ÇAĞRI... HER DEM ÇAĞRIM

 


Okumak için tıklayınız...

 

 

 

 

Üye Girişi

 

 

Haber Listesi

Haber listemize kaydolarak tüm yeniliklerimizden haberdar olabilirsiniz.

 

Hatice Satgun

Doğudan batıya

Zeynep B.

Zamana notlar

Ahmet Musaoğlu

Trabzon/Spor

Neslihan A. Süral

hayata eşlik etmek!

Zeynep Aliş

Yaşamın kalemi

Ahmet Musaoğlu

İnsanın Gerçeği

‘Terörizmin Özgürlüğü’… ‘Sick Man’…
14.03.2010

 ‘Terörizmin Özgürlüğü’… ‘Sick Man’…

‘HÜKÜMETİM OLMADIĞI İÇİN’…  

 

Müslüman Öfkesinin Temel/leri/sizliği…

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde, Daniel Bell’in öncülüğünde ideolojilerin sonu tezi ortaya atılmıştı. Savaş sonrası ideolojiler bitmeyip sürünce de, ‘ideolojilerin sonu’ tezi için, “tarih tarafından geçersiz kılındı” yorumlamaları yapıldı. Oysa ideolojiler (faşizm, komünizm vb.), tezin ortaya atılması sonrası değil, üreticileri (!) tarafından görevleri bitince; üreticilerinin Rus İmparatorluğunu, 1989’da yıkmaları ile birlikte yokedilecekti, olan da o oldu… 

Sovyet İmparatorluğu’nun öcü rolünün (-ideolojilerin) bitirilmesi, yeni ‘tanımlamaları’ da beraberinde getirdi. Bunlardan ilki, Yeni Dünya Düzeni, yani Küreselleşme kavramıydı. Amerika’nın, Irak-Kuveyt krizine müdahalesi sonrasında ABD Başkanı Baba Bush; ‘Yeni Dünya Düzeni’ kavramını telaffuz etmişti. Hemen akabinde de, Amerikalı ideolog (-Japon) Francis Fukuyama bir başka kavramı; Tarihin Sonu tezini ileri sürdü. Bu yeni tanımlama, ‘Yeni Dünya Düzeni’ ile kastedilenin ne olduğu da ortaya koyuyordu. Buna göre, Tarihin sonuna ulaşamamış, yani ‘Hıristiyan topluma’ erişememiş ülkeler, oluşturulmak istenen ‘Küresel Düzen’i, yani ‘Hıristiyan Siyonist’ egemenliği kendiliğinden kabul etmeliydiler. Bu isteğin, İslam toplumlarının dönüştürülmesi/yokedilmesi amacı taşıdığı, bir başka Amerikalı stratejist, Yahudi Samuel P.Huntington’un, ‘Medeniyetler (Batı-İslam) Çatışması’ tezi (1993) ile de anlaşılıyordu...

Bu amacıilk’ alenileştiren ise, bir başka ideolojist; 1990 yılındaki Müslüman Öfkesinin Temelleri isimli deneme yazısı ile Bernard Lewıs oluyordu. Hıristiyan-Yahudi bu ideolojistler, İslam dinini, ‘Hıristiyan-Yahudi’ kültürel mirası kabul edilen Batı Medeniyetine düşman olarak öngörüyor. Huntington’un makalesinden önce, 1992’de; (-daha sonra Clinton döneminde ABD Devlet Sekreteri olan) Strobe Talbot, “Önümüzdeki yüzyılda (Üçüncü Binyılda) bilinen şekliyle milletler tedâvülden kalkacak ve bütün devletler bir tek, küresel bir otoriteyi idrâk edeceklerdir.” diyordu (1). Yeni Dünya Düzeni ya da Küreselleşme, tüm dünyayı kapsayacak bir Küresel Devlet oluyor; küresel hakimiyet sözü ile, Tevrat’ın öngörüsü Babil Sendromu çözümü (Küresel -Tek- Devlet) sözkonusu ediliyor.

İşte, sözkonusu bu ‘arka plan’; köktendinci ‘Hıristiyan Siyonistler’in, Tanrının Krallığı/Günlerin Sonuinançları’ oluyor. ABD yönetimindeki bazı yetkililerin, Tanrı’nın Amerika’ya dünyayı kötülerden temizleme ve ‘Tanrının Krallığını’ kurma misyonu verdiğini düşünmeleri de (2) zaten bu inanç oluyor. 11 Eylül 2001’de, Amerika’daki İkiz Kuleleri ‘kendilerinin vurmaları’, Tanrı’nın Krallığı’na giden yolun açılış perdesi oluyordu. Bu yüzden Bernard Lewıs bir röportajında, “11 Eylül’ün nihai savaşın (-Armageddon) açılış olayı olduğundan şüphem yok.” diyordu (3). Tüm insanlığın asıl sorunu olan, Hıristiyan Siyonist bu Şeytan İnsanlar; Osmanlının topraklarını; tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrası olduğu gibi yeniden şekillendirirken, Müslüman/İslam’dan; Light İslam/Müslüman olunmasını, İslamın Protestanlaştırılmasını  istiyor.

İkiz Kuleler vurgununun meşrulaştırdığı BOP (GOKAP) projesinin silahlı bereketi ile (!), Afganistan ve Irak’ta yönetimler değiştirilirken; kendi isteği ile (yani Silahlı Saldırı olmadan) ‘değişmek isteyen’ Türkiye’nin desteği ile İslam dünyasına; -SİLAHSIZ Değişin, yoksa sizi SİLAHLI değiştireceğiz mesajı gönderiliyor. Silahlı Saldırı Projesi BOP’a paralel işletilen, Kültürel Saldırı Projesi AB ile Türkiye dönüştürülürken; bu değişimin diğer İslam Ülkelerine ‘model ülke’ olması da isteniyor… Türkiye ‘Kırk Katır’ ile ‘Kırk Satır’ arasına sıkıştırılmış bulunuyor…

* * *

Kırk Katır (BOP), Kırk Satır (AB) arasına sıkıştırılmış Türkiye…

Köktendinci Protestan Hıristiyan-Yahudilerin BOP (GOKAP) projesi, Yahudiler açısından Eski Ahit’te; Daniel’in haber verdiği ‘Günlerin Sonu’ misyonu ile; Hıristiyanlar açısından ise, Yeni Ahit’de; Yuhanna’nın Vahyi’nin 13’ncü bölümünde; ‘Tanrının Krallığı’nın gökten yeryüzüne inmesinden hemen önce Mesih/İsa’nın düşmanının yenik düşmesinin; yani Müslümanlarla yapılacak son savaş Armageddon’un öngörülmesinde ve o andan itibaren de ‘Yeni Çağ’ın başlayacak olduğu kehanetinde kökenini buluyor. AB’nin üye sayısının devamlı artmasına rağmen bayrağındaki yıldız sayısının hep 12’de kalmasının sebebi de İncil oluyordu: “'Sonra yeni bir Gökyüzü ve yeni bir Yeryüzü gördüm. Yedi melekten biri yanıma geldi ve sana Kuzu'nun (İsa Mesih) Gelini'ni göstereceğim dedi. Sonra Ruh beni yüksek ve büyük bir dağa çıkardı. Ve gökyüzünden Yeryüzüne inmekte olan Tanrı'nın Kutsal Kenti'ni gösterdi. Bu Kudüs'tü. İşte İsa Mesih'in Gelini budur dedi. Kutsal Kent'in etrafı büyük ve yüksek bir duvarla çevriliydi. Ve 12 kapısı vardı. 12 kapıda 12 melek bekliyordu. 12 kapının üstünde İsrail'in 12 kavminin adları yazılıydı. Büyük ve yüksek duvarın içinde 12 çeşme vardı ve 12 çeşmenin üzerinde Kuzu’nun 12 havarisinin adları yazılıydı'” İncil (Rev 21:1-12). AB bayrağındaki yıldızların sayısının 12 olması, Brüksel'deki merkezinde de 12 kapı bulunması, bu inancın gereği oluyordu.

Sözkonusu bu ‘iki (dini) proje’den BOP, ABD silahlı gücü ile Irak’ta zorlanırken; ‘Kültürel Saldırı Projesi AB projesi ise; sadece AB’ye adaylık sözü ile bile Türk toplumunun dönüşümünü gerçekleştiriyor; “Çerez olarak Afganistan, ilk ana yemek olarak Irak seçilmişti. Plana göre bu yemekler kolayca yenecek ve sıra diğerlerine gelecekti…Maceraperest ´Neo-Con´ların ABD’nin ´sert gücü´nü kullanarak küresel hakimiyetini kanıtlama planı daha ilk ana yemekte, amiyane deyimle ´çuvalladı´, Irak lokması ABD’nin midesine oturdu…ABD ´sert gücü´nü kullanarak küresel düzenin tek hakimi haline gelme (Tanrının Krallığı) girişimi çıkmaza girmiş görünürken, Avrupa Birliği’nin (AB) ‘yumuşak gücü’nü kullanarak etki alanını genişletme yolunda ilerlediği görülüyor.” deniyordu (4). ABD’nin top tüfekle İslam ülkelerini ‘adam (Hıristiyan!) yapmaya’ çalışan görüntüsünün aksine AB; karşılıklı istek ile dönüşüm (Light İslam-İslamın Protestanlaştırılmasını) sağlayan bir güç gibi görünüyor olsa da; süreç içersinde AB’nin de tıpkı BOP (silahlı güç) gibi sertleşeceği muhtemel görünüyor. Eski Kıta’da ‘AB ordusu’ kurulmaya çalışılmasının sebebi de zaten bu oluyor.

İşte, Türkiye ve İslam/coğrafyası; Köktendinci ‘Protestan Hıristiyan ve Yahudilerin’ iki projesi; ‘BOP’ ile, ‘AB’ projesi arasında sıkışıp kalmış bulunuyor. Ülkemiz, kendisini yönetemeyen her türlü yöneticisi tarafından, ‘Kırk Katır (BOP)’ ile ‘Kırk Satır (AB-Sorosculuk)’ tercihi arasında bıraktırılmış; Terörizmin/Teröristlerin Özgürlüğü’ne teslim edilmiş bulunuyor…

* * *

‘Terörizmin Özgürlüğü: Monroe Doktrini’…

ABD Başkan George Bush’un, 20 Ocak 2005’de göreve ‘ikinci’ kez gelirken yaptığı konuşmada, “Tarihten bu yana, kin ve savaşı engelleyen; zalimlerin gerçek niyetlerinin ortaya çıkmasını sağlayan tek bir güç oldu: İnsan özgürlüğünün gücü. Bizim ülkemizdeki Özgürlük, giderek başka milletlerin hürriyetlerine bağımlı hale geliyor.” demişti. Konuşmasında 35 kez ‘özgürlük’ten bahseden Bush’un düşüncelerinin kökeni, ‘Monroe Doktrini’ idi…

ABD’nin 5. Başkanı, Başkan James Monroe tarafından 2 Aralık 1823’te ortaya konan bu doktrin, o dönemdeki ABD ‘dış politikası’nın temel prensibini oluşturan bir görüş ve uygulama idi. ‘Monroe Doktrini’ ile, “Batı Yarıküre (Kuzey-Güney Amerika)” kavramı kutsallaştırılıyor, Amerika Amerikalılarındır” anlayışı öngörülüyordu…

Bush’tan yaklaşık 180 yıl önce, 1823’de söylenilen ´özgürlük sözünün, ‘Çağımızın en büyük mücadelesi özgürlükle despotizm arasındadır’ sözünün Kuzey Amerika Kızılderililerine ve Latin Amerika’daki yerlilere faturası ise, milyonlarca insanın öldürülmesi oluyordu. Çünkü “Amerikan Özgürlüğü” denilen şey, sadece ‘Batılı Beyaz’ Hıristiyana-Yahudiye tanınan şeydi. Onlar dışında kalanlara karşı ‘özgürlük’ ise, ya Hıristiyangibileşme ya da ‘Terör (öldürülme, yakılıp yıkılma) iste’ demekti. Sosyal Darwinizm ile birlikte, ‘Hıristiyan Batılı Beyaz’ın dışında kalanlar, insanlığa, yani insanlık dedikleri ‘kendilerine’ karşı ‘suç işleyen ilkelller’ olarak görüldüğü için de, ‘özgürlüğün şartları’ onlara kabul ettiriliyordu!. Yani, onlar dışındaki insanlık, ‘Batılı Beyaz’ için ortadan kaldırılıyordu. Bir başka deyişle; gelecekleri, madenleri, hammadde kaynakları üzerinde özgürlükleri sözkonusu olmadığı için dinlerini değiştirmeleri gerekiyordu!..

İşte, Amerikan ‘dış politikası’ bu esas üzerine kurulmuş bulunuyor. 19’ncu yüzyıl Protestan Hıristiyanları olan İngiliz’lerin, döneminin halklarını hem sömürmüş olmaları, hem de din (Hıristiyanlık) ihraç etmiş olmaları da (5) bu oluyordu. Bu aynı zamanda, Manifest Destiny (Belirlenmiş Kader)  denilen şey oluyordu.

* * *

Manifest Destiny (Belirlenmiş Kader)… 

ABD’nin 5. Başkanı, Başkan James Monroe’un adıyla anılan ‘Monroe Doktrini’nin temeli olan, Amerika Amerikalılarındır hedefi, 20’nci yüzyılın başında gerçekleştirilmiş bulunuyordu. Bu sebeple de, ‘Monroe Doktrini’ninin, yani Protestan Hıristiyan-Yahudi ABD’nin dış politika hedefleri büyütülüyordu…

Bu sebeple ‘Monroe Doktrini’ne yapılan ‘ilk Ek’, 4 Aralık 1904’te, Kongre’deki konuşmasında; bugünkü Bush gibi ‘özgürlük’ten bahseden bir başka ABD Başkanı, Theodore Roosevelt tarafından yapılıyor; ABD’nin, “gayrimedeni tutumları dolayısıyla öbür (Doğu) yarıküreden gelen saldırılara karşı kendini korumaktan aciz kalan milletleri kontrol altında tutma hakkını elinde bulundurduğunu (bizzat müdahale hakkını kendinde gördüğünü) ilan ediliyordu. Sözkonusu bu ‘doktrine’ daha sonra da bazı ekler yapıldı. “T.Roosevelt ardından da Senatör Henry Cabot Lodge Monroe Doktrini’ne yeni (İkinci) bir ek  olarak kabul edildi. ABD yabancı ülkelerin ve öbür yarıkürelerden gelenlerin, Batı Yarıküre (tüm Amerika kıtası) topraklarında herhangi bir çıkar ve iktidar sahibi olmasına izin vermeyecekti…1950'de, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından…diplomat George Kennan…Monroe Doktrini'ne üçüncü eki yaptı…(bu Ek’e göre de) gerekirse güvenlik güçleri, halka (kendi halkına) eziyet eden dikta yönetimlerine (komünistlere, faşistlere) bile göz yummalıydı…” (6). Yapılan bu ilaveleriyle doktrin sürdürülüyor; Amerika’nın, 1961’de, ilk kıtalararası balistik füze üssü SM-80’i kurması, ayrıca da; televizyon ve internet benzeri argümanların dünyayı iyice küçültmesi sonucu ‘Monroe Doktrini’nin sadece Amerika kıtasına kılınması ideolojisinin dünya ölçeğinde büyütülmesini zorunlu kılıyordu. Yapılan ‘Ek’lerle doktrinin ardındaki fikirler; yani Hıristiyanlığı hakim kılma, bunun paralelinde de yeryüzündeki hammadde kaynaklarına el koyma (çalma), artık tüm dünyaya yöneltilmiş, ‘Monroe Doktrini’ küreselleştirilmiş bulunuyordu...

Küreselleşen bu doktrine bir ‘Ek’ de, 20 Ocak’ta yaptığı ‘Ulusa Sesleniş’ konuşmasında ABD Başkanı George Bush tarafından yapılıyor; ABD dış politikasını şekillendiren Evrensel İlkeler bir kez daha belirlenirken, ‘dini temeli’ ortaya çıkıyordu: “Bush’un yemin törenine kadar Monroe Doktrini’ndeki Yarıküre (Amerika) teriminin 'yarı' sözü çoktan ortadan kalkmış, geriye sadece 'küre', yani tüm dünya kalmıştı. Ancak Bush'un tanımladığı misyonda -kurtarıcılık misyonunda (özgürlük getirme misyonunda)- en ufak bir küçülme görülmedi. Tam tersine…dini göndermelerle dolu nutuklarla ortaya serdi. Başkan Bush, 'Amerika'nın hayati çıkarları ile köklü inancımız artık yekvücut' diyor(du).” (7). Başkan Bush sözkonusu konuşmasıyla, ‘Monroe Doktrini’nin ‘manevi/temel’ boyutunu (Batılı Beyaz Hıristiyan’ın, 19 ve 20’nci yüzyılda Amerika’yı ve Afrika’yı Hıristiyanlaştırmasından sonra, Üçüncü Milenyum’da, yani 2000’li yıllarda İslam coğrafyasının Hıristiyanlaştırması öngörüsünü) alenileştiriyordu. ABD’nin, dünyanın ‘İslam kalanını kurtarıcı (özgürleştirici) misyonunu’, yani Fas’tan Endonezya’ya İslam coğrafyasının hem Hıristiyanlaştırılması, hem de hammadde kaynaklarının gasp edilmesi idealini ortaya koyuyordu. Amerika’nın en önde gelen ‘neo-con’ düşünürlerinden Robert Kagan’ın, “James Monreo’un 1823’teki ´Çağımızın en büyük mücadelesi özgürlükle despotizm arasındadır,´ sözlerinin sonrasında, kuruculardan bugünlere gelinceye dek Amerikalılar, dünyaya hep bu mücadele çerçevesinde bakmıştır.” açıklaması da (8), bu oluyordu. Bu hedefe ulaşmak için ise, ABD’nin ‘terörist faaliyetleri’, durmaksızın sürüyor (ABD, Katolik Kennedy hariç Protestan Hıristiyan devlet başkanları tarafından yönetilse de, bu vahşi yönetimin, ‘Hıristiyan Yahudi’ gücü olduğunun unutulmamsı gerekiyor).

Roosevelt’ın, 1898 yılında; “Dünyanın Amerikalılaşması bizim kaderimizdir. Tatlı tatlı konuşun ve yanınızda büyük bir sopa taşıyın: istediğiniz kadar ileri gidebilirsiniz böylece” demesi de,  sahip oldukları ‘terörist anlayışın’ ifadesi oluyor. Eli ‘sopalı’ bu vahşilerin başlangıçtan itibaren bahsettikleri ‘Amerikan Özgürlüğü’nün doğası da bu oluyor. Öncekilerinde olduğu gibi Truman’ın, Kennedy’ın, Reagan’ın da ‘özgürlük’ten bahsetmeleri; George Bush’un, son konuşmasında; ‘Özgürlük için ayaklananın, yanındayız’ demesi de hep Monroe Doktrini, ama aynı zamanda, Manifest Destiny (Belirlenmiş Kader)  denilen şey oluyordu.

Manifest Destiny (Belirlenmiş Kader)  denilen şey, Beyaz ırktan Hıristiyan’ların, yani bugün WASP şeklindeki kısaltmasıyla Beyaz Anglo-Sakson Protestan’ların, seçilmiş ve kutsanmış bir halk olduğu ve dolayısıyla Tanrı tarafından vahşi milletlere uygarlık modeli oluşturmakla görevlendirildiğini inanmak, sahip olunan inanç/inançsızlık gereği oluyordu… İnanç (!) yerine getirilirken de, ‘iki misyon’ uygulanıyordu…

 * * *

“Müdahale’ yoluyla mı, ‘Örnek’ yoluyla mı önderlik!..

ABD politikalarını ya da dünyada neler olduğunu anlamak isteyenlerin ‘Manifest Destiny’ doktrininden üretilmiş misyonları iyi anlamaları gerekiyor. Manifest Destiny’de tanımlanan ‘iki tip’ misyon bulunuyor. Bunlardan biri, “müdahale yoluyla”, diğeri ise “örnek yoluyla” diye tanımlanan misyon oluyor. Amaçlarına giden yolda aralarında ortaya çıkan sorun da bu misyonlarda görülüyor; dünya halklarına ‘müdahele ederek mi (yani BOP’la mı)önderlik, yoksa ‘örnek olarak mı (yani AB-Sorosculuk ile mi)önderlik edileceği konusunda yaşanıyor. Mesela da, George Bush ile, ‘para dağıtıcısı’ Soros arasında çıkan görüş farkı da, bu seçim sebebiyle oluyor. Her ne olursa da olsun, her iki durumda da amaç ‘dini’ oluyor.

ABD Başkanı George W. Bush, ‘ikinci dört yıllık icraat dönemi’nin başlangıcında, aileden kalma İncil’e el basarak yemin etmesinin ardından yaptığı konuşmasında; Amerikan dış politikasının Hıristiyan dini motifli (temelli) olduğunu açıkça göstermişti. Sık sık ‘Tanrı’ sözcüğünü kullandığı ve dünyaya ‘özgürlük’ getireceğini vurguladığı konuşması, Hıristiyanların ‘Mesih’lik kavramıyla örtüşüyordu (9). Bu inanç Hıristiyanlığın; 3’üncü Bin Yılda (2000’li yıllarda) İsa/Mesih yeniden dünyaya gelecek; Tanrının Krallığı hüküm sürecek anlayışı oluyordu. Bu sebeple, Bush’un konuşmasında sıklıkla ifade ettiği ‘özgürlük’ kavramının altında yatan şeyin, BOP (GOKAP) projesi ile, Hıristiyanlığın İslam coğrafyasına ihracı amacı olduğu anlaşılabiliyordu. Bunun yanında ABD’nin (Köktendinci Protestan-Yahudi), kurulmasını 1948’te öngördüğü bir ‘diğer’ projesi olan ‘AB’ ile de, Türkiye’ye yapmak istediği bu (İslamın değiştirilmesi); Türkiye’nin AB’ye üye olmasını ısrarla istemesinin sebebi de bu oluyordu...

İşte bu noktada soru ve sorun şu oluyor: Amerikan dış politikasının ‘Evrensel ilkesi’, “terörizm/din amaçlı” iken, ABD politikasını Türkiye Cumhuriyeti’nin politikası gibi uygulayanlar için ne diyeceğiz?.. Ya da ne ‘Hatırlı süttozu’ ki ‘Batılı Beyaz Hıristiyan’a hâlâ da torpil geçebiliyor!..

* * *

Ne ‘Hatırlı Süttozu’dur ki APO’yu bile bile seyrettiriyor!…

ABD’ye ilişkin duygularımız ne olursa olsun bugün ABD’yi dikkate almadan ne yerel ne de global düzeyde politika üretmek mümkün mü? Bir başka şekilde sorarsak, ABD’den bağımsız bir dış politikaya sahip olmak mümkün mü?..

Bağımsız bir dış politika mümkün mü sorusu için;  Amerika'dan bağımsız bir savunma paradigması yaratabilirsek bunu sadece alkışlarız…Ancak, bunun olabileceğine zerre kadar inanmadığımızı da belirtmeliyiz.” deniyor (10). Peki de, bu neden olmuyor, olamıyor?..

Son yıllarda sıkça seslendirilen bir konudan hareket ederek cevap arayalım; “Birçok kişi AKP’nin işi iş diyor. Ekonomi politikasını IMF’ye bırakmış, sosyal politikaları AB’ye, dış politikayı da Amerika’ya. Sırtlarından bayağı bir yük atmışlar!” deniyor  (11). Hâl bu olunca da, ABD dış politikasına bakıp ülkemizin dış politikasının ne olduğunu görebilmemiz de mümkün olabiliyor... 

3 Kasım 2002 seçimleri ile iktidara gelen AK Parti Hükümeti’nin, önceliği Türkiye’nin AB üyeliğine vermesi; dış politikamızı ABD yönünde çizmesinin sonucu oluyor. Tabii ki de, Türkiye’nin  bu (dış) politikasını sadece Hükümet belirlemiyor. MGK’nın, Hükümetin dış politikasını desteklediği ya da Hükümetin dış politikayı, Cumhurbaşkanlığı ve Genel Kurmay Başkanlığı ile işbirliği içersinde yürüttüğü Kıbrıs referandumu sırasında da görüldü, biliniyor…

Peki de, bu durumda; geçmişten günümüze ABD’ye gösterilen tepkiler ne anlam ifade ediyor (yani, gerçek tepki mi oluyor)? Çünkü, Kıbrıs Rumu’nun tanınma isteği olsun, 1991’den beri Kuzey Irak’ta olup bitenler-PKK olsun beklenmedik gelişmeler değildi ki!.. Bugüne geleceğimizi sıradan insanlar bile ‘dün’den bilebiliyordu. O zaman da, ABD’ye gösterilen; ‘PKK’yı bitirin şeklindeki tepkiler ‘havaya gönderme yapmak’ olmuyor mu? Ya da ‘bölücü’ teröristlere karşı, ister savaşan askerlerden olsun, isterse yöneten sivillerden olsun, hemen herkes; PKK’yi ortaya çıkaranın, büyütüp de üzerimize salanın, hatta da Kürdistan denilen illeti kurdurtanın da ABD olduğunu bilmiyor mu?..

Tabii ki de herkes her şeyi biliyor... O zaman da, yetkililerimizin PKK-APO konusunda ABD’ye ‘sert’ görünen eleştiriler yapmasının ne anlamı olabilir? Ya da Kuzey Irak’ta yerleşik PKK güçlerine BM denen şer gücünün de yiyecek yardımı yaptığı, Tanklar bile gönderildiği de ifade edilirken, Türkiye’nin ABD’den; PKK’ya karşı net bir tutum izlemesini istemesi bir anlam ifade edebilir mi? Ya da Flash televizyonundaki bir Ceviz Kabuğu adlı programda, Emekli Hava Yer Kontrolörü Binbaşı Hacımustafaoğulları’nın; APO’nun ülkemiz toprakları üzerinden uçarak geçip gitmesini bile bile seyretmemizi ortaya koyan şu açıklama; “1996’nın 31 Aralık gecesiydi. Saat 24.00’e doğru Suriye'den bir gece uçuşu yapılacağı bildirildi. İçinde Öcalan'ın olabileceği belirtiliyordu…Uçağın Türk hava sahasına Gaziantep'ten giriş yapmasının ardından hemen Ankara Mürtet Hava Jet Komutanlığı’nı arayarak F-16’ların hazırlanması emrini verdiğini anlatan emekli Binbaşı, şunları söyledi: ‘Taktik olarak burada yapılacak şey, uçağın inişe çağrılmasıydı. Eğer bu çağrıya cevap vermezse savaş uçakları tarafından inişe zorlanacaktı. Ancak bu kararı bizim vermemiz söz- konusu değildi.’. Hava Kuvvetleri Harekat Merkezi'ni arayarak durumu bildirdiğini söyleyen Hacımustafaoğulları, ‘Buradaki nöbetçi subay arkadaş durumdan çekimser kaldı. Ben de nöbetçi generali aramasını söyledim. Karar için çok fazla vakit yoktu. Çünkü uçak Ankara üzerinden geçecek ve yaklaşık 45 dakika ile 1 saat içerisinde Türk hava sahasını terkedecekti’ diye konuştu. Uçağın o gece indirilmesi için en uygun yerin Esenboğa Havalimanı olduğunu da belirten Hacımustafaoğulları, ‘Uçak indirildikten sonra uçağa girilecek ve aranan kişiler uçaktaysa gereken yapılacaktı’ diye konuştu. Bu tür hassasiyet istenen bir konuda karar vermesi gereken kişilerin karar vermediğini savunan Hacımustafaoğulları, ‘Harekat merkezindeki nöbetçi subay arkadaş beni arayarak, generalin uçağı sadece dikkatle takip etmemizi istediğini söyledi. Biz de radardan sadece takip ettik. Müdahale emri verilmediği için Öcalan, Türk hava sahasını kullanarak geçip gitti’...” şeklindeki açıklama (12), hangi ‘dış politika anlayışı’ ya da nasıl ‘milli menfaat’ ile izah edilebilir?.. Edilebilir mi?..

Ne ‘Hatırlı süttozu’dur (işbirliğidir) ki o zihinler ‘Batılı Beyaz’a torpil hâlâ geçebiliyor. “…Truman doktrini ekseninde Türkiye’ye yapılan Marshall yardımlarıyla büyümüş nesiller hala yaşıyor. Ne hatırlı süttozudur ki o…zihinler (Batılı) beyaza torpil geçebilmektedir hâlâ.” (13). Hatır ‘süt tozu’ , yani İkinci Dünya Savaşı sonrası yapılan İkili Anlaşmalarla Amerikanlaşmamız’ olunca, ‘gavurun amacı’ ‘ülkemizin amacı’ olabiliyor!.. ‘Amerikanlaşmamız’, ülkemizin en büyük/asıl sorunu olarak önümüzde bulunuyor…

* * *

Sorunumuz ‘Amerikanlaşmış’ olmamız oluyor…

Rahmetli Ecevit, “Abdullah Öcalan’ı niçin bize teslim ettiklerini anlayabilmiş değilim demişti de, sorun şu ki, benim bilebildiğimi devlet adamı olanlar bilemiyor muydu!..

Abdullah Öcalan’ın 1999’da Türkiye’ye teslim edilmesi sırasında ABD’nin, idam edilmeyeceği ve PKK için af çıkarılacağı konusunda Türkiye’den söz aldıkları ve bu koşulla teslim ettiklerine ilişkin bazı haberler basında yer alınca, bu durum sayın Süleyman Demirel ve Ecevit’e sorulduğunda; “(Demirel) Türkiye'nin taahhütte bulunduğu doğru değildir. Bizimle MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun temastaydı. ABD'liler bu yolla bize adamı teslim edeceğiz dediler. Biz de iyi olur, dedik. Ne zaman, nasıl teslim edeceksiniz dedik. Söylemediler. Biz hallederiz, dediler. Öyle de oldu...Demirel, ABD'nin neden böyle davrandığını sorgulayıp sorgulamadığına ilişkin sorumu ise şöyle yanıtladı: ‘Adamı teslim ediyorlar, bu bizim için çok önemliydi. Ben, terör örgütünün başını kopartırsanız kanı durdururuz, diye düşünüyordum. Nitekim Türkiye 5 sene rahat etti. Şimdi yine kan akıtmaya başladılar…Ecevit ise...’CIA ile MİT temastaydı…ben ve Sayın Demirel, Öcalan'ın alınmasıyla, terörün büyük ölçüde azalacağını düşünüyorduk. Bir süre öyle de oldu.” deniliyor (14). Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık yapmış zatların, ‘bir surelik görebilen’, yani Amerika ile ‘işbirliği yapan’, yönetim anlayışımızın, bu ülkenin ‘sorunu’ olduğu görülebiliyor. Yaşananlara baktığımızda,  sürelik bile göremedikleri’ ortaya çıkmış bulunuyor. Çünkü, ‘bir süre rahat ettik’ denilen şey, Kürdistan’ın kurdurulması oluyordu.

İşte, bu ülkenin asıl sorunu da bu, ‘Amerikanlaşmamız’, yani Amerikan dış politikasının  ülkemizin menfaatleri önünde bulunması, asıl sorunumuz oluyor…

Biliyorsunuz ‘Apo’ denilen zalim, ABD’ce Suriye’den çıkartılıp, 15 Şubat 1999 günü Kenya’nın başkenti Nairobi’de Türk görevlilere teslim edilmişti. Bülent Ecevit dahil o günkü  kahramanlarımız (!), bunu BİZ başardık övgüsüyle seçim kazanmış, ama millet kandırılmıştı. Jandarma Genel Komutanı, 2002 yılında da Kara Kuvvetleri Komutanı olan Emekli Orgeneral Aytaç Yalman, Abdullah Öcalan’ın, Türk görevlilere teslim edilmesi ile ilgili olarak bugünlerde; “Bence, ABD Irak'a müdahaleye çok önceden karar vermişti. Öcalan'ı paket yapıp teslim etmesi bununla ilgilidir… Ben bu nedenle de Öcalan'ın 1999'de teslim edilmesini bir kırılma noktası olarak saydım.” diyor (15). Aytaç Paşa’ya göre, Türkiye bu kırılma nokta/lar/sında başlayan süreci zamanında doğru okuyamamış oluyor!..

Peki ama, Aytaç Paşa; tugay, kolordu ve ordu komutanı olarak PKK ile mücadelenin askeri yönünün her aşamasında görev yapmasının yanında, bu mücadelenin diplomatik boyutuyla ilgili görevlerde de bulunmuştu. Bugünkü ‘okumasını’ dün (görevdeyken) neden okuyamamıştı!.. Ya da emekli generallerin bugünlerde konuşmaları ne anlam ifade ediyor!.. PKK ile geçen 24 yılın komutanlarından biri olan son (Eski) Genelkurmay Başkanı H.Özkök; bugün şikayet ettiğimiz Barzani ve Talabani ile geçmişte yapılan ‘işbirliği’ için: “- Aslında, bazen mahalli liderlere, PKK'ya karşı bizimle işbirliği yapsın diye itibar etmek bence yanlış olmuştur. Mesela, ben tugay komutanıyken Irak'ın kuzey bölgesine giden bütün ihtiyaç maddeleri bizden giderdi. Güneydoğu'dan, kaçak olarak. Kaçakçılığı, Şırnak'tan bölgeye giden malları kontrole tabi tutarak önlerdik. Çok muhtaç duruma düşerlerdi. Bu mahalli liderler bir binbaşıyla konuşayım diye yalvarırlardı. Ama, sonra baktık ki, bunlar Türkiye'ye geldiler. Kendilerine kırmızı pasaport verildi. Bunlar, benim bilmediğim bazı ihtiyaçlardan kaynaklanan hareketler olabilir. Tabii onları devlet unsurları bir sebepten dolayı yapmıştır. Yani, bunlarla işbirliği yaparak, orada onlara bir devlet olma antrenmanını Türkiye yaptırmıştır…Devlet müesseseleşerek olunur…Onlar, bunu adım adım yaparken, bunlara biz yardımcı olduk. Ama, şu var: Bunları yapmasaydık ne olurdu? Tabii, o da ayrı bir konu. Ne de olsa onlarla da bizim akrabalık bağlarımız var.” diyor (16). İşte, her şey aslında bu açıklamada, ‘temsil eksikliğimiz de’ görülebiliyor… 24 yılın bir başka yöneticilerinden Emekli Genel Kurmay Başkanımız Doğan Güreş ise, bugünlerde; “Türkiye için bölünme riski var. Bunu ABD de, AB de istiyor…Benim korkum, bir gün birisi, 'Bunlar başımıza bela, verelim gitsin' diyecek. Bakacaksınız Hakkâri gitmiş, Barzani'nin olmuş” diyor (17). Fakat sayın Güreş için 2002’de; “İşte bu Paşamız Körfez savaşı sırasında Amerikan kuvvetleri ile çatışmanın eşiğine gelindiğini Amerikalılar'ı 'Kürt devleti kurmaya teşübbüs ederseniz Kuzey Irak'a bir kolorduyla girerim' diyerek uyardığını bir TV programında açıkladı. Oysa o sırada ABD müttefikimizdi ve Irak'ı ülkemizde bulunan İncirlik üssünden bombalıyordu. İşin ilginç yanı o sırada bölgede bir kürt devleti kurulduğuydu. Anlaşılan kürt devleti kurulması olasılığı karşısında gözü hiçbir şey görmeyen Paşa, kürt devletinin kurulduğunu da görememişti.” deniyor (18).

2007 yılındayız… 2003 yılında yazarlık yaptığı bir gazetede Emekli generalimiz Kemal Yavuz;  ABD, bunları kimden istiyor? 'Lütfen' hatırlayın! Burnunun dibindeki, -daha doğru bir ifadeyle- 'hassas böğrünün' yanındaki Kuzey Irak'a girişini 'yasakladığı' Türk Silahlı Kuvvetleri'nden. Nereye? Binlerce kilometre ötedeki Afganistan'a. Üstelik, NATO'daki bu görevini -hem de anlaşmadaki süreden çok daha uzun süre kalarak- savmış bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri'nden. ‘Adam kullanmanın’ da bir ölçüsü olmalıdır.” diyordu (19). Peki de, işbaşında veya emeklilikte; “adam kullanmanın, ölçüsü yoktur, kullanma kullanmadır, defolun” neden denilemiyor?… Yine emeklilikte konuşan Milli Güvenlik Kurulu Eski Genel Sekreteri emekli Org. Tuncer Kılınç; “Cumhuriyetimize Sahip Çıkmak” konulu konferans-konuşmasında, “AB, Ermeni soykırımını, Kıbrıs'ta Rum yönetimini tanımamızı, Limanları Rumlara açmamızı, terör örgütü ile masaya oturmamızı, Kürt ve Alevi vatandaşlarımızı azınlık olarak nitelememizi dayatmaktadır. Böylece, birliğimizi, bütünlüğümüzü bozarak, kolayca teslim olmamızı bekliyorlar.” diyordu (20). Peki de, hemen herkes ABD ve AB’nin Türkiye’yi bölmek istediklerini söylüyorlar da, ki öyle; o zaman, “Gelin BOP’u ve AB’yi alenen reddedip, bunu uygun bir dış politika uygulayalım denildiğinde, ne siyasilerimizin, ne de askerlerimizin, yani ülkeyi yönetenlerin (MGK) böyle bir ‘modeli’ öngördüğü neden  görülemiyor?... Dahası, PKK ile mücadelede Türkiye nelerde hata yaptı (?) konuşulacağına, sorunun adı hâlâ niye ortaya koyulmuyor?.. Tabii ki de izlenen her politika, MGK’lı (siyasilerle) sürdürülüyor…

İkinci Dünya Savaşı Sonrası ülkemize yaşatılan ‘Amerikanlaşmamız’, bu ülkenin ‘asıl sorunu’, artık denilmesi gerekiyorİsmet İnönü’lü 1940’lı yıllar, ‘Amerikanlaştığımız’ yıllar oluyor...

* * *

İşte ‘Amerikanlaşmaya’ başladığımız yıllar…

İsmet Paşa, 1960’lı yılların sonuna doğru, Amerika ile aramız açılınca; “Büyük devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmeye benzer!” demiş. Dost bile olsa ayı bu, yatakta insanı ezer mi, tırmalar mı, ısırır mı, belli olmaz mı! Ya da belli mi!.. İsmet İnönü rahmetli, Amerikalıyı (!) yakın mı tanıyor!..

Solculuğun, demokratlığın bir işe yaramayan/hurafe olduğunu bilmeyenler, Türkiye’nin ‘Amerikanlaşma’ sürecinin Menderes Dönemi ile başladığını zannedenler için de yazıyorum…

Yabancı bir devlete verilecek bazı imtiyazların tohumlarını taşıyan ilk anlaşma, İnönülü dönemde, 23 Şubat 1945 tarihinde ABD ile Türkiye arasında imzalanan anlaşma olmuştur. Sözkonusu bu anlaşma ile Türk Hükümeti, nerede başlayıp nerede biteceği belli olmayan çok geniş bir yükümlülük altına girmiş bulunmaktadır. Anlaşma diğer bütün maddeleri ile, “…Amerika’nın haklarının korunması için, Türk’nin uyması gerekli şartları kapsıyor…anlaşmada Türkiye’nın hak ve çıkarlarını koruyan tek bir kelimeye bile yer verilmemiştir…Bu anlaşmada ABD…kendi şartlarını açıça ortaya koymuş, Türkiye ise hiçbir sınır hiçbir sınır ve karşı şart koymadan Amerikan şartlarını aynen kabul etmiştir.” (21). Amerika’nın Türkiye’de kültür emperyalizmini kurmak için ilk önemli tavizi de bu dönemde almış, 27 Aralık 1949 tarihli Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma ile, Bağımsız bir devlet olan Türkiye’nin başkentinde Türk Eğitimi ile ilgili bir Amerikan Eğitim Komisyonu kurulmuş, Türk Hükümetine, bu komisyonun çalışmalarını kontrol ve denetleme hakkı dahi verilmemiştir (22).

Türkiye’nin yaptığı askeri anlaşmalar daha çok NATO ekseninde yapılmışsa da, Türkiye’nin NATO’ya girmesinden önce de yapılmış askeri anlaşmaları sözkonusudur; 12 Temmuz 1947’deki anlaşma ‘ilk’ askeri yardımın başlangıcı sayılır: “Bu yardımdan kısa bir süre sonra asker üniforması içersinde, Amerikan subay, astsubay ve erlerin, uzman adı altında Türk Silahlı Kuvvetleri karargah ve birliklerine dağıtıldıklarına tanık oluyoruz...Amerikalılar ilk iş olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin silahlarını, teşkilatını, eğitimini değiştirirerek, Amerikanlaştırmayı ele aldılar ve uygulamada da ufak birkaç direnmenin dışında, başarıya ulaştılar. Türkiye’de ve Amerika’da kurs gören  silahlı kuvvetler mensuplarının sayıları arttıkça, Amerikalıların başarısı da artarak yayıldı.” (23). Türkiye NATO’ya, evlatları feda edildikten sonra, 1952’de girince de, Amerikanlılaşmamız, ‘US damgalı/işbirlikçi’ olmamız (Amerikan menfaatlerini kendi menfaatlerimiz sanmamız), artış göstererek bugüne gelmiş bulunuyor...

İşte esaretimizin gelişme süreci denilerek yapılan bir yorum: “Türkiye, 1946 devalüasyon sürecinden bugüne Ortadoğu bölgesinde ABD politikaları harici tek bir adım dahi atamadı, atamıyor... Türkiye, 1980 sonrası teslim alınma sürecine giriyor, 1997-2007 arasında ise emperyal güçlerin, “ekonomik-siyasi-askeri-finansal” anlamda “her türlü” esiri oluyor...1946 devalüasyonu ile Türkiye ekonomik olarak değişen dünya şartlarında ABD etkisine daha fazla girmeye başladı. SSCB’nin yayılmasını önleme amacında olan ABD Truman Doktrini çerçevesinde 1947 yılında Türkiye’ye 100 milyon dolar yardım kararı aldı. Gelişme içeride büyük tepki doğururken 1946 devalüasyon sürecinin de başbakanı olan Recep Peker yaptığı konuşmalarda Türkiye’nin kalkınmasını ABD’ye dayandırması gerektiğine dair mesajlar verdi...  Truman Doktrini’ni Marshall Planı takip etti. Haziran 1947’de Marshall Planı açıklandı ve planı kabul eden ülkeler program dahiline alındılar… - Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye yapılan telkin, çok ilginçtir ki 1978 Dünya Bankası raporu ile büyük benzerlik gösteriyor; ikisinde de ‘Türkiye sanayi ülkesi olmamalı’ ifadesi açık ve net... Kriz, Derviş programı, IMF, Avrupa Birliği gibi kavramlar altında Türk Devletinin ‘refleksleri’ yok ediliyor...” (24). I. Tanzimatçılar Osmanlı İmparatorluğu’nu yok etti, II.Tanzimatçılar Cumhuriyetimizi yok olmaya sürüklüyor.

Daha kim ne, neyi bekliyor? Mutlaka ‘Amerikanlaşma’dan kurtulmamız, ‘her yönüyle milli politika’ izlememiz gerekiyor…

* * *

Her yönüyle ‘milli politika’ izlememiz gerekiyor…

Yunanistan, NATO bünyesinde müttefikimiz; NATO ile nasıl Kore/kandırıldığımız bir tarafa, NATO’nun asli görevi, üyelerinin toprak bütünlüğünü korumaktır, deniyor. Peki de; “Yunanistan Genelkurmay Başkanlığı'nın seminerinde, sözde ‘Beyin fırtınası’ estirmek adına Amerikalı emekli Albay Ralp Peters'in, Ortadoğu'nun sınırlarını din, mezhep ve etnik köken kriterlerine göre yeniden çizdiği ünlü haritası, Hem de Türkiye'nin Atina Askeri Ataşesi Kurmay Albay Atilla Şirin'in önün(e)...” koyması (25); üstelik bunun iki kez de yapılması, NATO’nun ülkemize ‘dolaylı’ saldırısı gerçeği olmuyor mu? Buna rağmen de, Türkiye neden hâlâ NATO ile işbirliği yapıyoruz? Ya da Sovyet blokuna karşı bizi koruyacağı ileri sürülen NATO, Sovyet İmparatorluğu çökerken yardımını niye esirgememişti! NATO-Sovyet tehdidi yalan olduğuna göre biz/ülke neden kandırıldık?..

Benzer sayısız örnek buluruz da, bir başka şu: Türkiye’deki misyonerlik faaliyetlerine tepki gösteren eski DSP Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit’in, “AB’ye gireceğiz derken, dinimiz elden gidiyor. Takkenin üzerine haç geliyor...” şeklindeki açıklaması oluyor (26). Peki de, hem kendilerinin hem de rahmetli eşlerinin, AB’ye nasıl iştahlı olduklarını biz unutmadık ki, kendileri unutmuş mu bulunuyor? Ya da değişen ABD-AB mi, yoksa bizim ‘devlet yönetim anlayışımız’ mı sorunumuz oluyor?.. Bu sorunun çözülmesi, Batılılaşma ‘iştahımızın’ kesilmesi aciliyetini koruyor. 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün; “'Milletimizin güçlü, mutlu ve kararlı olarak yaşayabilmesi için, DEVLETİN HER YÖNÜ ile MİLLİ BİR POLİTİKA izlemesi ve bu politikanın bünyemize tamamen uygun ve dayalı olması lazımdır.” açıklaması (1927), olması gerekeni, ‘Amerikanlaşmamızın’ milli menfaatlerimiz olamayacağını söylüyor!.. 

Siyasetçilerimiz ya da emekli askerlerimiz de dahil, PKK ile mücadelede Türkiye nelerde hata yaptı (?) konuşulacağına, sorunun adının koyulması gecikiyor… Yoksa benim de korkum Güreş Paşa’nın söylediği gibi, Benim korkum, bir gün birisi, 'Bunlar başımıza bela, verelim gitsin' diyecek. Bakacaksınız Hakkâri gitmiş, Barzani'nin olmuş.” olacak. Bunun olmaması için İkinci Dünya Savaşı Sonrası ülkemize yaşatılan ‘Amerikanlaşmamız, bu ülkenin asıl sorunu’ artık denilmesi gerekiyor… Daha kim ne, neyi bekliyor?.. Herkes gerçeği bilmesine rağmen de kimseden TIK YOK…

Bugünlerde İstanbul’da, “Irak’a komşu ülkeler toplantısı” vardı. Bunun girişimi, Türkiye’nin öncülüğünde, 2003 yılında başlatılmıştı. Türkiye, ABD ve Irak, Genişletilmiş Irak’a Komşu Ülkeler Dışişleri Bakanları Toplantısı çerçevesinde üçlü zeminde bir araya geldi. Peki de, ülkemizi yönetenler, ABD’nin Irak’a KOMŞU olmadığını bilmiyorlar mı!..

Biliyorlar… Peki neden çağrılıyor?... ‘Amerikanlaşmamızın’ getirdiği teslimiyet bizi ‘manda ülke’ yaptı, bu görülebiliyor…

* * *

Manda ülke...

Başkan Bill Clinton, deprem ziyareti nedeniyle ülkemize geldiğinde TBMM kürsüsünden bize ne yapacağımızı anlattı, onun dediklerinin hepsini yaptık. O gitti yerine gelen Başkan Bush, ne yapacağımızı bize mektupla bildiriyor. “Bush, önceki gün açıklanan hitabesinde, Devlet Planlama Teşkilatı Başkanı gibi; IMF ile ilişkilerden Bankalar Yasası’na, reform çalışmalarından Telokom satışına kadar herşeyi düzenliyor.” (27) . “Başkan Bush, Bankacılık ve Telokom yasası için mektupla talimat verip Türkiye’yi –Manda Ülke- yerine koydu. Liderler de ABD’nin emrini uyguladı.” (28).

Akşam Gazetesinin manşeti “Emret Başkanım dediler ve Kabul Ettiler” oldu (29). Böylece de ülke, 82 yıl önce püskürttüğü ABD mandacılarının uzantılarına 82 yıl sonra karşı koyamadı ve 10 milyar dolar için manda ülke durumuna düşürüldü. Ya bizim politikacılarımız, ya bizim Başbakanımız: “Görünen o ki, (Başkan Bush’un gönderdiği) mektuptaki talimatlar onu hiç mi hiç rahatsız etmiyor. Etmiyor ki, -Sen kim oluyorsun da bizim iç işimize karışıyorsun demiyor...Ben bu mektubun içeriğini öğrendiğimden beri kamyon çarpmış gibiyim....Hani tam bağımsızdık (?) diye kıvranıyorum. Ulusal Egemenlik neresinde bu mektubun (?) diye sızlanıyorum...Midem bulanıyor. Gözlerim kararıyor.” (30). Kimilerinin ‘ülkenin menfaatlerini Amerikan menfaatleri ile örtüştürme  iştahları’, ülke menfaatlerinin önünde büyük sorun olarak bulunuyor…

Mandacılık, Birinci Dünya Savaşı sonrasında da vardı... Türkiye’nin parçalanacağını, yoksullaşacağını varsayarak; ABD gibi güçlü bir ülkenin mandası altına girmesi gerektiğini savunan ve bu isteğini Yunus Nadi Abalıoğlu, Ahmet Emin Yalman, Dr.Celal Muhtar, Velit Ebüzziya, Ali Kemal, Necmettin Sadak gibi aydınlarla birlikte imzaladığı mektupla dönemin ABD Başkanı Wilson’a ileten, Halide Edip Adıvar; kısacası Mandacı Halide Edip Adıvar oluyordu (31). İsmet İnönü gibi askerler Amerikan mandasını İngiliz sömürgesi olmaya ya da bağımsızlığa yeğ tutuyordu: “Mustafa Kemal Samsun'a çıkıp Kurtuluş Savaşı hazırlıklarına başladığında İstanbullu aydınlar bağımsızlık savaşına inanmamaktadır. Ahmet Emin Yalman, Halide Edip gibi Amerikan okullarından mezun aydınlar bir üçüncü yol olarak Amerikan mandasını görmekte, onlarla birlikte Bekir Sami, Albay Kara Vasıf, Refet Bele, İsmet İnönü gibi askerler de Amerikan mandasını İngiliz sömürgesi olmaya ya da bağımsızlığa yeğ tutmaktadır.” (31-2). II.Dünya Savaşı sonrası bu gerçekleşti. Dünün mandacıları ile, bugün bizi AB ile dönüştürenler ve BOP’a model ülke olmak isteyenler arasında pek de fark görünmemesi de bu oluyordu...

TÜRK toplumunun bir çelişkisi, Batı ile Doğu değerleri arasındaki tercihi, çok kere bir benzetmeyle anlatılır; Sakallı Celal tarafından: “Bu memleket Doğu'ya giden bir teknedir, içindeki bazı saflar, Batı'ya doğru koşarlar.” şeklinde anlatılmış bulunuyor. Bu çelişkiden artık kurtulmamız gerekiyor… Biz BİZ olmak zorundayız, kim neden bizi ‘hilkat garibesi’ yapmak istiyor!…

Sahi, -İlkokuldayken midemin bir türlü kabul etmediği o ‘lanet süt tozundan’ siz hiç içtiniz mi? Ya da İslam coğrafyasında kimler o Hatırlı süttozu’ndan içti, hâlen de içiyor?.. Mesela da, ülkesini ‘savaşsız teslim eden’ Saddam Hüseyin içti mi!.. Ya da başka kimler içti!.. Ben gördüğüme, bildiğime inanırım; ‘Efelenmemiz’ gerekirken ‘Efelenemiyoruz’, neden!..

* * *

Neden Efelenemiyoruz!..

Onlarca senedir her kes herşeyi biliyor... Bizi yoketmek isteyenin, taşaronları diğer hıristiyan mezhepleri de olsa esasta ABD, yani Köktendinci Protestan Hıristiyan-Yahudilik olduğu biliniyor. O zaman, bizim yetkililerimizin hâlâ; ‘ABD ile müttefikiz, arada ihtilaflarımız olsa da genel anlamda ilişkilerimiz iyidir benzeri açıklamalarının sebebi nedir? Neden hâlâ biz bu ‘gavurlara’ katlanıyoruz?..

Bu sorunun cevabı olarak; “Askeri ve siyasi yetkililer neden hala bu ilişkiler konusunda iyimserliklerini dile getirip dururlar? Umarım bu soruların kurmay zeka ile üretilmiş sır nitelikli gerekçeleri vardır. Aksi halde bir tek yorum kalır.” deniyor (32). O yorumun ne olduğunu siz düşüne durun ya da fazla düşünmenize pek gerek yok, sözüm bu noktada şu: ABD’nin ülkemize ve İslam coğrafyasına ‘fiilen savaş açtığı’ gerçeğinin sonuçlarını kimse göze alamadığı için mi kafalar kuma (!) gömülüyor!.. Yani, bu sebeple mi gerçek görülmek istenmiyor?..

Üstelik, ABD saldırganlığının bir gün mutlaka Türkiye ile savaşa girecek olduğu tartışılmaz bir gerçek olarak zaten de önümüzde duruyor. Hal bu iken, Sayın Süleyman Demirel bir açıklamasında; “Anti-Amerikanizm içindeki halkı memnun etmek için ABD’ye karşı efelenebilirsiniz. Ama netice almanız mümkün değil.” neden diyor (33)?..

Bu noktada Sayın Demirel gibi devlet adamlarına ve bugün ülkede hüküm süren her türlü yönetime, “Bugün ki perişanlığımız bugüne değin hiç Efelenmeyişimizin sonucu değil mi (?), bir kez de Efelensek ne çıkar?” diye sormak gerekiyor…

Yapılması gereken Efelenmek de, Amerikan dış politikası, ‘Zeybekçe (tüm peygamberleri Türkleştirmek)’, yani İslamı Protestanlaştırmayı/Türk İslamı/Ilıman İslam denilen hilkat garibelerini istiyor ama, ‘Efe’ olmamızı/Efelenmemizi istemiyor. Dahası, Anti-Amerikanizmin hızla yükseldiği Türkiye gibi ülkelerde Antiamerikanizm istenmediği gibi, aynı olumsuz hissiyatın NATO, BM, IMF, Dünya Bankası gibi şer güçlerine de yöneleceğinden korkulduğu için, gidişatın kontrol altına alınması da isteniyor.  Birkaç yıl önce ülkemizi ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’nın, Havalimanında görüştüğü Tayyip Bey’den bir isteği de bu oluyor; Erdoğan’ın, Türkiye’de artan Amerikan karşıtlığını dizginleyebilecek ‘yetki ve meşruiyet’e sahip tek isim olduğu söyleniyordu (34). Condoleezza Rice’ın, Dışişleri Bakanı iken  Abdullah Gül ile görüşmesi sırasında, BOP projesine verdikleri önemi anlatıp, “Türkiye özel bir örnek. Bu konuda çalışmalarımızı arttırmamız gerekiyor” sözlerine sayın Gül’ün verdiği; “Siz projeye başlamadan reformların önemini Tahran’da anlattık.” cevabı (35); dış politikamızın, milli menfaatlerimize göre değil de, Amerikan dış politikasına göre şekillendirildiğini açıkça gösteriyor.

Dış politikamızın ABD menfaatlerine ‘desteği’ hâlen de sürerken, Amerikan dış politikasının ülkemize ve İslam coğrafyasına (değiştirmek ya da yok etmek iştahı ile) saldırganlığı da durmaksızın sürüyor. ABD’den, Demokrat Parti Senatörü Joe Lieberman ile Cumhuriyetçi Parti Senatörü Chuck Hagel, BOP çerçevesinde ilk somut adım olarak, Ortadoğu’da bir Kalkınma Bankası (!) kurulması ve bu ülkelere ekonomik yardım (!) sağlanmasını içeren bir tasarıyı kongreye sunmuş bulunuyordu. Bu tasarı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı ülkelerin Batıya entegrasyonu amacıyla ABD’nin sağladığı ‘Marshall Yardımı’na atfen, ‘Yeni Marshall Planı’ olarak lanse ediliyor (36). İlk ‘Marshall Yardımı’nın, kontrollü Tarikatlar, İmam Hatipler, İlahiyatlar, Kur’an Kursları’ın yanında; siyasallar, mülkiyeliler, yeşil bereliler ve dahasını ürettiği biliniyor. Yeni Marshall Yardımı’ ise, ‘ilk Marshall Yardımı’ ile büyümüş nesiller arasından ya nurlu bir Halife (!) ya da ‘Yeni Osmanlı lideri (!)’ göndere çekmiş bulunuyor!..

Ülkemiz için yeni bir Cumhuriyet (düzeni) başlatılmış bulunuyor! Müslümanın Müslüman tarafından değiştirilip dönüştürüldüğünü 2002’den beri yazıp duruyoruz. Başlayan bu yeni süreçte, Haşemacılar ile Bikinciler istemeseler de, birbirini sevmeye mahkum edilmiş bulunuyor! Birlikte ‘dans’ etmeseler de, birarada yaşamaya ‘tercihe’ sokulmuş görünüyor… Türk İslamı veya Ilıman İslam denilen lanetin, ‘gerçek İslam’ ile uzaktan yakından ilgisi yok ama, arada ‘Zeybekçe’ tutturup; bunu öngören ABD’ye; “Türkiye bölge için mutlaka örnek gösterilecekse, ılımlı İslam olarak değil, sadece laik, demokratik ve hukuk devleti niteliğiyle örnek oluşturabilir.” denilse de, ‘terk edilemeyen Amerikanlaşmamız’ bu yeni düzene karşı koyulamayacağını da gösteriyor… Dün Osmanlıda yaşananlar, Türkiye Cumhuriyeti’nde Bugün olarak yaşanılıyor… ‘Hükümetim ol/a/madığı için’ …

* * *

‘Hükümetim olmadığı için’…

Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili olan Kemal Bey’in, Ermeni tehcirinde ölümlere sebebiyet verdiği iddiası ve idam isteği ile yargılanması sırasında sarf ettiği sözler, ‘dünün’ bugün olduğunu ya da ‘asıl’ sorunumuzun ne olduğunu ortaya koyuyor: “Kemal Bey’in yargılanmasına karar veren Divan-ı Harb’in savcısı Sami Bey görüşünü kısaca anlattı: 'Dosyalardan ve yabancı basından aldığı bilgilere göre…bazı kimseler şahsi çıkarlarını düşünerek bilinen faciaları meydana getirmişlerdi'. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey de, savcıya göre, bunlardan biriydi ve en şiddetli cezaya çarptırılması lazımdı…Ne garib ve acı bir tecelli idi ki, bu vahşeti yapan Ermeni komitacılarının yerine masum bir Türk idarecisi aynı suçla suçlanarak yargılanıyor…Devrin malum güçleri kurban istiyorlardı ve sonunda divan-ı Harb-i Örf tarafından ölüme mahkum edilen Kemal Bey'in idamına hükmedildi…Kemal Bey…35 yaşlarındaydı…Son sözü soruldu. O zaman, Kemal Bey, halka hitab etti: -'Sizlere yemin ederim ki ben masumum, son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Ve benim sevgili kardeşlerim, ne yazık ki HÜKÜMETİM OLMADIĞI için, çocuklarımı asil Türk MİLLETINE emanet ediyorum (diyordu).” (37).

Osmanlının yıkılmasına sebep olan Jön Türklerin, kurtuluşu Batı/lı da aramaları gibi; Türkiye Cumhuriyetini batıracak BOP’çu ve AB’ci Türkler de kurtuluşu (!) Batı/lı da arıyor. Dün ‘bugün’ olarak yaşanıyor… Tarih için, ‘ibret’ denilse de, “hiç ibret alınsaydı tarih tekerrür mi ederdi?”...

Tarihin tekerrür etmemesi için, Kemal Bey rahmetlinin evlatlarını emanet ettiği milletimizin ve bizim evlatlarımızın da selameti için; gavurlarla işbirliği yapmayacak;taviz vere evre ülkeyi yönetmeyecek yöneticileri’ mutlaka ortaya çıkarmamız gerekiyor… Türkiye, ‘Kırk Katır (GOP)’ ve ‘Kırk Satır (AB)’ üzerinden milli menfaat aramayacak’ ‘yönetici gücü’ mutlaka bulması gerekiyor… Başımıza çuval geçiren ‘Trörist Özgürlüğünemutlaka “Efelenmemiz” gerekiyor…

Halen de Güneydoğu’da ölmekte olan evlatlarımız ‘yalancıktan yere yıkılan oyuncular’ değil, ‘civanmert’ vatan evlatları oluyor… Türkiye ve İslam coğrafyası, ‘Kırk Katır’a da, ‘Kırk Satır’a da, “kulübenize lan…hoştt hoşşttt…” diyebilecek DEVLET ADAMLARINI mutlaka bulup çıkarması gerekiyor… Dün bize Sick Man, yani “Hasta Adam” diyen Şeytan ruhlu Beyaz Adamların bugünkü torunlarına; “Hasta Adam sizsiniz; Sick…Man” demenin tam da sırası, haydin hep birlikte: Sick…Man

Hay ağzınıza sağlık…

 

Ahmet MUSAOĞLU / Günebakış, 10-11.11.2007

 

htpp://www.ahmetmusaoglu.org

htpp://www.ahmetmusaoglu.com

 

                                                                      Ana Sayfa  Eserler   Yazar Hakkında   Basın Galerisi   Videolar    Ziyaretçi Defter    Sunum İzle       İletişim