ÇAĞRI... HER DEM ÇAĞRIM

 


Okumak için tıklayınız...

 

 

 

 

Üye Girişi

 

 

Haber Listesi

Haber listemize kaydolarak tüm yeniliklerimizden haberdar olabilirsiniz.

 

Zeynep Aliş

Yaşamın kalemi

Zeynep B.

Zamana notlar

Ahmet Musaoğlu

Trabzon/Spor

Neslihan A. Süral

hayata eşlik etmek!

Ahmet Musaoğlu

İnsanın Gerçeği

‘MAHALLE BASKISI’ DEĞİL, ‘MAHALLESİZLİĞİN GÖRGÜSÜZLÜĞÜ’
14.03.2010

‘MAHALLE BASKISI’ DEĞİL, ‘MAHALLESİZLİĞİN GÖRGÜSÜZLÜĞÜ’

 

Bugünlerde bir ‘Şerif’ modası esiyor. Hemen herkes onun söyledikleri üzerinden konuşuyor veya yazıyor. Bu sebeple, “Taşı kuyuya sadece deliler atacak değil ya! Bazen bir akıllı taşı kuyuya atar, kırk akıllı çıkaramaz” da deniliyor… Benim ‘akıl/bilgi’ ölçüm çok farklı, bilimsel de; “Tanrısal Gerçekleri Bilmeyenlerin İnsani Gerçekleri Bilemeyeceği” üzerine inşa edili; buradaki ‘akıllı’ denilen; Ortaokuldan bilmem ne yaşına kadar Amerika’da tahsil yapmış, çalışıyor olarak da havasını teneffüs eden Şerif; Prof. Şerif Mardin oluyor…

Bay Şerif, aslında daha önce de söylemişti bugünlerde ‘tartışılan’ söylediklerini ama; ‘Bikiniciler’e, İkinci Cumhuriyetiniz başladı, artık ‘Haşemecılar’la birlikte yaşamayı öğreneceksiniz/onlara katlanacaksınız denildiği andan itibaren ‘podyuma çıktı’ Şerif… Gerçi söyledikleri, her yaz Amerika’dan gelip sahne alan benzer ‘yazlıkçılar’dan Prof. Dr. Mehmet Öz gibi; bir iki fındık yiyin, seks ve yoga da  yapın, mesela da; “başını sağa sola çevir, çok faydalıdır, ama; namazdaki selam vermek de budur ama (sen onu değil), yoga yap (-İslam ile işin olmasın) her şey fıstık gibi” görüntüsünden pek farklı değil ama, biz ‘Mahalleli’yiz, incitiliyoruz; ‘hoca’ olmayan hocalara; yazar olmayan yazarlara tabii ki cevap vereceğiz...

Hocaların hocası denilen Bay Mardin için, “Çok saygıdeğer bir akademisyendir. Ama asla 'hoca' değildir. Ondan bir 'hoca' çıkarmaya kalkanlardan korkarım.” deniyor (1). Bay Şerif’in, bırakın kitaplarını, bir tek makalesini dahi okumamış olanlar; bugünlerde ‘şerif yıldızı’ takıp, ‘kuyuluk taşa’ değiniyor olsalar da; sözkonusu ‘kuyuluk taşı’nın ‘ilk sahne alması’, Mayıs ayına uzanıyor. O günlerde bir gazeteci, Bay Şerif’e; “İslamcılığın demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda dünyada çok az örnek var, biri de AKP... Dört buçuk yılda AKP size şahıs olarak güven verebildi mi? diye sorunca, buna cevap olarak Bay Şerif;Bana onlar güven veriyor ama kalan şüphelerimi anlatmak için sorduğun soruyla ilgisi olmayan bir yerden başlayacağım. Türkiye'de ‘mahalle baskısı’ diye bir şey var.” diyor (2). İşte, o günlerde ses getirmeyen “Mahalle Baskısı” tanımı  bugünlerde, Şerif’in, ‘etli pozları’ ile tanınan bir yazarla olan röportajında ‘yeniden baskı’ yapınca; yazıp konuşan herkesin ‘gürültüsü’ bu, ‘Mahalle Baskısı’ denilen şey oldu...

* * *

‘Mahalle Baskısı’…

Mahalle Baskısı” ile kastedilen şey, Osmanlı Dönemi’ndeki Jön Türklerin en çok korktuğu şey oluyor. Bu tanım, Osmanlı reformcusu/yokedicileri Jön Türklerin, karşılaştığı “İslami direnci” anlatmak için kullanılıyor. İşte, Bay Şerif Mardin; (Osmanlı’da görülen) ‘Mahalle Baskısı’ dediği şeyin, ‘hâlâ’ da varlığını sürdürdüğüne inanıyor (3). Bu ‘baskı’nın, AKP'den bağımsız olarak Türkiye'de yaşadığına, dolayısıyla da; AKP’nin, bu havaya  boyun eğmek zorunda kalacağını, yani ‘istenilen reformları’ yapamayacağı endişesi taşıyor. Dün Osmanlı’yı reforme edip yokolmasına sebep olan “İlk Tanzimatçılar” ve Jön Türk kuşakların başına gelenin, “Yeni (Cumhuriyet) Tanzimatçıları”nın başına gelmesini istemiyordu. Yoksa, AKP kadrolarından, yaptığı reformlarda geri kalacağından endişe etmiyordu. Fakat yine de, AKP’yi bir sınava tabii tutuyor, “AKP belki de gerçekten gizli planları olan bir parti, onu zamanla anlayacağız…Bazen kanıtlar üst üste gelir, Bu böyledir dersin, bir karara varırsın, ama burada durum böyle değil…bekleme dönemindeyiz.” diyordu (4). Bay Şerif’i ve benzer Şerifleri asıl rahatsız eden şey, “öz değerlerini” hâlâ muhafaza edip de, ‘Batılılaşmaya’ hâlâ direnen halkın (Mahalle Baskısı), AKP’yi; yeni döneminde yapacağı reformlarda olumsuz etkilemesi endişesi oluyordu.

Bunun sebebi ise, İlk Tanzimatçılar ve sonrasında gelen Islahatçı, Jön Türk ve İttihatçılar gibi ‘tüm reformistler’ ile, ‘Mahallelinin (halkın)’ zihniyetinin örtüşmeyişinin ortaya sorun çıkarması oluyordu. Yani, halkın gelenek, görenekleri ve gündelik hayat alışkanlıkları ile, ‘evden (Mahalleden) kaçan’ evlat denilebilecek reformistlerin anlayışlarının uyuşmayışı sebebiyle, “halka ulaşılamaması”, dolayısıyla da “reformların yapılamaması” endişeleri oluyordu.

İşte, halka ulaşmadıkları için diğer reformistlerle  bugüne değin “başarılamayan (kırılamayan halkın direnişi)”, “İslam ortak paydası ile” ‘halka inmeyi’ başaran AKP ile başarılmak isteniyordu. Çünkü, İslam karşıtlığı ile tanınmış CHP klasiğinin, halkı ‘değiştirip dönüştüremeyeceği’ biliniyor. Milli Görüş gömleği giyilen dönemde, halk ile kurulan “İslam” bağı sonucu, “bunlar bizden” notu alıp da, sonradan ‘gömlek (Mahalle/İslam alanı) değiştiren’ bugünkü AKP’lilerin, halkı çok rahat dönüştürdüğü (reforme ettiği) de görülebiliyor. İslam reformcusu diyebileceğimiz Ali Bulaç; “Türkiye’de ilk defa iç toplumsal dinamiklerle küresel talepler ve AB’den gelen bazı reform talepleri örtüşmeye başladı.” dese de (5), örtüşen bir şey yok; iç dinamiklerin, halkı, ‘küresel istekler’ doğrultusunda reforme ettiğini söylemek doğru değerlendirme oluyor. Zaten, Anglo-Amerikan politikalarının, kendilerini ‘Müslüman olarak tanımlayan’ insanlar eliyle İslam coğrafyasında, ‘Amerikan İslamı’nı; ‘Türkiye’ ve ‘Malezya’yı model ürettiği tartışılır bile olmuyor. İSLAM İslam’dır, önüne veya arkasına başka bir isim eklenemez ama, Ilımlı İslam veya Türk İslamı gibi hurafelerle İslamı Protestanlaştıranın, Amerika/AMELİKA ‘motoru’ olduğu biliniyor. Yani, “iç toplumsal  dinamikler” diye bir şey yok, kendilerini Müslüman olarak tanımlayan bazı siyasiler ve bir dini grup (bu ‘iki ayak’), bilerek veya bilmeyerek, Tevrat’ın öngörüsü olan “Babil Sendromu çözümü (Küresel tek devlet/din amacı) için hizmet veriyor.

Bay Şerif’in, ‘Mahalle baskısı’ dünyada da kullanılan bir kavram mı (?) sorusuna verdiği cevaptaki, “Hayır kullanılmıyor. Onun yerine ‘fondamantalist’ kavramı bunların hepsini örtüyor” açıklaması, ‘Mahalle Baskısı’ denilen şeyin “kandırmaca” olduğunu; korkulanın (değiştirilmesi istenilenin) İslam olduğunu ortaya koyuyor. Zaten de, Jön Türkler ‘Mahalle İslamı’ndan (Baskısından) ürküyorlardı denilmesi de, geçmişte de korkulanın ‘İslam’ olduğunu ortaya koyuyor. ‘Mahalle Baskısı’ tanımı üzerinden çıkartılan gürültünün ‘arka planı’ da işte bu oluyor. Fakat sorun şu ki, ortada  ‘Mahalle’ mi kaldı ki, baskısı da bulunsun...

* * *

Ortalık da ‘Mahalle’ mi var ki baskısı olsun…

‘Şerifgiller’ üzerinde bir ‘mahalle’ edebiyatıdır gidiyor. Peki de, nedir bu ‘Mahale’ denilen şey?..

‘Mahalle’ tanımı günümüz insanı için pek bir şey ifade etmiyor. Çoğu da zaten ‘Mahalle’ nedir bilmiyor. Osmanlı'dan kullanılan ‘Mahalle’ kavramı, vatandaşların birbirilerinden sorumlu olduğu sosyal bir birimi ifade ediyor: “Günümüz kuşakları için mahalle kelimesi fazla bir anlam ifade etmiyor. Semt, site, uydu kent kavramları moda…Buna rağmen gerek Anadolu'da gerekse İstanbul'da büsbütün ortadan kalmış da değil bu sözcük. Aslında mahalle kelimeden öte kavram…Merkezinde caminin bulunduğu, onun çevresinde bakkal, kasap, manav, fırın, kunduracı esnafının kümelendiği, 2. Mahmud dönemine kadar cami imamının sorumluluğunda görülen, son Osmanlı asırında yapılan idari düzenlemeler sırasında 'muhtar'a emanet edilen yer. O döneme kadar imamın sorumluluğu sadece camiyle, ibadetle sınırlı değildi. Kentin birinci derecede mesul kişisi olan kadı tarafından padişah fermanıyla tayin edilen imamlar mahallenin asayişinden, temizliğine, ahlaki durumuna her şeyinden sorumluydu. Zina veya fuhuş ihbarları ona yapılır, imamın oluşturduğu heyet gerek gördüğünde ihbar doğrultusunda dilediği eve baskın verip arama yapabilirdi. Keza padişah fermanlarının, hükümet tebliğlerinin halka duyurulmasını ve takibini yapmak da onun göreviydi.
Mahallelilik bir tür 'müteselsil kefillik'ti. Yani herkes birbirinden sorumluydu. Örneğin bir suç işlenir ve faili bulunamazsa bütün mahalle bundan sorumlu tutulurdu
.” deniliyor (6). Sözkonusu edilen ‘Mahalle’ tabii ki artık yaşamıyor, söz edilen imamlar da zaten ortalıkta görülmüyor!..

Kalıntısı yakın yıllara kadar da gelmeyi başarabilen ‘Mahalle/anlayışı’ için: “Bizim mahallede delikanlılar vardı...Dışardan gelen çapkınlar, önce onlara toslardı. Çünkü mahallenin namusu onlardan sorulurdu. Önce o delikanlılar kayboldu gitti. Sonra da zaten mahallede namusu korunacak kız kalmadı. Geçenlerde bizim mahalleye uğramıştım. Bir baktım, arkadaşının sevgilisine askıntı olan yeni tipler türemiş…Böyle mahallenin baskısı’ndan ne olur? Hamidiye Çeşmesi akmıyor. Has Fırın’da artık pizza pişiyor...Halbuki o mahalle’nin bir anayasası vardı. Tıkır tıkır işlerdi…Kimse mahkemelik olmazdı. Çünkü hak hukuk diye bir racon vardı. Mutfak terbiyesi ve sofra adâbı vardı. Tanrı Misafiri diye bir şey vardı. Biz böyle bir mahallede büyüdük.” deniyor (7). İşte ‘Mahalle’ denilen buydu, reforme edilmemişlik/sorumluluk da bu oluyordu…

Ne zamanki ‘Habitat modası/dolması’ yuttuk, kalmadı artık bize ait bir ‘Mahalle. Sahte tanrı (-Sahte yaşam biçimi)’ anlayışını Habitat getirince, ‘gerçek Tanrı’ anlayışı da, ‘Mahalle’ de kalmadı pek ortalık yerde. ‘Mahalle’ ya da ‘Tanrı misafiri’ kavramının artık olmayışı da bu. Mahalle kaybolunca, ‘tesettür’de kayboldu; başörtülü göbeği açık kızlar; ‘Haşemacılar’ ütredi, girilen  ‘Yeni Mahalle’de, çünkü; ‘Mahalle’den ‘Mahallesizliğe’ geçilmişti…

* * *

‘Mahalle’ kaybolunca, ‘Mahallesizlik’ doğdu…

Yerleşme anlamındaki ‘hulûl’den türemiş olan ‘mahalle’ sözcüğü için Arapçadır denilmesinin yanında, “...İslam sosyolojisinde tek bir cami ve tek bir imam etrafında yerleşmiş insanlarla sınırlı mekánı tanımlar.. ÖTE yandan, dine koşut biçimde ‘mahalleleşmek’; yani ‘öteki’nden farklılaşmak; háttá daha doğrusu, ‘ben’ olanla birlikte olmak içgüdüsü de daima devamlılık arzetmiştir.” de deniliyor (8). Haliyle de, ‘Mahalle’ bir ‘Kimlik’ olup, ‘Öteki’nden ‘farklı’ olduğunu belirliyor. Bir düşmanlık değil, -Bu benim kimliğim, demek oluyor.

Osmanlı İmparatorluğu Tanzimat’a dek, bu ‘kimlik’ üzere olmuş, sosyal birimini ‘Mahalle’ bazına oturtmuştu. Şüphesiz ki de ‘Mahalle’, Tanzimat ile bitmedi, Cumhuriyetimize de taştı, 1970’lere kadar da geldi. Bu süreçte ‘öldürülürken’, Tanzimat ile ortaya çıkan şey, ‘Mahallesizlik’ olmuştu…

Tanzimat ‘Mahallesizlik’ üretince, İslam sosyolojisine göre, Mahallelilik bir tür ‘müteselsil kefillik’ iken, bu defa; Mahallesine uymayan; yani kendini ‘Mahalle’sinden’ farklı ifade etmeye başlayanlar da türedi. Aynı soydan gelmeseler dahi, birbiriyle zayıf ya da güçlü, ama sürekli iletişim içinde olan, ama aynı zamanda dayanışan, kendini diğerlerinden de sorumlu addedenlerden oluşan ‘Mahalle’den kopanlar, şucu bucu, ama artık ‘Mahallesiz’ oldu.

‘Mahallesizlik’, “Kişiyi belirleyen kimliğin çıkartılıp, onun yerine özüne ait olmayan bir başka kimliğin giyilmesi”, yani ‘kimliksizlik’ oluyor. İşte, ‘Mahallemizi’ değiştirmemizi isteyenler onlar; onlar, geçiş yaptıkları ‘Yeni Mahalle’ adına konuşan reformcular oluyor. Geçmişin ´Didon´ları da onlar gibi oluyorlar.

* * *

 ‘Mahallesiz’ ya da ‘Didon’…

´Didon´ tabiri, 1854-1856 Kırım Savaşı için Ruslara karşı ittifak yaptığımız İngiliz ve Fransız askerlerinin İstanbul’a gelişi sonrası doğdu. Müslümanlardan alafrangalığa heves eden, Avrupai adetleri benimseyenler için kullanılmıştı  (9). Bu tip ‘kimliği kırılmış (Mahalle değiştirmiş)’ insanlar, ‘Batılılaşmayı’ kendi Mahallesine tercih ediyordu.

İşte, bugünkü ‘Mahallesizler’ de, Osmanlı’nın Didonlarına, Jön Türklerine benziyor. Bir fark var ki, Yeni Jöntürkler, ülkesinden Batıya gidip de, orada ‘beslenip’, tekrar ülkesine dönüp de halkını kandıran geçmişteki Jön Türklerden farklı olarak; ders almak için Batıya gitmiyor, kendi ülkesinde ‘Mahallesiz’ olup; halkını önce ateşle (solculuk, sağcılık, liberallik, İslamcılık, Milliyetçilik vb. ile) pişiriyor, sonra yeniden resetlenip; yanardağla, yani İnsan Hakları, Özgürlük, Demokrasi yalanları ile ‘servis’ çekiyor. Şerif Mardin...Sosyalist bir kökenden gelme. Öğrencileri de öyle. Az buz değil, sol düşüncenin ateşli savunucularıydı. Ertuğrul Özkök, Haluk Özdalga, Hakan Yavuz gibi. Şerif Mardin bugün ABD’de bir üniversitede görev yapıyor. Kendileri önce Bediüzzaman üzerine çalışmalar yaptı. Onun Bediüzzaman üzerine çalışma yapması, sosyolojinin bir gereği olsun için değil. Bir amaçla yapılmış bir çalışmadır bu. Bunu Amerika’da iken yaptı. Öğrencileri ve ekolü bu çizgiyi sürdürüyorlar. Hakan Yavuz Telaviv üniversitesinde Türkiye’deki cemaatler, Milli Görüş ve Akepe üzerine bir çalışma yaptı. Bir bakıma, sosyal bir olayın hazırlayıcısı oldu...Daha sonra, Sayın Yavuz, Fetullah Gülen üzerine bir çalışma yaptı. Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinde de yazılarına rastladığımız Yavuz, Edibe Sözen ile bir evlilik yaşadı, kısa bir süre de olsa. Ne tuhaftır ki sol gelenekten ve düşünceden gelen bilim adamları, kendileriyle birlikte bir evrilme içindedirler. Söz konusu bu bilim adamları şu anda kendilerine ait bir mahalle oluşturuyorlar.” deniyor (10). Onlar bir “mahalle” oluşturuyor ama, modernleşme arzuları ve analizleri, ‘bizim mahalle’de yaşamadıklarını, kendi ‘Mahalle’sinden koptukları için ‘Mahallesiz’ olduklarını da gösteriyor.

‘Mahallesizlik’ için; “Türkiye'deki toplumsal ve siyasi yapıyı; huzuru, güvenliği bozacak (ve bozmakta olan) bir olgu varsa, onun adı 'mahalle' değil, ‘mahallesizliktir’.” denilse de (11), yapılan bu tanım doğru değil. Çünkü, ‘Mahallesizlik’; “kırılan kimlik” sonucu “öz anasından kopmuş evlat” oluyor. “Sadede gelelim: Şerif Hoca, mahalle baskısı derken, tabandan yükselen bir 'İslamcı' siyasi hareketten söz ediyor ki...O tip bir hareket karşısında en büyük 'demokratik' güvencelerden biri AKP'dir.” deniyor ki (12), aynen doğru; çünkü, AKP icraatları ‘Mahalle Baskısı’ndan korkanların değil, ‘Mahalle Baskısı’ yapacak denilenin yaşam biçimini değiştiriyor (Müslüman Kimliği kırıyor). Bu sebeple asıl korkması gerekenler, İslamı, “korkanlara göre” daha çok yaşayan Müslümanlar olması gerekiyor. AKP değişir mi düşüncesi yüzünden ‘Korku Kardeşliği’ yaşayanlar ile, “Korkması gerektiğinin farkında bile olamayanlar” her iki kesim, alın birini, vurun ötekine; tüm reformistler, ‘Mahallesinden kopmuş evlatlar’ oluyor.

Bu iki kesimin hâlen ki çatışması başörtüsü üzerinden görülüyor gibi olsa da, aslında “yaşam biçimleri farkı” üzerinden sürüyor. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu; “Burada başörtüsü bir bahane. Bir dünya görüşü olarak, ideoloji olarak İslâm var. Bir de İslâm’ın bu memlekette güçlenmesini istemeyenler var. Daha doğrusu statükoya hizmet eden bir İslâm’ı isteyenler ile statükoyu sarsan, değiştirmek isteyen İslâm’a ve Müslümanlara karşı olan bir zihniyet var. Bu ikisinin mücadelesi başörtüsü üzerinden yürütülüyor. Burada başörtüsüne karşı çıkanlar başörtüsüne mi yoksa İslâm’a mı karşı olduklarını eğip bükmeden söylemeleri lazım ki her şey netleşsin” diyor. (13). Sayın Kırbaşoğlu’nun, statükoya hizmet eden bir İslâm’ı isteyenler dedikleri, benim Haşemecılar olarak tanımladıklarım; statükoyu sarsan, değiştirmek isteyen, İslâm’a ve Müslümanlara karşı olan bir zihniyet dedikleri de, benim ‘Bikiniciler’ dediklerim oluyor.

Bu her ‘iki kesim’ de reformist, aralarında sadece; “biraz daha İslam”, “az İslam” farkı sözkonusu oluyor. Haşemacı, Batılı gibi yaşamıyor ama, Batılı olmak için koşuyor; Bikinici ise, Batı karşıtlığı yapıyor ama, Batılı gibi yaşıyor; yaman çelişkileri de bu, ‘Batılılaşmak’ arzuları oluyor. Oysa ‘Mahallesizliğin (Batılılaşmanın)’ defedilmesi ‘kurtuluş anahtarımız’ oluyor…

* * *

Kurtuluş anahtarımız, “Mahallesizlik’ten kurtulmak” oluyor…

Opera, Senfoni, Uvertür (vb.) nedir ne değildir, ne kadar bilirsiniz? Tıpkı, Nobel Ödüllü yazarımızın eserlerinin; okunulmasa da, ‘bende var’ diyebilmek için alınması gibi; “Git sıkıl, ama izle!”...

Bu vesile ile edineceğim konu, ülkenin genel yapısına (Mahalleye) ‘çağdışı’ bakan; küçük çocuklara Kur’an öğretilse, karşı çıkan; ama kiliselerde bilmem ne sergiletmeyi çağdaşlık sayan şu çağdışı kafa oluyor: “Topkapı Sarayı bahçesindeki Aya İrini’de ünlü piyanist Fazıl Say’ın Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası’yla verdiği konsere gittim. Saat 19.00’da Sultanahmet’e geldiğimde alanda mahşeri bir kalabalık vardı…Oradan saraya gitmek için boydan boya Sultanahmet’i geçtik… İnsanlar çoluk çocuk çimlerin üzerine oturmuş iftarı bekliyorlardı…Karşımızdaki tablo İstanbul gibi bir dünya kentine hiç yakışmıyordu. Kadınların hemen tamamı tahmin edeceğiniz gibi türbanlıydı…haremlik selamlık yoktu. Kadın erkek bir arada oturup iftar açıyorlardı…Aya İrini’ye geldiğimizde, işte orada ikinci Türkiye çıktı karşımıza. Çok sesli evrensel müzik izleyicileri Aya İrini’yi tıklım tıklım doldurmuşlardı. Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası önce Rus sanatçı Glinka’nın ‘Ruslan ve Ludmila’ uvertürünü çaldı. Orkestranın yaş ortalaması 14...Konser Dvorak’ın 9. Senfonisi’yle son buldu. Böyle bir orkestra kurduğu ve bunu yaşattığı için Doğuş Grubu’na ne kadar övgü yağdırsak azdır….Şef Rengim Gökmen(’in)… şu sözleri ne kadar anlamlı: "Bu çocuklarla tüm çocuklarımıza çok önemli bir mesaj vermek istiyoruz. Unutmayalım ellerine entrüman alan çocuklar bir daha silaha el sürmezler. Kültürlü, barışsever, yeni dünya değerlerine saygılı birer çağdaş insan olarak yetişirler.’ İşte Türkiye’nin kurtuluş anahtarı bu sözlerde gizli.” deniliyordu (14). Ülkesinin genel değerlerine aşağılayarak bakan bu ‘görgüsüzlük/mahallesizlik’, kendimizi yok etmemizi, ‘Mahalle’ değiştirmemizi istiyor. Son zamanlarda Doğuş Grubu gibi büyük firmaların, “klasik batı müziği” aşkları neden debreşti sorumuzu dikkatinize sunup, geçiyorum Avusturyalı besteci Mozart (1756-1791)’a; onun, Saraydan Kız Kaçırma (Die Entführung aus dem Serail) ya da diğer adıyla “Belmonte ve Constanze” isimli bestesine ve ‘Mahallesizlik’ ilişkisine…

Sözkonusu eser, Müslümana/Osmanlıya karşı düşmanlığın sanata yansıması, ama aynı zamanda, bizim geçmemizi istedikleri Mahallenin (Batılının) ‘toplumsal ruh hali’ de oluyor. “Saraydan Kız Kaçırma…Batı’nın ruh yapısını ortaya kor. Batılı bir soylu kadın (Costanze) ve yardımcısı (Blondchen) Türkler tarafından esir alınır ve saraya satılır. Sarayın hakimi dönme Selim Paşa’dır. Türk tipini ise haremağası Osman canlandırır. Zarif Batılı kadın, ona aşık fedakar Belmonte soylusu hep yüceltilir. Zalim selim Paşa bile dönme olduğu için en sonunda büyük bir fedakarlıkta bulunur. Kötü olan ise Türk (Müslüman) Osman’dır. Bugün bile Batılının kafasında aynı Osman egemendir.” denilmesi bu oluyor (15). Osman ‘Mahalleli’ olan; ‘Mahallesiz’ olanın ismi, Ertuğrul veya Osman olsa da, aslında ‘Didon’ oluyor…

Bay Şerif gibi, dünya çapında ünlü (!) denilen bir diğer ‘yazlıkçı’, Prof. Dr. Vamık Volkan’ın: “Miloseviç, ölümcül bir yol bularak Sırp kimliği inşa etmeye çalıştı...Osmanlının 600 yıl sene önce orada oluşunu canlandırdı. Bunun üzerinden siyaset üretti. Sırbistan’a gittiğimiz zaman bu eski olay insanların kafasında canlandırılmış. Geçen yıl Viyana Üniversitesi’nde eğitim yaptım. Onlarda da bu var. Ansızın farkına varıyorum ki Viyana’nın istilası bir adım ötede. Dokunuyorsun o geliyor. Hafızalarda o var.” açıklaması (16), ‘Mahallesizlerimizin’ yaşamayı arzu ettikleri ‘Öteki Mahalle’nin; Müslümana olan kinini hafızasında sürekli tuttuğunun aleni delili oluyor. 

Bu gerçeğe rağmen ‘Mahallesizler’ bizi ‘biz olmaktan’ çıkartıp, ‘Mozartlaştırmak’ isteseler de; çağdaşlık, ‘Mozartlaşmak’ değil, ‘Osman’ kalabilmek oluyor. Bu yüzden ülkenin ‘kurtuluş anahtarı’, “Mahallesizlikten kurtulmak”, yani ‘Batılılaşmak arzusundan vazgeçmek’ oluyor. Ama bunun için önce ‘Mahallesizliğinizi’ yıkmanız, cetvellerinizi kırmanız gerekiyor…

* * *

Yıkın ‘Mahallesizliğinizi’, Kırın cetvellerinizi…

Din olan İslam ‘konuşturulmazken’, “İnsan, kendi hayatının akışını değiştirme gücüne sahip olabilir; sen iste olur, pozitif düşün yeter” diyerek, elimizde kalan ‘Mahallemizi’ Mahallesizliğe (-İslam mahalle alanının dışına) öteleyenlere kimsenin ses çıkarmadığı bugünlerde sıklıkla görülebiliyor.

Yeni bir ‘din’ üretimi olan ‘Secret’a görüş veren, ‘What the Bleep do we know’ filmine esin kaynağı, Dr. Alan Wolf, geçenlerde İstanbul’daydı. “Katılımcılar arasında New Age meraklıları da vardı, fizik ve matematik profesörleri de…Seminerin verildiği salona girerken herkese bir torba veriliyor. İçinde birtakım kartonlar, bir adet makas, lastik, cetvel gibi malzemeler var...Dr. Wolf, sahnede ‘zamanın sırrı’nı anlatmakta...Daha ne olduğunu anlamadan ‘Çıkarın cetvelleri’ demez mi? Herkes haşır huşur torbasına dalıyor…Zaten bir şeyi öğrenmek için katılımı şart koşuyor. Mecburen çıkartıyorsunuz cetveli.  ‘Şimdi seçtiğiniz herhangi iki nokta arasındaki mesafeyi ölçün’ diyor...Haydaa! 200 kişi, elinde plastik bir cetvel, havaya kaldırarak bir şeyleri ölçmeye çalışıyor. Bunu yaptırmasının nedeni, bilim adamlarının nasıl gözlem yaptığını anlatmak içinmiş!.. Bir sonraki ‘ders’ Einstein’ın rölativite teorisi. Gayet anlaşılır bir dille anlatıyor. Sonra da ‘hadi bakalım madem anladınız, anlatın o zaman’ diyor. İşte Kuantumcuları baş başa bırakmaya karar verdiğim nokta burası. Yavaşça dışarıya süzülüyorum...Ancak Kuantum teorisi doğru mu öğretiliyor, orası belirsiz. Sos niyetine Kuantum’u kullanıp bir hayat felsefesi edinmek isterseniz, o ayrı…Adam kitap yazmış, film yapmış... Ancak pozitif düşünce denen şeyi de reddediyor, çünkü bahsettiği çok daha derin bir konu: Evreni tekamül ettiren enerjiyle işbirliği yapmak. ‘İyi de baba, nasıl?’ derseniz cevabı şu: İçindeki ışığı keşfet evladım!” deniyor (17). Öteki Mahalle’nin bu adamı, Mahallemizde; “İçindeki ışığı keşfet” değil, “dinini terk et, bu yeni dine gir” diyor. Zaten, Kuantum Düşünce Tekniği’ndeki, “İstemezsen, inanmazsan bu yeteneğini kullanamazsın” Kuralı, bilimsel yasaları bir kenara bırakıp inancı devreye sokuyor ki; “dinini bırak/bu dine gir” demek de zaten oluyor.

Son yıllarda ülkemizi ağ gibi saran (-Mahallemize saldıran) her türlü ‘sahte dine’ karşı ‘Mahallesizlerin’ en küçük bir tepkisi görülmezken, ‘Tek kişilik Tarikat sahibi pusulasız keşiş’; konu İslam olunca, kepenklerini hiç kapatmıyor; hemen fanatikleşebiliyor: “Şehirlerarası otobüslerde bazı kişiler namaz molası istemeye başlamış. Şimdi bazıları çıkıp şunu söylüyor: ‘Canım birkaç kişi bunu yapmış ne olur?’ Sosyolog yanım, bu gerekçeye hiç ama hiç güvenmiyor. Bütün Türkiye'den bunu yapan tek kişi bile olsa, bütün toplumu din taassubuna sokacak bir tehlike mevcuttur demektir. Çünkü o ‘tek kişi’ bunu ‘din adına’ yapıyor... İtiraf edelim, söz konusu din, hele hele İslam dini olunca hepimiz bu fanatizmden ürküyoruz.” diyor (18). Oysa, İslam yaşam biçimi (Mahalle) bu topraklarda ‘veba’ değil; ‘Mahallesizliğin görgüsüzlüğü’ veba oluyor… Bu ‘görgüsüzlüğün’ oluşturduğu ‘Korku Kardeşliği’ de zaten hiçbir anlam ifade etmiyor…

* * *

‘Korku Kardeşliği’ yersiz, ‘Haşemacılar’ yolda!..

Bay Şerif’imizle son konuşup da, ‘Mahalle Baskısı’nı ve ‘Kadınların korkması gerektiğini’ kamuoyu önüne röportajı ile taşıyan yazar için, “…Ayşe Arman, gözümüzün önünde Hülya Avşar'laştı. Bize sürekli et gösteriyor…Tuhaf olan da şu: İnsan neden bu sonucun ısrarlı tekrarına rağmen kendi de bu ‘etli’ pozlarda ısrar eder? Galiba cevabı Şerif Mardin röportajında buldum! ‘Ya biz farkında bile olmadan, gittikçe etek boyları uzarsa...’ diyen soruda...‘Eğer benim hayat tarzım değişmek zorunda kalacaksa, Boğaz'da istediğim gibi içki içip balık yiyemeyeceksem, istediğim gibi giyinemeyeceksem ben ne yapacağım?’ diyen soruda...Belli ki Ayşe de gidişattan endişelenenlerden. Belki psikolojik bir şey: Ya beni kapatmaya kalkarlarsa diye giderek inatla kendini açıyor olabilir mi? Bu endişeye sahip pek çok kadın tanıyorum.” deniliyor (19). Et gösteren bayanın, inatla mı ‘et’ gösterdiğini bilemem. Bilebildiğim; bu aralar açıldıkça açılan Tesettür otellerinin, Etçiler (Bikiniciler) ile ‘Haşemacılar’ arasındaki yaşam biçimi farkını kapatacak olduğudur. Bu yüzden “etli poz veren bayanlar” ‘korku kardeşliği’ oluşturmaktan vazgeçip; et göstermeye de, boğazda içkiye de devam etsinler, çünkü; bu gidişat (reformlar) sürerse, ‘korktuklarını’ karşılarında, masalarında bulacaklar; haydin fon dip!… Ben bazen yazımı, ‘…davul zurna az’ diyerek bitirmeyi severim, bugün de o oluyor…

 

 

Ahmet MUSAOĞLU / Günebakış, 02.10.2007

 

http://www.ahmetmusaoglu.org

http://www.ahmetmusaoglu.com

 

                                                                      Ana Sayfa  Eserler   Yazar Hakkında   Basın Galerisi   Videolar    Ziyaretçi Defter    Sunum İzle       İletişim