Eşşekname…Eşşekliğin Divanı

Eşşekname…Eşşekliğin Divanı

Ülkemde “Yazar (bilgilendiren)” pek yok, “Yazan (bilmediğini bilmeyen)” çok, düşüncem biliniyor… “Yazan” olanlardan biri –Hürriyet’teki köşesinde-, “Eşek olmak istiyorum. Evet, ‘ş’leri çifter çifter vurgulanan cinsten bir ‘eşşek’olmak istiyorum. Belki ‘sen zaten öylesindir’ diyerek bana hakaret ettiğinizi sanacaksınız ama, nafile… Vallahi değilim !. Fakat keşke söylediğinizde haklılık payı bulunsaydı. Yüzüne tükürseler ya Rabb-i şükür diyen familyaya mensup olduğum için zerre kadar alınmazdım. Hatta, teşekkürümü tempolu bir anırtıyla ifade ederdim. ..Ah, çifte veya tek ‘ş’li bir eşek olasaydım eşekliğin sefasını sürerdim…Efendimbunları yazdım, çünkü okudum ki Majestelerinin (-İngiliz)ülkesinde yukarıda belirttiğim cinsten gayet konforlu ve gayet şevkatli bir eşek çiftliği varmış…evcil dost olarak kullanılan muhteremler belirli bir yaşa geldiklerinde bu çiftliğe gidiyor ve yaşlılığın tadını çıkartıyorlarmış… Amerikan demokratlarının parti simgesi yapması ve bazı Latin Amerika halklarının hayvan yellendiğinde etrafa mutluluk dağıttığı inancıtaşıması hariç, benim bilebildiğim kadarıyla hemen bütün kültürlerde eşek aptallık, salaklık ve inatçılık sembolü addedilir…‘Eşşekname’ yazarken eşeklik ettimse affola!..” şeklinde yazdığında (1), buna ait bir yazı yazacağımı bilebiliyordum –geçenlerde sadece dokundurdum-, nasip asıl bugünmüş…

Sözettiğim yazı yazma düşüncemi tetikleyen ise, bir başka “Yazan”ın, yazısında Aziz Nesin’e atfen verdiği hikaye oldu… Aziz Nesin ‘zekalı’ bu yazıyı okuyunuz, imdi:

“Bazı yazılar vardır…Yazıldıklarından yıllar sonra bile ne zaman okunurlarsa okunsunlar aynı tadı verirler. Aziz Nesin’in 1958’de yazdığı Ah Biz Eşekler isimli hikayesi de bunlardan biridir…12 Eylül döneminde okumuştum ve sanki o yıllarda, o yılların ahval ve şeraiti için yazılmış gibiydi. Daha sonra Turgut Özal döneminde, Hacı-Bacı iktidarında tekrar tekrar okudum ve her seferinde sanki yeni yazılmış gibi geldi hikaye…İkinci 12 Eylül (-Referandum) sonrasının durumunu anlatmak için de Aziz Nesin’in hikayesinden iyisini yazmak mümkün değil…Özetleyerek aktarıyorum. Yorumsuz!..

“Ah biz eşekler.. Ah biz eşekler.. Biz eşek milleti de eskiden siz insan milleti gibi konuşurmuşuz. (…) Nasıl olup da o zengin eşekçe ölmüş, bir ölü dil olmuş, sonra biz eşekler anırmaya başlamışız; bunu…Merak ediyorsanız anlatayım. (…)

Bir gün, bu eski kuşaktan yaşlı eşek, kırlarda tek başına…Hem otlar, hem eşekçe türküler söylermiş. Bir ara burnuna bir koku gelmiş ama güzel bir koku değil, kurt kokusu.
Eski kuşaktan eşek, burnunu yukarı dikip, havayı derin derin koklamış. Hava, keskin keskin kurt kokuyormuş.
Yok canım, kurt değildir, diye avunup otlamaya başlamış. Kurdun kokusu gittikçe artıyormuş. Belli ki kurt yaklaşıyor. Kurt yaklaşıyor demek, ölüm geliyor demek…

Eski kuşaktan eşek,

-Kurt değildir, kurt değildir… diye kendini avutmuş(…)

-Biliyorum, bu gelen kurt değil. Evet kurt değil ama ben şuradan azıcık uzaklaşsam kötü olmaz, demiş. Başlamış yürümeye. Başını geri çevirip bakmış, kurt sırıtarak, ağzının suları akarak arkasından geliyor. Eski kuşaktan eşek yakarmaya başlamış:

-Ulu Tanrım, bu gelen kurt bile olsa, kurt olmasın ne olur. Kurt değil canım, ben de boşu boşuna korkuyorum (…)

– Ah, ben de ne budalayım, diyormuş. Yaban kedisini kurt sanıp kaçıyorum. Hayır, kurt değil…
Ayaklarının var gücüyle kaçıyor, bir yandan da içinden şöyle geçiyormuş:
– Kurtsa da kurt değildir. İnşallah değildir. Yok canım, ne diye kurt olsun…
Başını çevirip arkasına bakmış, kurdun gözleri ışıl ışıl yanıyor. Eşek dörtnala kaçar, hem de,
-Vallahi de kurt değil, billahi de kurt değil. Allah belamı versin ki kurt değil, diye söylenirmiş (…)
Azgın, aç kurt keskin dişleri ile eşeğin sağrısını ısırmış, budundan büyük bir parça koparmış. Can acısıyla yere yıkılan eşeğin birden dili tutulmuş. Bildiği eşekçeyi, korkudan unutmuş. Kurt, boynuna, gerdanına saldırmış. Eşeğin her yanından kanlar fışkırmaya başlamış. İşte ancak o zaman eşek,
Aaa kurtmuş. Aaa o imiş. Aaa, o imiş! diye bağırmaya başlamış. Kurt onu parçalar, o da dili tutulduğundan, yalnız:

-Aaa, o imiş. Aaa, oo-ii. Aaa-iii. Aaa·iii! diye bağırır, inlermiş. (…)

İşte o günden sonra, biz eşek milleti, konuşmasını, söylemesini unutmuşuz, her duygumuzu, her düşüncemizi, anırtı ile anlatmaya başlamışız. O eski kuşaktan eşek, tehlike kuyruk altına girinceye dek kendini avutup, kandırmamış ol­saydı, bizler de konuşmasını bilecektik.

Ah biz eşekler, ah biz eşek milleti: Aaaa-i, aaa-iiii”… (2)…

Aziz Nesin ‘hikayeli yazı’ burada bitiyor, alıyoruz ‘sazı’ yine ele biz ama, bu defa sırada, “yarın ki” yapılacak “referandum” konusunda da açıklamalarda bulunan müzisyen Fatif Erkoç’ta, yine “Aziz Nesin’li bir çeşitleme”, imdi sırada o var: “Milliyet Cadde’de yer alan habere göre; 12 Eylül’de yapılacak referandum hakkında vatandaşların zıt fikirlerde olmasından dolayı şaşkınlık içinde olduğunu belirten Fatih Erkoç, “Türk Milletinin yüzde 60’ı aptaldır” diyen Aziz Nesin’e atıfta bulunarak, “Bence bunun en büyük nedeni çağdaşlaşamamak. Bu zıtlığı görünce Aziz Nesin’in söylemleri aklıma geliyor. Umarım referandumdan ülkemiz için en hayırlı sonuç çıkar…Her millet hak ettiği seviyede yönetilir. İnsanlar bilgili ve bilinçli olmalıdır. Olmasını bilirse çağdaş bir biçimde yaşarlar.. Aziz Nesin’in ..Dediklerine çok büyük ölçüde katılıyorum. Aziz Nesin abim bu milleti çok iyi tanımış. Bana göre her söylediği doğru çıkıyor.” şeklinde buyurmuşlar (3)…

Aptal diyen aptaldır…

Yazımızın “eşşeklikle/bilgi dışı olmakla” ilgili bölümüne geçmeden önce, Aziz Nesin (abi) “ölçüsüzlüğü (bilgisizliğine)”, “Türk halkının yüzde 60’ı aptaldır” aptallığına vurmalıyım bir ‘darbe’… Böyle bir söz, “kimlerin aptal olduğu ortaya koyulmadığı, ben de bu halktan bir birey olduğum, dolayısıyla beni de kapsadığı, ben de, kendimin ne olup olmadığını bildiğim için”, diyorum ki; –Bana her kim aptal diyorsa, aptalın daniskasıdır, ben olsa olsa ‘Abdal’ım, “aptal görenler” aptaldır

Abdal… yani, “hakikatin bilgisine (‘kesinleşmiş bilimsel bulgulara’) ulaşmış kişi… Düşünsenize, 20-21’nci yüzyıl ilmi, “yaradılış var” diye haykırıyor ama, bir insan, “Yaradılış/Yaratıcı yok” diyor. Yaşam, “tercih”tir, der mi der… Yaşam “tercih” olduğu için hiç kimse “yaratıcıya, yaradılışa inanmak zorunda değil” ama, “hakikate ulaşamadığı, ‘kesinleşmiş bilimsel bulgulara’ inanmadığı için “Abdal” de denemez”…

Bugünkü bilimsel çalışmalar, Evren Sistemi’mizin hemen yanıbaşında bulunması muhtemel bir başka Evren Sistemi’ninden (Ahret Yurdu’ndan) söz etmeye başlamış bulunuyor. Hâl bu olunca da, bir gün gelir ki; “Aaa o imiş. Aaa, o imiş!.. Aaa, yaradılış varmış” diye bağırmaya başlar insan!.. Onun bunun için değil, ‘ibret almak isteyenler için’ yazıyorum:

“Sûr’a üflendiği gün….” Nebe (78)18

“..bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde kabirlerden çıkarlar.” Kamer (54)7

“Gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir halde..” Mearic (70) 44

“O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, “Rabbimiz! Gördük duyduk, şimdi bizi (dünyaya) geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık” diyecekleri zamanı bir görsen! ” Secde (32)12

“…Sen o zalimleri, Rablerinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerine söz atarlarken bir görsen! Zayıf sayılanlar, büyüklük taslayanlara: Siz olmasaydınız, elbette biz inanan insanlar olurduk, derler.”  Sebe (34) 31

“Büyüklük taslayanlar, zayıf sayılanlara (kıyamet gününde): Size hidayet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis siz suç işliyordunuz, derler.” Sebe (34) 32

“Zayıf sayılanlar da büyüklük taslayanlara: Hayır! Gece gündüz (işiniz) tuzak kurmaktı. Çünkü siz daima Allah’ı inkâr etmemizi, O’na ortaklar koşmamızı bize emrederdiniz, derler…”

    Sebe (34) 33

“Ah keşke bizim için (dünyaya)..dönüş..olsa da, müminlerden olsak!” Şuara(26)102

Dünya’da iken “pişman olmayanların” durumunu Kur’an,“kitap yüklü merkep” sembolü ile veriyor: “Kendilerine Tevrât yükletilip de sonra onu taşımayan(onun buyruklarını tutmayan)ların durumu, Kitaplar taşıyan eşeğin durumugibidir.” Cuma (62) -5

Yukarıdaki ayetleri okuyup da, “konumuz “eş(ş)ekler”; ne ilgisi var demeyin, birebir ilgisi var; “eş(ş)eği”de, “eş(ş)ekliği” de yazmaya devam ediyorum…

Eş(ş)ek kim, ne?..

Eş(ş)ek de dahil, canlılar dünyasının bir parçası olan hayvanların, insanoğlu için hayati önemi vardır. Çünkü, insanlar hayvanların bir kısmından yiyecek, bir kısmından ticaret, bir kısmından da binek ve yük taşıyıcı olarak faydalanmaktadır. Bunun yanında insan,  kullandığı pek çok giyim eşyasından, çadır, halı, kilim gibi eşyalara ve günlük hayatındaki beslenmesini sağlayan hemen her türlü yiyecek ve içeceği de hayvansal ürünlerden elde etmektedir. İnsanlar için son derece önemli olan hayvanlar, estetik yönleri ile de insanoğluna hitap etmektedirler. Sevimli, tatlı, etkileyici görünümleri; göz alıcı renkleri, alımlı yürüyüşleri ve gösterişli geçişlerinde bir güzellik vardır. Bu nedenle de, hayvanların bulunmadığı bir hayatı insanoğlunun yaşaması imkansız gibidir.

Bu noktada, her bir dinsizin de “ibret” alması veya cevap vermesi gereken, eş(ş)ek dahil, “evcil hayvanların” “nasıl evcilleştiklerinden söz etmeyeceğim veya bu sorunun cevabını verin demeyeceğim… Mademki “Eş(ş)ekliğin Divanı”nı yazıyoruz, uygarlık tarihini yükünü, “binek, taşıma, ulaşım vasıtası” olarak çeken, eş(ş)ekten (merkepten) sözetmeye devam edeceğim

Görme, işitme ve koklamadaki olağanüstü özelliklere sahip eş(ş)ekler, insanoğlu tarafından yanlış algılanmış, kendilerine (yukarıda da görüldüğü gibi), bilgisizce (haksız) bir şekilde, “inatçı-aptal” yakıştırması yapılmış-yapılıyor olunsalar, daha da ötesi, birilerini aşağılamak için sözcüklere bile sıfat olsalar da, her davranışlarıyla sıradışı canlıdırlar. Evcil eş(ş)ek, insanlarca, birincil olarak taşıma, özellikle de yük taşımada aracı olarak kullanılmış-kullanılmaktadır. Eş(Ş)ek’ten önce bu işi deve’ler, daha öncesinde de sığır’lar üstlenmişken, eşeğin ortaya çıkması ile sığırlar bu yükten kurtulmuş, develer ise hafiflemişlerdir: “..eşeğin keşfiyle (!) sığırlar bir anlamda yüklerinden kurtuluyorlar. Görevlerinin yük taşıma kısımlarını eşeklere devrediyorlar….M.Ö.1500 yıllarında develerle yapılan yük taşımacılığı, eşeklere de yaptırılıyor(du).” (4).

Devletin TÜBİTAK’ın çıkardığı “Bilim ve Teknik Dergisi”nin yukarıdaki, “..eşeğin keşfiyle (!)” açıklamasını okudunuz…

Peki ama, yapılan açıklamadaki “eşeğin keşfi (!)” nasıl bir keşiftir? Ya da “Ünlü Fransız araştırmacı Buffon’un deyişiyle (eşeğe) insanoğlunun en büyük keşiflerinden biri..” açıklamasındaki (5), “insanoğlunun eşeği keşfi” öngörüsü ne ifade edebilir? Eşeği kim, nasıl keşfetmiştir? Bu nasıl bir keşiftir? Sosyal bir hayvan olarak keşfedildikleri dile getirilen eşekler (6), nasıl sosyalleşmişlerdir?

Bu zırvaların ötesine, eş(ş)eklerin, tarihin belirli bir döneminde (insanoğlunun onlara ihtiyaç duyduğu bir anda) yeryüzü sahnesinde görülmelerini ve tarihin bir bölümünün yükünü sırtında taşımalarını nasıl açıklayacağız? Sığır’ların ve deve’lerin kullanılamayacağı ekolojik ortamlarda (onlara gerek duyulduğu zaman) ortaya çıkmalarının izahı nasıl yapılacaktır? Ayrıca, eşeğin bacaklarının “…saatte 70 kilometre hızla koşabilecek biçimde tasarlanmış.” olduğunun söylenmesi (7) ne ifade edebilir?..

Normal akıl, yani “aptal olmayan akıl”, eğer bir “tasarım”varsa, bunu “tasarlayan”da olmalı der. Bu “Tasarlayan” kimdir? Üstelik de, Eş(ş)eğin, 70 kilometre koştuğu gözönüne alındığında, bu hayvanları yakalayıp sonra da evcilleştirmek, o zamanın koşullarında kolay mıdır? Bunu kim nasıl başarabilecektir?

İşte, bu soruların, “eş(ş)eği insan keşfetti” benzeri -zırvaları- bir tarafa bırakırsak, “Yaratılış”ın dışında bir açıklaması yoktur… insanoğlu eşeği doğa’nın ürettiği biçimiyle kabullendi (8) benzeri, “BİR/Tek” Tanrı”yı reddedip de, “doğa” denilen sonradan ortaya çıkmış olanı, hem eş(ş)eği “yaratan” hem de evcilleştirip insana veren “tanrı” olarak kabul eden bilimdışı açıklamaların yeri, “bilimsel çöplük” olmaktadır. Kabul edilmesi gereken (Yaradılış) kabul edilmedikçe de, verilebilecek cevaplar, bu zırvalar gibi olacaktır. Yaratan zaten (yarattığını) bildiren de oluyor:

“Hem kendilerine binesiniz, hem de zinet olsun diye…merkepleri yarattı…”

         Nahl (16) 81

Eş(ş)ek’in ortaya çıkışını ve evcil olmasını bu şekilde ‘zeminine’ oturttuktan sonra, gelelim, “varolmuş aklını” yoksaydığım Aziz Nesin, “Ah Biz Eşekler”e…

Aziz Nesin’den mi, Mehmet Akif’ten mi!

Aziz Nesin’in 1958 tarihli, “Ah Biz Eşekler hikayesi kökenini (bence), Mehmet Akif Ersoy’un, 1913’de yazdığı –aşağıdaki– şiirinde buluyor.  Kendilerini “Müslüman” olarak tanımlayan, ‘referandum’ telaşında (!) bulunan insanların bugününü hasmı  çullanmadan son lokma yutma tercihi kullanmak isteyen Müslümanın durumunu dünden anlatıyor, “Aziz Nesin/leşen aklın” da okuması için, imdi:

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile…

Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!

Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir;

Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!

İstemem dursun o pâyansız mefâhir bir yana…

Gösterin ecdâda az çok benzeyen bir kan bana!

İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yâdigâr!

Çok değil ancak! Necip evlâda lâyık tek şiâr.

Varsa şayet, söyleyin bir parçacık insâfınız:

Böyle kansız mıydı – Hâşâ – kahraman eslâfınız?

Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına?

Benzeyip şîrâzesiz bir mushafın eczâsına,

Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet târumâr?

Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedar?

Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?

Böyle adet miydi, bî-pervâ, yemek insan leşi?

Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan…

Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bâri gülmekten utan! …

‘His’ denen devletliden olsaydı halkın behresi:

Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş nârâsı!

Kurd uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi.

Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.

Lakin, ask olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek,

Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek!

Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı…

Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı! …

Bir hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üslûba sok:

Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.

Bir hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üslûba sok:

Hâlimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok.

Burnumuzdan tuttu düşman, biz boğaz kaydındayız!

Bir bakın: Hâlâ mı hâlâ ihtiras ardındayız!

Saygısızlık elverir… Bir parça olsun arlanın:

Vakit çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!

Davranın haykırmadan nâkûs-ı izmihlâliniz…

Öyle bir buhrâna sapmıştır ki, zirâ haliniz:

Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mâteme!

Davranın, zîra gülünç olduk bütün bir âleme,

Bekleşirken gökte yüz binlerce ervâh, intikam;

Yerde kalmış, naşa benzer kavm için durmak haram!

Kahraman ecdâdımızdan sizde bir kan yok mudur?

Yoksa: İstikbâlinizden korkulur, pek korkulur!

Mehmet Akif ERSOY / 13 Haziran 1329 (1913)

Akif’in 1913’de dün bildirdiği, bugünlerde yaşadığımız dönem oluyor… İstikbalimizin korkulduğu dönem de değil, pek kalmadığı, “Küreselleşmeye (Küresel –Tek- Devlet-Dil-Din)”e eklemlenmekte olduğumuz devir oluyor…

Bu dönemi yaşarken hem, “donumuza kadar Amerikanlaştık, darbelerimizin kökeninde Amerika var” diyeceksin, hem de “Evetçiler” ve “Hayırcılar” veyahutta “Boykotçular” da diye “bölündük diyeceksin!… Haliyle de, ‘Babayasa’ kurulumumuz da dahil, ülkemizin bugün içinde bulunduğu “sıkıntıların” sebebinin,“Amerikanlaşmamız (azgın kurt)”, dolayısıyla, “Amerikan ‘sağcısı, solcusu, milliyetçisi, İslamcısı, kürtçüsü vb… tehlikeden bihaber)” olmamız olduğunu yoksayarak, “bağımsızlığımızı” ve “dinimizi de” kaybettiğimizi yoksayacaksın!.. Ya da ‘sorumsuzluklarınızın’, her “toplumsal sorumsuzlukta” olduğu gibi, “sizler gibi” düşünmeyenlere (de) “olumsuzluk” olarak döndüğünün, “sıkıntımızın faili olduğunuzun da” farkındalığını yaşayamayacaksınız… Akletmez misiniz?

Akletmez misiniz?..

Peki de, o mükemmel “Kur’an” çağrısı, “Akletmez misiniz!..” ne oluyor!...

Sizin için yazılan senaryoda figüran olmak, yokolmayı ya da yok edilmeyi beklemek ya da “İslam olana”  ters bir şekilde kişinin, sorgulama yapmadan (akletmeden) “aklını”, “kararını vermesi için” şeyhine şıhına, siyasetçisine (vb.) terk etmesi, esasta, tercihini, “iki safhalı yaşam” olarak değil de, yaşamın sadece “ilk safhası” için, yani “dünya yaşamından” yana kullanmak tavrı, olsa olsa, Mehmet Akif Ersoy merhumun yukarıdaki şiirinde sözettiği, “kurt karşısında otlamaya devam eden merkebin tavrı gibi” olur, “aldırmazlığın”, ama esasta, “bilgisizliğin” getirdiği sorun oluyor…“Yükümlü tutulup” da, “onunla amel etmeyenlerin”, akletmeyenlerin durumu aynen bu oluyor…

Malumdur ki “eş(ş)ek” sadece bir taşıyıcıdır, “üzerindeki yükten” habersizdir. Peki de, insanın, “sorumluluk yüklenenin” durumu aynı mı?..

Ziya Paşa, ‘Eşek ölür kalır semeri/İnsan ölür kalır eseri!’ diye bir farkı boşuna belirtmemiş diyeceğim ama, o muhteşem Mehmet Akif; Ziya Paşa’nın bu beyitindeki yanlışlığı da düzeltiyor; bir şiirinde şöyle diyor:

“Ölen insan mıdır, ondan kalacak şey: eseri;

Bir eşek göçtü mü, ondan da nihayet: semeri”

Atalar böyle buyurmuş, diye, binlerce alın

Ne tehalükle (-düşünmeden ileri atılmaya) döker, döktüğü bi çare teri!

…..  …..

Gündüzün, başların sütünde gezen “şah-eser”in,

Gece, şayet arasan, mezbeledir belki yeri

….. …..

Ne esermiş, ne semer, kimsenin olamaz haberi!

M.Akif Ersoy: 21 Mart 1346 (1930)…

Demek ki de,  o kadar ‘ucuz’ değil, ne “eser/hikaye (vb.)”, ne de “semer”…

            İster ‘eser’, isterse de ‘semer’; “esşşeklik” edilip de, “affola” denilmeyecek; yani, “yüklenilen sorumluluk bilinmeli, bilinecek!..”… Kişi/insan, “bilgi sahibi” olursa eğer, yapacağı tercihler (davranış biçimlerikendine de, dolaylı olarak kendi gibi düşünmeyenlere de, ülkesine de, dinine de, zarar vermez olur, aksi (bilgisizlik), her şeye zarar verir olur, oluyor…

Eleştirdiği Başbakan Tayyip Erdoğan için, Hürriyet’ten Yılmaz Özdil; “Hani Başbakan, ‘Ziya Paşa’nın güzel bir lafı var, eşek ölür kalır eseri deyip de, sonra ‘Pardon, pardon, eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri’ diye düzeltti ya…Aslında düzelttiği filan yok. O laf, Ziya Paşa’nın değil. Mehmet Akif Ersoy’un!” diyordu ama (9), Mehmet Akif Ersoy, yukarıda özetini verdiğimiz şiirdeki gibi, Ziya Paşa’nın o sözünün “yanlışlığını” ortaya koyup, düzelten oluyordu. “Amerikan solcusu” diyebileceğimiz Yılmaz Özdil de, eleştirdikleri ya da eleştirmedikleri diğer Amerikancılar (her türlü versiyonu) gibi, “bilmediğini bilmeyenlerden” oluyor… 

Neyi bilmesi gerektiğini” bilen kişi ancak, ne yaptığını ya da “iyi bir hikayenin/davranışın ne olması gerektiğini de” ya da “neden dünyada olduğunu” da bilebilir oluyor. Bu durumda da zaten, “kendi” gibi olmayan (düşünmeyen) kişilere de, ülkesine de, dinine de zarar vermez olur, yoksa “dili tutulan (gibi)” olur… Amerikan “İslamcısı, Solcusu, Sağcısı,  Muhafazakarı, Milliyetçisi, Kürtçüsü, Komünisti (vb)” olup, yanlış tercih yapıp da; –Aaa, o imiş. Aaa, oo-ii. Aaa-iii. Aaa·iii!diye bağırıp inlemek, inletmek yok… “Aaa kurtmuş. Aaa, o imiş!” demek yok…

Ama ne yazık ki, inleyip, inletenler (bilgisizler) hâlâ çok çok…

Bu sözüm onlara: ‘Kendi olamayan’ yani “kendi kimliğini”değil de, “başkasının kimliğini” “kendi kimliği gibi” yaşayan insan, “başkasının adamı” olduğun için, ne yaptığını bilmiyorsun, “İslam olanı da, bağımsızlığımızı da” yokediyorsun, artık ayağa “kalk!..”… Diyor ki senin için Akif, imdi, bak:

 “Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!..

Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!”…

Diyelim ki de, “O eski kuşaktan eşek/ler, tehlike kuyruk altına girinceye dek kendini avutup, kandırdı da” bu zelil durumdasın… Onları suçlamayı bırak da, “Sen bugüne bak”, kalk ayağa “kalk!”… “Kendin olmayı” başar artık, çünkü “sen esersin”, “bilgi sahibi” ol…

Ben “Ahmet Musaoğlu”na da söylemiş söyleyeceğini Akif, şunu da oku, benim farkındalığımın gereği bu oluyor, sen de gereğini yap ne olur:

“Adam aldırma geç git diyemem aldırırım,

Çiğnerim çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım.”

Ben, “Akif”im!..”, “bağımsızlıktan, İslam’dan yana tarafım”, “hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım”; “Asım neslinden”im, ‘Eşekliğin Divanı’nı bu şekilde yazarım, yazdım

Ahmet MUSAOĞLU / 11.09.2010

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir