HAÇLI KAFASI’NIN ‘GEÇİRİMSİZ ZARI’

HAÇLI KAFASI’NIN ‘GEÇİRİMSİZ ZARI’

Yapılan bir yorumda, Avrupa’nın gündemden hiç düşmeyen meselesinin artık; İslamiyet ve Müslüman azınlıklanasıl baş edileceği” ‘sorunu’ olduğu; İslamiyet’in ‘başörtüsü’ yahut ‘minare’ gibi sembollerinin dahi nasıl dehşetli bir korku dalgası yaratabildiği ve aşırı sağın ırkçı, hoşgörüsüz ve etnomerkezci bu trendin nasıl kolayca yükselebileceği, bunun; ‘Yaşlı kıta’nın hemen her yerine yansıyan bir gerilim olduğu ifade ediliyor (1)… Aynı gün Hürriyet Gazetesi’nde yer alan (!), “Ada’da Müslüman Avı” başlıklı yazıda; “İngiltere’den gelen bir fotoğraf Müslüman kadınlara karşı şiddetin hangi boyutlara ulaştığını gösteriyor. Başörtülü bir kadın belli ki ya işe gidiyor ya da evine dönüyor. Yüzleri maskeli kişiler, genç kızın başında dikilmiş, sözlü sataşmada bulunuyor. Genç kız ise bir güvercin tedirginliği içinde…Maç günlerinde İslam aleyhine “Neşelendik, eğlendik, Müslümanları kaçırdık” gibi farklı tezahüratlarla birbirlerini tanıyarak birleşen holiganların bazıları ellerinde suratından kan akan çarşaflı bir kadın resmi ve ‘Şeriat kadınları sindiriyor’ yazısı olan pankartlar taşıyor.”  denilmesi de (2) aynı ‘şiddete’ işaret ediyor….

Peki de, sayısız örneğini verebileceğimiz bu tip olayları, sunulduğu gibi, “ırkçı Holiganlar” ya da ‘ırkçılıklarının sonucu’ şeklinde mi değerlendireceğiz? Yoksa, “Yaşlı Kıta’da aşırı sağın, Müslümanlara karşı sürdürdükleri politik kampanyalar” şeklinde bir değerlendirme yapıp  rahatlayacak mıyız? Erbakan Hoca bile, yaşananlar ‘Batı Tarihi’ için, “Irkçı emperyalizm” derken, çekilip gidecek miyiz?..

Tabii ki hiç biri değil…

Çünkü, İslam/Müslüman/a karşı sürdürülen, bazen de “Islamofobi” olarak da tanımlanan bu tip hadiseleri, “ırkçı holiganlar-ırkçılık” veya “ırkçı emperyalizm” olarak nitelemek, doğru bir değerlendirme olmaz, olmuyor. “Küresel Isınma Tuzağı” isimli eserimizde; ‘Batılı Beyaz Adam’ın dininin ‘üstünlüğü’ inancı anlaşılmadan dünyada yaşananlar anlaşılamaz deyip “ölçüyü” koymuştuk ama, yine bir  ‘ilk’imiz olan bu düşüncemizi, bugünkü yazım ile -web sitem-den sizlerle paylaşıyorum….

            Jean Paul Sartre, “…Fantz Fanon’un ‘Yeryüzü’nün Lanetlileri’ adlı başyapıtına yazdığı önsözüne şu cümle ile başlar:  ‘Çok uzun olmayan bir süre önce yeryüzünde iki milyar insan vardı, bunların beş yüz milyonu insandıbir milyar beşyüz milyonu yerliydi…’” (3). Batılı Beyaz Adam’ın, “insanlığa bakış açısını” ifade eden bu cümle bile, “ ‘Batılı Beyaz Adam’ın tarihini” burada başlatır ve bitirir, yazmaya da gerek bırakmaz ama, ne yazık ki devam ediyoruz… Eski-Yeni Kıta’lısı, ‘Batılı Beyaz’ın tarihini incelediğimizde, tarihinin; mezhep/din çatışmaları sebebiyle hem kendi insanları için, ama özellikle de, ‘kendileri dışında kalan insanlık’ için, “vahşet yılları” olduğu görülebiliyor. Kendileri için yaşanılan tarihlerine baktığımızda: Hz.İsa’nın niteliği ve İstanbul’daki (Konstantinapol’deki) yönetimin, Vatikan’daki Papa’yı tanımamasıyla ilgili çıkan tartışmaların ardından, İtalya’daki Papa’nın; İstanbul’daki patriği aforoz etmesi ve karşılıklı aforozlardan sonra Ortodoks Kilisesinin, Roma kilisesinden resmi olarak 1054 yılında ayrılması ile, Hıristiyan mezhepleri arasındaki düşmanlığın ve birbirlerini öldürmenin tarihinin doğumu görülebiliyor. 1095’de başlayan ve yaklaşık 200 yıl süren ‘Haçlı Seferleri’ Yahudilerden insanların da, ama asıl Müslümanların ölümü; dahası ise, Ortodoks Hıristiyanların da zulme uğraması oluyordu. Katolik Hıristiyan Haçlı Ordusu, 1204 yılında (4.Haçlı Seferi sırasında) İstanbul’u ele geçirdiğinde, şehirdeki Ortodoks kadınlara tecavüz edip kiliselerde alem yapan sarhoş askerler, iki Ortodoks Aziz’in kemiklerini çalıp Vatikan’a götürmesi de, kendi aralarında yaşatılan zulüm örneği oluyordu (-yaklaşık 1000 yıl sonraki Katoliklerin ruhani lideri Papa; 2004 yılında, Ortodokslar’ın ruhani lideri Bartholomeos’dan özür diliyor; çalınan ‘Aziz’ kemikleri ve ganimetleri İstanbul’a iade ediyor, böylece de Katolik-Ortadoks kavgası barışla “gibi” noktalanıyordu olsa da)… Batılı Beyaz Adam’ın “Katolik Hıristiyan Kolu”nun bu süreçteki tarihi, Cadılığa, yani şeytanla işbirliği yaptığı düşünülen kadına açılan savaşın; yine kıtır kıtır kesilen insanların tarihi de oluyordu. Cadılığa karşı açılıp da, 17-18’nci yüzyıla kadar sürdürülen savaş, öyle kanlı bir hal alıyordu ki; tüm ortaçağ boyunca bir milyona yakın insan işkencelerle veya  canlı canlı yakılarak yok ediliyordu. Papa 8. Innocentius’un, 1484 tarihli fermanıyla birlikte tüm Avrupa’da Cadıların sistematik olarak suçlanması, işkence görmesi ve de idam edilmesi süreci başlıyor; 16’ncı yüzyılda en üst seviyelere ulaşıyor, “Cadı Avı” 17. yüzyılda Eski Dünya’dan Yeni Dünya’ya sıçrıyor; 1645 ve 1692’de Amerika’da, Salem kasabasında 19 “Cadı” ölüme mahkum ediliyordu. Batılı Beyaz Adam’ın “kendi insanını” öldürmesi bile, “mezhep çatışmalarında” olduğu gibi, yine “sahip olunan inanç” gereği oluyordu.  “Söz konusu yüzyıllarda, güya halka açık şekilde yürütülen bu davalarda suçlanan kişinin (-kadının) Cadı olmadığını ispatlaması gibi imkânsız bir usul uygulanır ve dava Kitab-ı Mukaddes’te geçen ‘Efsuncu kadını yaşatmayacaksın’ hükmüne (Çıkış 22:18) dayandırılı-yordu…” (4). Bu süreçte, 15’nci ve 16’ıncı yüzyılda Amerika’ya, Afrika’ya, Güney Asya’ya yapılan ‘deniz seferleri’, belleklerimize ‘Keşifler Dönemi” olarak kazınsa da, aslında; “katliamlar dönemi”, yani yine, inanç kökenli” anlayışları sorunu oluyordu.Kolomb’un, “ABD’yi keşfi yalanı da” bu dönemde yaşatılan soykırım tarihi oluyor; “Kristof Kolomb’un onbeşinci yüzyıl sonunda Yeni Dünya’ya ulaşmasından önce Amerika’da tahminen 100 milyon insan yaşamaktaydı. Avrupalı kaşifler kıtaya kendi din, dil ve kültürlerinden başka şeyler de getirdiler. Yerli Amerikan halklarına yabancı parazit ve patojenler…Meksika’nın nüfusu 1518 ile 1548 arasında 20 milyondan 3 milyona indi ve sonraki 50 yıl içersinde de %50 daha azaldı. Ölümlerin çoğu Avrupalı kâşiflerin getirdiği çiçek, kızamık, tifüs gibi hastalıklardan kaynaklanmıştı.” deniliyordu (5). Bu hastalıkları yayan Avrupalı, “Katolik Hıristiyanlık” oluyor,bu açıklamayı yapan iseKatolik Hıristiyanlık ile “çatışmaları” hâlâ da süren,‘Protestan Hıristiyan’ biri oluyordu. 16’ncı yüzyılın ‘Katolik Hıristiyan Beyaz’ının yaşattığını ve kendilerinden olmayanların yaşadıklarını anlatan bir başka örnek de, Katolik Hıristiyanların Küba’yı işgalleri sırasında -1511 yılında-; Hatuey adlı bir Kızılderili reisinin (Kübalı) şahsında yaşanıyordu. “Hıristiyan hayırseverliğinin (!) bir örneği olarak da, içersinde bulunduğu odun yığını tutuşturulmadan önce kendisine, cennete gidebilmesi için Hıristiyanlığı kabul etmesi söylenilmişti. Hatuey beyaz adamların halen cennette olup olmadıklarını sordu ve kendisine bu olasılık konusunda garanti verilince de şöyle dedi: Öyleyse ben Hıristiyan olmayacağım; çünkü insanların bu denli zalim oldukları bir yere, bir daha ayak basmaya hiç niyetim yok.” diyordu (6). Kendinden olmayanın “insan olmaMAsına” inanması, ‘Batılı Beyaz Adam’ın’‘ahlak gerçeği’ oluyordu: “Denizin ötesine gidenler (-Hıristiyanlar), dünyada yaşanan insanların köle ve efendilere ağa ve köylülere ayrılmış olduklarına alışmışlardı…Avrupalılar Kızılderililere (Aztekler) vahşi gözüyle bakıyorlardı…1519 yılında Meksika kıyılarında üçer direkli, on bip parçalı kalyonlu bir donanma göründü…Amiral gemisindeki adamın adı Kortes’ti…Korteks ve arkadaşları altınları gördükten sonra, Aztekler artık hapı yutmuşlardıİşgalciler kendilerini ‘iyi Katolikler’ sayar, işgal ettikleri topraklara birer haç götürürlerdi…İspanyollar, Kızılderilileri insandan saymıyorlardıİspanyollar birlikte azgın köpekler getirmiş, bunları insan avına alıştırmışlardı. Mastif denilen bu köpekler, ‘tomolu’ yani ‘tut’ emrini işitince Kızılderililere saldırıp gırtlaklarına yapışıyorlardı…gaddarlıkta İspanyollar (-Katolik Hıristiyanlar), Romalıları bile geride bırakmışlardı.” deniliyordu (7). Köktendinci Katolikliğin “hakim güç” olduğu bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu hakimiyeti altında olduğu için “vahşetin” taşınamadığı Ortadoğu-Akdeniz havzası “dışındaki” yerler, ‘Batılı Beyaz Adam’ın “ahlakı/inancı” ile tanışıyordu!..

Kendilerinden “olanlara” veya “olmayanlara” karşı sürdürülen bu “vahşet ahlakını”, ‘Katolik Hıristiyan Beyaz’dan 17-18 yüzyılda ‘miras alacak’ olan “Protestan Hıristiyan Beyaz Adam”ın; Martin Luther ve Jean Calvin’in öncülüğünde, Katolik Kilisesi’ne ve Papa’nın/Vatikan’ın otoritesine karşı giriştikleri Reform hareketinin ‘doğumu’, 1529 yılı oluyordu. Bu ‘miras’ devredilmeden hemen önce, “vahşet yapmayı” kendilerinden devralacak Protestan Hıristiyanlara (kendilerinden, ama farklı Hıristiyan mezhebinden olanlara) ölüm yağdırılıyor; tarihe, Saint Barthelemy Günü katliamı olarak geçen, 24 Ağustos 1572; Protestan katliamı olarak yaşanıyordu. Katolik Hıristiyan milisler, ellerinde bıçak ve kılıçlarla Protestan Hıristiyanları evlerinden dışarı çıkarıp boğazlarını keserek Paris’i uyandırıyor (!); binlerce ceset, Fransa’nın kan gölüne dönmüş sokaklarına yatırılıyordu!.. 17’nci yüzyıl neredeyse, Katolik ve Protestan  mezhepleri davası üzerinde, Alman topraklarında sürdürülen iç savaş olarak yaşanıyor, 30 Yıl Savaşları (1618-1648); Protestanlar’ın zaferi, 1648 tarihli Westphalia (Vestfalya) Anlaşması ile sona eriyordu. Savaş sonunda ‘Avrupa (Eski Batı/Kıta) güç dengesi’ tamamen değişiyor, Katolik Hıristiyanlık Avrupa’daki üstünlüğünü yitiriyorKilisenin gücü sınırlandırılıyordu. Portekiz ve İspanya gibi Katolik Hıristiyan devletlerin etkinliğini bitiyor; Hollanda, İngiltere gibi Protestan ülkelerin etkinliği öne geçiyordu. 1763’e kadar ki Avrupa’daki din/mezhep savaşları döneminden sonra “millî/ulus devletlere giden yol açıldı” denilse de, aslında olan; Anglosaxson-Judea “ahlak/inancı/nın” Avrupa’ya yansıması; “giyotin” demek olan 1789 Fransız Devrimi (İhtilali) ile, ‘Özgürlük! Eşitlik! Kardeşlik!’ diye haykırılan hurafe döneminin, aslında yine, vahşet dönemi olması oluyordu. 1793-1794 yıllarındaki ‘Büyük Terör’ diye adlandırılan dönemde yaklaşık 20 bin masum insan, Giyotin’in keskin bıçağı altında son nefeslerini veriyor, İhtilal’den sonraki dönemlerde Fransa’da rejim sıklıkla değişti ama, ‘idam şekli’ değişmiyordu (8). Bu arada, 1804 Fransa’sında Yahudiler yeryüzü sahnesine “ilk kez” çıkıyor, ‘vatandaşlık hakkı’ kazanıyordu! “Protestan Hıristiyanlığın”, Katolik Hıristiyanlığın elinden “vahşet yapmayı” ‘miras aldığı’ bu dönem, son 200 yıllık ‘dünya tarihi’ni şekillendiren Anglosakson-Judea (Protestan Hıristiyanlar ile Yahudilerin) ortaklığı “başlangıç dönemi” de oluyordu…  

19’ncu yüzyılın dünya gücü “Protestan Hıristiyan Britanya (-Yahudi) İmparatorluğu”nun yaptığı da, ‘vahşeti mirasını’ devraldığı “Katolik Hıristiyanlığın” da yaptığı, yani, “kendinden olmayanı” “insan görmeME” ahlakı/inancı/nı yaşatması oluyordu. Bu “tek taraflı” “ahlak/inanç”, kendinden olmayanı ‘inançsız’ gören ‘Batılı Beyaz Adam’ın, ‘inanç sorunu’ oluyordu. Bugün ki dünyanın patronu (!) “köktendinci ABD İmparatorluğu”nun dünkü ata’sı, 19’uncu yüzyıl “köktendinci İngiliz İmparatorluğu”; o dönemde hem sömürüyor, hem de din ihraç ediyordu (9). Bu sebeple 19’ncu yüzyıl ‘Batılı Beyaz Irk’tan olmayan insanların ıstırap yılları oluyor; ‘Uygar (İnsan) olan (İyiler)’ ve ‘Uygar (insan) olmayan (Kötüler) “ayrımı” yapılması, ilkel/kötü kabul edilen insanların uygarlaştırılmaları, yani Hıristiyanlaştırılmaları için kullanılıyordu. Protestan İngiliz Charles Darwın’lı İngiliz Savaş Gemisi Beagle; Güney Amerika’nın ucundaki Del fugarayı ziyaretlerinde (1831-1836 yılları arasında yapıldı; 1835’de yapılanında Darwın de bulunuyordu) yağmalayıp, katliam yaptıktan sonra, oradan aldığı kız ve erkek çocuklarını Hıristiyan yapmak için İngiltere’ye taşıyordu. Beagle’nin kaptanı Fıtzroy, Güney Amerika sahillerine yaptığı ilk seyahatin amacı, Tierra del Fuego’lu yerli halkı “uygarlaştırmak” oluyordu. Oradan edindiği “…genç vahşileri kafir ruhlarını kurtaracağı İngiltere’ye götürmeye niyetlendi. İngilizce ve Hıristiyanlığın açık gerçeklerini, okumayı…öğreneceklerdi….Fitzroy’a göre…tüm kıyı kafirlerin karanlığından İngiltere’nin aydınlığına (-Hıristiyanlığa) çıkmış (-Uygarlaşmış) olacaktı…Bu vahşileri uygarlaştırma deneyimi başarılı olabilirse ne büyük bir zafer olacaktı.” deniliyordu (10). Darwin’in köpeği olarak adlandırılan Ernest Haeckel (1834-1919), maymun insan var diyerek, tarihte keşfedilmemiş olan bir şeye isim (Pithecanthhropus adını) veren ilk kişi oluyor, Avrupalı Beyazların üstünlüğünü ortaya koyuyordu (11). Friedrich Engels ise, 1876’da yazdığı, 1896 yılında yayınlanan “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü” isimli deneme yazısında, maymundan insana geçişte en önemli adım dik duruştur diyor; dik duruşun araç kullanım için eli özgür hale getirdiğini, zekanın artması ve konuşmanın daha sonra ortaya çıktığını ileri sürüyordu. Sigmund Freud’da ondan aşağı kalmıyor, 1890’larda Wilhelm Fliess’a yazdığı mektuplardan başlayarak ve 1930 tarihli denemesi olan, “Das Unbehagen in der Kultur”da (Uygarlığın Huzursuzlukları’nda), uygarlığımızın belirleyici süreci dik duruşa geçişle başlamış olmalıdır; yani, Afrikalı maymun/insan, insan olmak üzere ayağa kalkmıştır deniliyordu. Bütün bu ve benzeri çalışmalar ile, Afrikalı’nın(insanın kökeni Afrika iddiası ilemaymun/hayvan;Asyalılar’ın ise (yarı hayvan-yarı insan oldukları iddiaları üzerinden), ‘uygarlaştırılmaları gerekenbarbarlar olarak benimsetilmesi sağlanıyor; böylelikle, Avrupa/Batı dışındaki insanları, “insan olarak değil”, “hayvan-barbar” olarak gören Avrupamerkezci ideoloji, ‘İlerlemeci Evrim Kuramı’ (Sosyal Darvinizm) ortaya çıkıyordu…

“Yaşam (İnsanlık) tarihini” açıkladığı iddia edilen ‘İlerlemeci Evrim Kuramı’; ‘Batılı Beyaz Adamın/Dininin’; “insan/din evrim süreci”nin baştacı olduğunu öngören bir ‘Sahte Tarihsel Kültürel Model’ içeriyor… Sosyal Darwinizm de diyebileceğimiz bu kuram; ‘Beyaz Irkın’ dünyaya egemen olma isteğini haklı çıkarmak, daha aşağı ırkları kendi alçak statülerine mahkum etmenin (-yokedilmelerinin) bir yolu olarak kullanıl(ıyor)dı  (12). “Protestan Hıristiyanlık insanın yararı için Tanrı tarafından inşa edilmiş bir dünya imajını Avrupalıların doğal kaynakları evrensel bir boyutta kullanma hakları olduğunu haklı çıkarmak için (de) kulanırlar (-kullanılıyordu).” (13). Bu yüzden de, 19’ncu yüzyılın “BOP (GOKAP) projesi” diyebileceğimiz Sosyal Darwinizmgereği olarak ellerinden “hammadde kaynakları” çalınan insanlar, aynı zamanda Hıristiyan da yapılıyordu. Aşağı sınıf’ kabul edilen (insan kabul edilmeyen, uygarlaştırılması gerekeninsanların, “artan nüfusları”nın dünya hammadde kaynaklarını ‘tüketeceği’ korkuları ise, ‘Malthusculuk’ demek oluyordu.

İnanç ata’sı “Protestan İngiliz Papaz” Robert Malthus’un görüşlerine atfen, “Malthusculuk” adını verdiğimiz bu model; ‘Katolik Haçlı (Hıristiyan) Tarihi’ ile birlikte doğmuş olsa da, ‘Protestan Hıristiyanlık (Anglosakson)-Judea (Yahudi)’ işbirliğinde de “tin(d)selliğini” sürdürüyordu. “Hegel’in her şeyin tarihin determinist akışı içinde oluştuğu ve devletin toplumla özdeş olmadığı görüşü aslında 19. yüzyılın Darwin’le başlayan evrimci görüşlerinin bir yansımasıydı. Koloni tarihiyle birlikte ortaya çıkan bu evrimci modele göre toplumlar bir gelişim yasası içinde oluşumlarını devam ettirir. Yani Avrupalılar bu gelişim yasasına göre üstlerdekoloni ülkelerindeki yerliler ise altlardaydı. Bu, evrenin evrimci kaderiydi…Batılılaşma konusunda, sosyal bilimlerde ileri sürülen birçok modelin kaynak noktası, Batı-Doğu ayrımına değil, sadece Batı’nın Doğu’yu biçimlendirmesi ilkesine dayanır.Bunun temelinde yatan Batı’nın t(d)insel eğilimini sezinlememek olanaksız.” denilmesi de, bu oluyordu (14). ‘Batı Modeli/Dini/nin’ “tekliği” görüşünün yansıması olan bu model, ‘Batılı Beyaz Dinin’, insanlığın ilerleme merdiveninde ‘en yüksek basamak’ olduğunu, bu basamağın altındaki dinlerin seviyelerinin  ‘aşağı basamak’ olması sebebiyle “değiştirilmeleri(aşağılıktan yükseltilmelerigerektiği” şeklindeki ‘inancın’ merkezinde bulunuyor. Sahip olunan bu ‘inanç’, Ateizm olarak gösterilse de, kesinlikle “ateizm değil”; tamamen “köktendinci bir ideoloji” oluyor. Din adamlarından,‘siyah derililer, insan değil, bir tür maymundur’şeklinde ‘fetva’ almaları da zaten, “köktendinciliklerini” gösteriyor. “19’uncu yüzyılın sonuna kadar, 20 milyondan fazla Afrikalı, köle ticaretiyle Amerika ve Avrupa’ya getirilip ölünceye kadar çalıştırıldılar. Bir ırkın yok edilmesi girişimi olarak nitelemedikleri için, Avrupalılar köle ticaretini ‘soykırım’ saymadılar. Aslında…Yapılan, ‘soykırım’dan da öte bir şeydi. Avrupalılar, zamanında köle ticaretine kılıf uydurmak için, din adamlarından ‘siyah derililer, insan değil, bir tür maymundur’ diyen bir fetva bile almışlardı.” deniliyor (15). Yapılan ayrımlama ‘kişisel haklara’ da müdahale tabii ama, esasında; kendinden olmayan ‘dini inanca’ saldırı oluyor. Batılı Beyaz Adam’ın, kendi dinini ‘üstün’ gören bu ahlakı/inancı, kendinden olmayanı “yine ötekileştiren”, sahip olduğu ‘Beyaz Irk’ ile eş (özdeş) tutulduğu için de, aynı zamanda, ‘ırkçı inanç’ da oluyor…

Avrupa “ırkçılığı”nın ‘din kökenli’ olduğu tartışılır bile olmuyor:  “Avrupa ırkçılığı deri renginden çok din kökenli.” denilmesi de bu oluyor (16). Kendinden olmayan uygarlık (din) mensuplarının, vaftiz (dün Katolik) olmaları, o uygarlığın üyelerine ‘Batılı Beyaz’ uygarlığa geçiş için nasıl pasaport olmuşsa, bugünkü Protestan Bush’ların, Balair’lerin, Berlusconi’lerin kendinden (dininden) olmayanları uygar görmeMEleri de, Ortaçağ’daki atalarını izlediklerini gösteriyor. Toynbee’ın; Batılı Protestanın, “Hıristiyan yaptığı” kara deriliye bakış açısını da ifade eden aşağıdaki açıklaması da zaten, dünden bugüne değişen bir şey olmadığını gösteriyor:“Karanlık Çağ ve Orta Çağ olarak adlandırılan dönemde –yani, on beşinci yüzyılın son çeyreğiyle tamamlanan on yüzyıllık süre içinde- Batı Toplumunun üyeleri, insanlığı bir bütün olarak düşündüklerinde, insan ailesini bizim de bugün yaptığımız gibi iki kategoriye bölmeye alışmışlardı…Atalarımız, bizim yaptığımız gibi insanlığı beyaz insanlar renkli insanlar diye ikiye böleceklerine, ayrımı Hıristiyanlar ve putperestler arasında yaparlardı; itiraf etmemiz gerekir ki onların ayrımı gerek ahlaki gerekse entelektüel açıdan bizimkinden daha iyiydi, çünkü bir insanın dini o insanın hayatında derisinin renginden çok daha önemli ve anlamlı bir etmendir ve sınıflandırma işleminde çok daha kullanışlı bir ölçüttür. Ayrıca, Hıristiyan ve putperest olarak ayırmak beyaz ve renkli olarak ayırmaktan ahlaken de daha iyidir…Ortaçağ Batılı Hırisitiyanın gözünde…putperest ne tedavi olmaz derecede kirli, ne de bir daha kazanılmaz şekilde kayıptı. Potansiyel (-dönüştürülmesi gerekenolarak, o da kendisi gibi bir Hıristiyandı; kaybolan bütün koyunların ağılda toplanacağı zamanı özenle bekliyordu…Oysa modern çağın beyaz derili Batılı Protestanı, Hıristiyan yaptığı kara deriliye ne kadar değişik gözle bakıyor. Yeni Hıristiyan belki de beyaz adamın dininde manevi selamet bulmuştur; belki beyaz adamın kültürünü benimsemiş, onun dilini…konuşmasını öğrenmiştir…ama derisini değiştirmedikçe bütün bunların ona bir yararı olmaz…Ortaçağın Batılı insanının ırk-duygusundan arınmışlığı, Batı Uygarlığımızın aşağı yukarı ortaçağ aşamasında takılmış olan Batı uluslarında bugün de vardır.”  açıklaması (17), dünden bugüne Hıristiyan-Judea medeniyeti olan Batı Medeniyeti’nin “dini” olduğunu,  hiçbir şeyin değişmediğini de gösteriyor.

İşte, bunun için, ‘Batılı Beyaz Adam’ın “dininin üstün olduğu” ilkesi anlaşılmadan, dünyada yaşananların sağlıklı bir değerlendirilmesi yapılamaz, yapılamıyor diyoruz. Kendilerinin/dinlerinin. ‘seçilmiş/üstün’olduklarına inanan Anglosakson-Judea “ortaklığı/inancı”, Uygar/İyi olan kendileriUygar/Kötü olanlar ise, inanç yönünden ‘şeytan’ gördükleri Müslümanlar/İslam oluyor. Bunun için Amerikan Yahudisi ideolojist Samuel Huntington; “Batı için temel sorun İslamcı köktendincilik değildir. Bu sorun bizzat İslamdır…farklı bir medeniyettir.” diyor (18). Anglosakson (Amerikan–İngiltere Protestan) ve Judeo (YahudiKıyamet güçlerinin (ortaklığının) başını çektiği bu ‘Yeni Haçlı Seferi’ne; diğer Hıristiyan mezhepleri de katkı koymakta; ister Kapitalist, ister Sosyalist, isterse de Liberal olsun ya da hangi ‘dili’ konuşurlarsa konuşsunlar; “Hıristiyan-Yahudi Batı Medeniyeti” içindeki hemen tüm unsurların yaşadığı, yaşattığı bu ‘ahlak/inanç’, ‘Müslümanlar artık direnmemelidir’ amacı taşıyor. , İngiliz tarihçi Prof. Steven Runciman, Fransız asıllı Papa Urbanus’un;  Müslümanlara karşı başlattığı Haçlı Savaşları (1096-1270) ile ilgili olarak, ‘Haçlı Seferleri Tarihi’ başlıklı çalışmasında; ‘Kutsal Savaş’ çağrısını şöyle anlatıyordu: “27 Kasım 1095 günü Papa, Clermont’ta halka hitap etti. Karanlık bir tablo çizdi. Batı Hıristiyan âlemi doğuyu kurtarmak için yola çıkmalı idi. Birbirlerini öldürmeyi bırakıp haklı bir savaş yapmalı idiler. Böylece Tanrı’nın istediği bir iş yapmış olacaklardı…Tanrı böyle istiyor’ sesleri papanın sözlerini kesiyordu…Sefere katılanların günahları bağışlanacaktı.” diyordu (19). Günümüzde sürdürülen Yeni Haçlı Seferi’nin fiili başlangıç tarihi, ‘11 Eylül 2001’ saldırısı gibi görülse de, ‘teorik/saldırı başlangıç tarihi’; 1990 yılı ile başlayan “Yeni Dünya Düzeni – Küreselleşme Dönemi” başlangıcı oluyor. Bu satırları yazarken ara verdiğimde okuduğum bir gazetede; İtalya’daki merkez sağ koalisyonun ortağı Kuzey Birliği Partisi’nin (KBP) resmi yayın organı olan La Padania gazetesinin, Batı’nın “İslam tehlikesi” karşısında yeni bir “Haçlı Seferi” düzenlemesi gerektiğini  savunduğu, “Hristiyan Batı”nın Osmanlılara karşı çıktığı dönemlerde olduğu gibi günümüzde de İslam’la mücadele için Papa önderliğinde bir “Kutsal Ordu” oluşturması gerektiğinin iddia edildiği haberi yer alıyordu ki (21), bu çağrı; her türlü ‘Batılı Beyaz Adam’ın, Haçlı Kafası’nın (inancının‘geçirimsiz zarı’ oluyor…

Batılı Beyaz Adam’ın, Haçlı Kafası’nın ‘geçirimsiz zarı’ndan; “dinini üstün gören” ‘şeytani itirazı’ndan kurtulamıyor olması, Haçlı Seferleri’ni çözüme bağlayamadığı gibi, kendi dininden olmayan insanlar, Müslümanlar için de ‘sorun’ olmasını hâlâ da sürdürüyor…

Ahmet MUSAOĞLU / 29.12.2009

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir