor. Bunu da şöyle açıklıyor, “Daha önce de yazmıştım. Aslında benim ve ailemin asıl soyadı ‘Özkök’ değil. Gerçek soyadımız ‘Rodop’. Nitekim rahmetli dedem, babaannem ve amcam ‘Rodop’ soyadını taşıyordu. Babam 1920'li yılların sonuna doğru Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelebilmek için eniştemin soyadı olan ‘Özkök’ü almış.” diyordu (24).

Yakın bir tarihte, ‘sonradan görme’ meselesine takılsalar da, bütün benzer örnekleri gibi, aslında, ‘kırılan kimlik’ örneği oluyor; ‘kırılan kimlik’ sebebiyle ‘özkök’ anlayışını kaybettiği için de, başörtüsünü istemiyor, atılmasını; bir putun yıkılması olarak görüyor, özlediği Türkiye’nin de böyle bir Türkiye olduğunu ifade ediyordu: “Eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna’nın eşinin başı açık fotoğraflarına bakıyorum. Şu izlenimime herhalde çok katılan olacaktır. Reyhan Gürtuna, bir anda sanki 10 yaş gençleşti. Meğer türban, bir kadını olduğundan çok yaşlı gösteriyormuş. Daha da önemlisi, bir kadın yüzünün güzelliğini fena halde saklıyormuş. Daha daha da önemlisi, bir kadının karakterini gizliyormuş. Go-kart üzerindeki kadın bana çok rahatlamış göründü. Reyhan Gürtuna bir tabuyu yıktı, bir putu devirdi. Demek ki bir kadın örtünebildiği gibi, örtüsünü çıkarabilirmiş de... Benim özlediğim Türkiye bu.” diyordu (25). Köksüzlüğü (kırılan kimliği) yüzünden, “Kur’an’daki ayetlere, Hz. Muhammed'in sözlerine dayanan İslam kanunu” demek olan (Bkz.TDK Genel Sözlük), Şeriata karşı kışkırtıcılık yapıyor; “Bu ülkeye ‘şeriat’ gelirse ben ne yaparım? Yani benim, eşimin, kızımın, annemin, kardeşlerimin hayat tarzını değiştirmeye yeltenen bir rejim gelirse demek istiyorum. Ya bu ülkeyi terk ederim. Ya da hayatımda elime silah almadığım halde, hayat tarzımı korumak için ölümüne bir mücadeleye girerim.” diyordu (26). Kimsenin onun hayatına karıştığı, karışacağı da yok; buna karşın o, kendi hayat biçimini/putunu kendi gibi düşünmeyenlere dayatıyor, Bize sürekli ‘et’ gösteren, ‘etli’ pozlarda ısrar eden (27), onun çalışma arkadaşı oluyor. Onun hazmedemediği İslam, İslam/yaşam biçimi, ‘pusulasızımız’ için ‘öteki’ oluyor.

Zaten de bütün pususlasızların derdi, ona ait ‘değerler manzumesi’ oluyor…

Tabii ki de ‘pusulasız keşişimizden’, bu ülkeye Hıristiyan veya Yahudi şeriatı girerse de, ölümüne bir mücadeleye yine de girecek mi, onu da açıklamasını bekliyoruz

* * *

‘Pusulasızların hepİsi’, ‘Rodos Şövalyesi’ oluyor!..

 Dindar bir insan değilim diyen Özkök; “Hafızamı yokluyorum.Son defa bir bayram namazını ne zaman kılmıştım? Belki de şöyle sormak daha doğru olur. Cenaze namazları dışında son defa ne zaman namaz kılmıştım? Şimdi tam hatırlayamıyorum. Ya orta iki, ya da orta son sınıfta olmalı. Demek ki 40 yıldan fazla olmuş.” diyordu (28). 40 yıl sonra bayram namazını Rodos’ta kılması, geçen sene ‘Aydın Bey’i ile yaptıkları Rodos gezisinde; Aydın Bey’in aklına geldi. İmkánı olan Türkler, Osmanlı’nın geride bıraktığı topraklar üzerindeki camilerde neden bayram namazlarını kılmaz?” öngörüsü (29) sonrasına denk düşüyordu. 40 yıl namazla işi olmayan ‘şövalyemiz’, 40 yıl sonra Rodos’ta; namaz kılmasını ve kılınması arzularını önümüze koyuyordu...

Kendisinden 2 ay önce, Taha Kıvanç ‘nam’ ile mâruf Fehmi Koru; Aydın Doğan, Ertuğrul Özkök, Mehmet Y. Yılmaz ve Taylan Bilgel’in, Ramazan Bayramı’nda Rodos adasına çıkartma yapıp, İbrahim Paşa Camii'nde namaz kılacaklarını, bu dörtlünün; ‘Rodos protokolü’ denilen şey gereği, arada bir toplanıp Türkiye ile ilgili kritik kararlar aldıklarını ve bunları uygulatmak, iktidarı Hükümet ile paylaşmak arzuları olduğunu yazmış, alınması muhtemel kararı da şöyle açıklamış: “Ak Parti’ye iktidarı haram edip onu paylaşmaya zorlamak; bunun için de kenarda köşede ne kadar ağır topçu varsa derhal devreye sokmak...Ortaçağlarda 'Tapınak Şövalyeleri' için önemli sığınaklardan biriydi Rodos adası; şimdilerde Doğan Medya Grubu'nun hemen uygulamaya konulacak kritik kararlar aldığı bir mekâna dönüştü. Doğancılar'ın sloganı da belli: ‘Bu ülkeye gerektiği kadar Müslümanlığı biz uygularız...” demişti (30).

‘Keşişimiz’ Ertuğrul Özkök’lü 4 kişinin, Rodos’a gidip bayram namazı kılacaklarını Taha Kıvanç ‘nereden haber aldı’ sorumuzun cevabı; Taha Kıvanç’ın, Bilderberg Toplantılarını eleştirip de, sonra da Bilderberg toplantısına katılması gibi duruyor; Özkök’ün, Kıvanç’tan 2 ay sonra söz ettiği bayram namazında, Taha Kıvanç’da katılıyordu…

Taha Kıvanç, ‘Rodos Şövalyeleri’ne katılımının mazereti (!) için; “Aydın Doğan, Ertuğrul Özkök ve Mehmet Y. Yılmaz'ın sabahın erken bir saatinde Rodos sokaklarında camiye doğru yürümelerine ben de tanıklık etmek isterdim” cümlemi okuyan Aydın Doğan’ın, aynı gün kendisine; “Ayrı gitme zahmetine katlanma, birlikte gidelim” mesajını bana iletmişti...” şeklinde izah ediyordu (31). Bu cevaptan anlaşılan o ki de, herkes nerede ve niye toplanacağını önceden biliyordu. Haşemacı ve Bikinici, iki ayrı kesimden ‘şövalyeler’, bayram namazı için Rodos’ta sözleşmiş görünüyordu…

Zaten Taha Kıvanç’ın, “Aydın Bey, pek çok yazımın da 'konusu'; görüşlerini kendi ağzından dinlemek, ülke ve dünya sorunlarına nasıl baktığını öğrenmek, aynı konular hakkında düşüncelerimi kendisine aktarmak. Havasından mı suyundan mı, bilemiyorum, Rodos'a gidildiğinde insanlar belli konularda uzlaşma yolu bulmaya çalışıyorlar. Bir-iki 'Rodos mutabakatı' da biz kotardık biraradayken; Aydın Doğan'ın sessiz tanıklığında taraf çıktığım 'Rodos Protokolü' önümüzdeki dönemde nasıl işleyecek, hep birlikte göreceğiz...” şeklindeki açıklaması (32), Rodos’a; ‘barış çubuğu’ içmek için gidildiğini, “AKP karşıtı” Emin Çölaşan’ın, ‘Pusulasız’ımızın başında bulunduğu Hürriyet’ten uzaklaştırılmasını da açıklıyordu.

Dahası, Taha Kıvanç’ın; “Aydın Doğan, arkadaşı Taylan Bilgel, Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin, Mehmet Y. Yılmaz ve Ahmet Hakan'la birlikte bayram vesilesiyle bizlerin Rodos'a gelmemiz, tarih hassasiyetine sahip hali vakti yerinde insanlarımızı bu coğrafyaya benzer amaçlı geziler yapmaya sevk edebilir. Her bayram bin kişi yola çıksa adalarda yaşayan 'evlâd-ı fâtihan'ın kendine güveni artar.” açıklaması (33), 'Rodos Protokolü'nün nasıl işleyeceğini; sadece içerdekilerin değil, 'evlâd-ı fâtihan' için de iyi şeyler düşünülmediğini; onların da ‘değişim dönüşüme (kimlik kırılmasına, karma kültüre)’ tabii tutulacağını gösteriyordu.

Müslüman kimliği (!) ile öne çıkmış Taha Kıvanç (Fehmi Koru), ‘Pusulasız’ ekibin, “Bu ülkeye gerektiği kadar Müslümanlığı biz uygularız” amaçlı olduğunu belirtirken, ifade etmediği ise; kendisinin de, Müslümanın ‘bıyıksız’ olabileceğini Müslümanlara ‘öngörmesi (dayatması)’ oluyordu…

* * *

‘Gerektiği kadar’ Müslümanlık ile ‘kimlik olmayan’ Bıyıksızlık!..

‘Rodos şövalyelerinden birinin’, ‘Pusulasız keşişimizin’; eline silah almadığı halde, “Kur’an’daki ayetlere, Hz. Muhammed'in sözlerine dayanan İslam kanunu demek olan Şeriata” karşı ölümüne bir mücadeleye gireceğini söylediğini yukarıda yazmıştık… Bunun yanı sıra, ‘görünemeyene’ de değinecek, ‘ilki’ ile, ‘ikincisini’; BOP (Silahlı saldırı gücü) ve AB (Kültürel değiştirme gücü) benzeterek; Özkök’ünkü için BOP örneği gibi (!), Taha Kıvanç (Fehmi Koru) örneğini de, AB örneği gibi duruyor, diyeceğim… İşte bu noktada bir parantez açıyorum…

Lise sonrası, askerlik hariç, sürekli bıyıklı olan ve  yakın zamanda ‘bıyıksız kalan’ Fehmi Koru, “Bıyıksızlığı tercihi” ile ilgili olarak; “..gençlerde de bıyık yok artık! Eskiden insanlar muhafazakârsa bir şekilde bunu belli ederlerdi, bıyık da bunun en kolay belli etme biçimiydi… son zamanlarda Türkiye'de simgeler üzerinden o kadar çok tartışma yürütülüyor ki, bu simgeler birebir biz oldu. Başörtüsü, sakal insanların kimliklerini bir şekilde dışa vurması olarak görünüyor. Ben kimliği çok belirgin bir insanım; bıyıklarımı keserek bunun önemli olmadığını gösterdim….Alan olur mu bilmiyorum da, benim vermek istediğim mesaj bu!” diyordu (34). İyi de, biz ‘bilgisiz’ değiliz ki, etrafımızda ve dünyada neler olduğunu; ‘mahalle/milli olanın’ out, ‘mahallesizlik/evrenselliğin’ ‘in’ olduğunu, yani ‘kimlik’ten, ‘kimliksizliğe’ dönüştürüldüğümüzü (toplumun kültürel kırılmaya tabii tutulduğunu) görüyoruz.

Müslümanların, Müslümanlıkları ile öne çıkmış insanlar tarafından değiştirilmesi (dönüştürülmesi), özellikle 2002’den beri hızlandırılmış ‘paket program’ ile durmaksızın sürüyor. Tabii ki ‘dolma’ yutmayacağız; ‘başörtümüz’ de ‘bıyığımız’ da simge değil, ‘kimliğimiz’; takacağız, kesmeyeceğiz. Tapınakçısı, Pusulasızı, her türlü ‘Rodos Şövalyesine’ karşı; ‘milli kimliğimizi’, ‘kırılmaması’ için tabii ki koruyacağız... Bikinicisi ve Haşemacısı, her türlü ‘pusulasız’, ‘Rodos Protokolu’ yapacaksa, ‘Kıblecilere’ karşı değil, asıl Tapınakçılara karşı yapması gerekiyor…

* * *

‘Rodos Protokolü’ asıl bunun için gerekiyor...

Bu ülkede ne ‘Şeriat’ tehlikesi var, ne de Müslümanların, Hıristiyanları değiştirme/dönüştürme gibi bir misyonları bulunuyor. Buna karşın ise, köktenci Hıristiyan-Yahudinin, bu ülke topraklarını; Cennet Bahçeleri olarak görmeleri sebebiyle Anadolu’da gözleri hep var. Bakın ne diyor ‘Pususlasız keşişimizin’ kendi köşe yazarı; “XIX. yüzyıla ‘İmparatorluk Çağı (Age of Empire) denir. Bu devrin egemen fikri, Tanrı'nın Hıristiyanlara dünyayı yönetme görevi/misyonu verdiğidir. Hıristiyan milleti, aydınlanma çağında, fende, bilimde ve teknolojide elde ettiği kazanımlarla dünyanın en gelişmiş uluslarını oluşturmuştur. Tanrı'nın planında (God's Plan) "medenilerin, medeni olmayanları yönetmesi" yer almaktadır. Tanrı tarafından görevlendirilmiş olanlar, medeniyeti bütün dünyaya yaymakla sorumludur. Bu misyon XIX. yüzyılda tamamlanmak üzeredir. Ancak yeryüzünde tek bir istisna kalmıştır. O da Osmanlı topraklarında, gayri medeni Müslüman Türklerin, hálá medeni Doğu Hıristiyanlarını idare etmesidir. Bu hata düzeltilmeli ve Müslümanların, Hıristiyanları yönetmesi sona ermelidir. 1820-1914 arasında bu plan yüzünden Balkanlar ve Kafkaslar'da yaşayan Müslümanlar acımasızca ezilip kendi vatanlarında vatansız kalınca, kurtuluşu Türkiye'ye gelmekte bulmuştur.” (35). Sözedilen bu köktendinci misyon (inanç), hâlâ da tamamlanmamış olup; içinde bulduğumuz yıllar (2005-2011) onlar için, ‘Kıyamet Yılları’; sonrasında gelecek 2012-14 ise, ‘Tanrının Krallığı’ kurulması tarihi oluyor...

İşte asıl bunun için ‘Rodos Protokolu’ gerekiyor ama; Bikiniciler ve Haşemacıların ‘seferi’, Osmanlı’daki ‘Didon’ örnekleri gibi, sadece doğuya (İslama), kaybettikleri kimliklerine/milli olana doğru oluyor…

Hepİsi birden ‘pusulasızlar/Rodos Şövalyeleri’, “ortada olmayan” Osmanlı’nın topraklarını göstererek; insanımızı ‘Yunan/Rodos’a çekme (karışık Kültür oluşturma) iştahlarını elbirliği ile ortaya koyarken; Yunanistan'a bağlı Rodos adasındaki, tarihi Osmanlı Muradiye Camisi, Avrupa Birliği’nden alınan fonlarla kiliseye dönüştürülüyor (36). Haliyle de ‘pusulasız keşiş’imizin’, Rodos’ta 40 yıl sonra namaza durmasını (!), ‘Bıyıksızlarla’da (Bıyığı kimlik görmeyenlerle de)’ buluşmasını, tabii ki de hayra alamet görmüyoruz… ‘Günah çıkarsa, çıkarırken bile yalan söyler’ denilen birinden de zaten, hayır beklemiyoruz...

* * *

‘Günah çıkarırken’ bile yalan söyler deniyor…

Hayatında namazı 40 yıl sonra hatırlayan Ertuğrul Özkök ve diğer bir ‘Rodos Şövalyesi’ için, eski çalışma arkadaşı Serdar Turgut; “Hedeflerinin arasına namaz kılmak ne zaman girdi bilmiyorum. Namaz kılmayı ne zaman öğrendi o da meçhul. Özkök bilse bilse cenaze namazını iyi bilir, onu da başka arkadaşlarını taklit ederek öğrenmiştir… Bunlar (-E.Özkök, M.Y.Yılmaz) kiliseye gitseler, ben rahibi bir şekilde ayarlayıp mutlaka günah çıkaracakları kabine sızardım…Burada tek sorun, ikisinin de profesyonel yalancı olmalarıdır. Günah çıkarırken bile yalan söyleyeceklerinden eminim ben.” diyor (37). Ertuğrul Özkök’ün; ne, ne kadar yalan söyler veya söylemediğini tabii ki bilemiyoruz. Bilebildiğimiz, bırakın “dünyanın sevilen markası olduğu” iddiasını, ‘markasızlığını’ yazılarında görebiliyoruz…

Pazar yazılarını daha bir ‘özel’ tutsa da, o gün onun için, ‘rakı ile ruhunu rölantiye aldığı gün’ olduğu için mi İslami değerler aleyhine yazdığını bilmiyor olsak da, kendisine sıklıkla gönderme yapan Serdar Turgut, ‘Pazar günü yazıları’ için; “Bugün yine ciddi bir konuda yazmak zorundayım. Biliyorum, biliyorum bugün pazar ve pazar gayri ciddi şeylerin günüdür aslında.” diyor (38). Ertuğrul Özkök’e, kendini de anlattığı ‘Pazar Günü yazıları’ndan baktığımızda da, Boşinan (boş olan kör inanç, bilimdışılık, hurafe) sahibi olduğunu görebiliyoruz… Bütün müzisyenler cennete gitmeli diyor olsa da (39), Serdar Turgut; “..müzisyen olmak ve sahnede başarılı olmak için üstün zekaya gerek yok. Hatta bu iş için fazla zekanın bir handikap olduğunu söyleyebiliriz.” diyor (40). Kabul edilebilir ki de, insan ‘markasız’ olursa ne dediğini bilmez, kendini de cennete yolcu gönderiyor buluyor!.. Akbük’teki evinin önündeki ‘iskelenin ucu’ gibi, kendisini etkileyen her güzellik için; o mekanı anında dünyanın en kutsal mabedi haline getirmesi de, mabed’in ne olup olmadığı bilindiği için, onun Boşinanlığını gösteriyor. Boşinan sahibi olduğu için de, örtülü kadınlardan örtüsünü atmasını istiyor: “…örtülü bir kadın olsaydım…üzerimdeki bütün ‘mahalle baskılarını’ bir kenara bırakıp özgürce düşünürdüm.” diyor (41). Benim de ona önerim, ‘Mahalle Görgüsüzlüğünü (Mahallesizliği/Pusulasızlığı)’ bırakıp, ‘Mahalle’ye dönmesi oluyor…

Dünki ‘Evlâd-ı Fâtihân’ bundan asırlar önce ‘Viyana kapıları’nı çalmıştı (!), bugün, -Ben ‘Evlâd-ı Fâtihân’ım diyenler ise, ülkemizin kapılarını ‘Viyanalılara’ açıyorKendisi için, “Dünyanın en müthiş, en sevgiyle bağlanılan markası Ertuğrul Özkök’tür.” dese de, -Ancak bir ‘megaloman’ böyle bir şey söyleyebilir demeye gerek de yok; çünkü ‘bu tip markalar’ dünyada ‘para etmez’, sadece ‘Şark’ta muteber’ oluyor!..

* * *

‘Şark’ta muteber’ oluyor…

19. yüzyıl kökenli Şark’ta muteber’lik unvanı için kendi gazetesinde: “…sömürgeciliğe kılıf uydurmak için kendisine ‘vahşileri ehlileştirmek’ misyonu vehmeden ‘beyaz adam’, kolonyalizmin altın çağına tekabül eden o 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren Fransa’da iki tür diploma dağıtmaya başlamıştı. İster metropoldeki, ister müstemlekelerdeki okullarda olsun bunlardan ilkini, sınavlarda başarı kazanmış her öğrenciye verilen normal şehadatnáme oluşturuyordu. Diğerine gelince! Hepten çuvallamış olanlara değilse bile, eh işte ite kaka ve ikmal iltimas, vasatın dahi en asgárisini yakalayabilenlerin eline ise başka bir diploma tutuşturuluyordu. Üzerine de kapı gibi bir ‘Şark’ta muteber’ damgası vuruluyordu. Bu belge Fransa’da ve onun belli başlı kurumlarında kıymet-i harbiye taşımayacaktır. Fakat, denizaşırı sömürgelerde her hangi bir baltaya taş olmanın kapısını açar. Örneğin, Paris’in Saint Lazare Garı’na makasçı yamağı olarak bile almazlar ama, Hind-i Çin Şimendifer Kumpanyası’nda derhal istasyon şefliğine tayin edilebilirsiniz. Yahut ne bileyim ben, kıytırık bir taşra kasabasında kadastro memuru dahi olamasınız da, Garbi Fransız Afrikası’nda çabucak kaymakam yardımcılığına terfi edebilirsiniz. Ve tabii ki şunu ekleyeyim, yukarıdaki diplomalar esas olarak, Arap, Mağribi, zenci, sarı, sömürgelerden gelmiş olan ve ‘kadro’ diye yetiştirilen ‘yerlilere’ revá görülüyordu.” deniyor (42). Şarkın 19’ncu yüzyılda başlayan kadrosuzluk sorunu, ‘Batlı Beyaz’ tarafından Jön Türkler veya  Genç Osmanlılar olarak Avrupa’dan, ama daha çok Fransa/Paris’ten beslenenlerce (!) dolduruluyordu…

* * *

Allah, Şark’ı; ‘Şark’ta muteber’lerden korusun…

1970’li yılların sonunda Paris’te doktorasını tamamlayıp Türkiye’ye dönen Ertuğrul Özkök, Ecevit’in 1979 sonbaharındaki ara seçim öncesinde hazırlattığı 100 soruluk eğitim kitabını kaleme alanlardan biriydi. Kitabın sloganını o bulmuştu: “Zor günleri halkla beraber aşacağız” diyordu…

Aradan 27 yıl geçti… Zor günleri hâlâ da yaşayan ‘halk’ herhalde; - Allah, Şark’ı ‘Şark’ta muteber’lerden; olmadığı halde Hz.Peygamberi, vejetaryen yapanlardan, korusun diyordur ki, kim demez amin!..

 

Ahmet MUSAOĞLU / Günebakış, 10-11.09.2007

 

http://www.ahmetmusaoglu.org

http://www.ahmetmusaoglu.com

 

 

 

 

 

 

 

                                                                      Ana Sayfa  Eserler   Yazar Hakkında   Basın Galerisi   Videolar    Ziyaretçi Defter    Sunum İzle       İletişim