İnkar eden ‘Harami/ci’ olur… Helalleşemeyiz!… ‘SOYKIRIM SORUNU’ YOK, ‘ÜRETİLMİŞ MİLLET SORUNU’ VAR…

İnkar eden ‘Harami/ci’ olur… Helalleşemeyiz!… ‘SOYKIRIM SORUNU’ YOK, ‘ÜRETİLMİŞ MİLLET SORUNU’ VAR…

hepİsi Ermeni olanlar sizlere de…

Peşinen söyleyeyim, kimse bu yazıyı ‘İsmail Türüt-Ozan Arif’ savunması ya da benzeri bir bakış açısı sanmasın. Bunu düşünen en hafifinden zırvalamış, ama aynı zamanda cahilliğini (bilgisizliğini) de sergilemiş olur. Dahası, ‘güncel türkü’de söz edilen, “Fatihalar Yasinler”deki, ‘Yasin’ ismi ile kastedilen, “Kur’an’daki Yasin Suresi” değil de, “kandırılmış” bir çocuğumuzun ismi ise; bir Müslüman olarak, hem o sözleri yazandan, hem de o sözleri türkü olarak okuyandan bizar olurum. Eğer yapılan bu ise, böyle bir cahillikle de zaten de işim olmaz, demek ki de bu ‘yazı dizisi’ başka bir şey oluyor…

Bu yazımda, gündemden hiç düşmeyen ‘Ermeni sorunumuzu’, kısaca da “Hirantlar’ın zihni arka planları”nın ne olup olmadığını ortaya koymaya çalışacağım. Hırant Dink cinayeti sonrası yapılan bazı açıklamalardan hareketle de sorular sorup, cevaplar da isteyeceğim…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Hirant Dink’in cenaze törenini sırasında konuşan eşi Rakel Dink ve Patrik 2. Mesrob’un konuşmalarını değerli bulup; “Rakel Dink’in konuşması şükrana layık..Patrik Mutafyan’ın yaptığı konuşma da milletimizin birlik beraberliğine yönelik olarak çok olumluydu” demiş olsalar da (1), biz cevaplarımızı “bilimsel bakış açısıyla” alırsak ancak “değer” vereceğiz…

Hadi bakalım imdi; “hepİsi ermeni olanlar” sizlere de… eğer ‘bilgi sahibi’ iseniz, ben buradayım, ama önce devletimizi yönetenlere…

Hey “devlet (!)”… Nuh’un Gemisi ‘yine’ bulundu!..

Nisan ayının 27’nci günü (2010), ulusal denilen, hemen tümü “cahil basın”, bir kez daha Ağrı Dağı’nda “Nuh’un Gemisi’ni” buluyordu!.. O gün neredeyse tüm gazetelerde, “Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda bulunduğu” haberi veriliyordu. Bir grup Çinli ve Türk Evangelist (Protestan Hıristiyan)kâşif denilenin, Ağrı Dağı’nda Nuh’un Gemisi’nden kalıntılar buldukları öne sürülüyordu. “Hong Kong’da…basın toplantısı düzenleyen grup…Nuh’un Gemisi’ne ait olduğunu öne sürdükleri parçaları, gemide hayvanların bir arada tutmak için kullanılan ipleri ve çivi benzeri birçok parçayı da gazetecilere gösterdi…Basın toplantısına, gruba çalışmalarının başından beri destek veren Ağrı Vali Yardımcısı Murat Güven, Ağrı İlk Turizm Müdürü Muhsin Bulut ve Doğubeyazıt Kaymakamlık Yazı İşleri Müdür İbrahim Şahin de katıldı. Toplantıda, şu anda yeri gizli tutulan Nuh’un Gemisi’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınması ve üzerinde bilimsel araştırma yapılması çağrısı da yapıldı.” deniliyordu (2). Hemen her gazetede aynı şekilde yer alan bu haber için, gazeteler, arşivlerine baksalar, Nuh’un Gemisi’ni “onlarca kez” daha bulduklarını okuyacaklardı ama, Nuh’un Gemisi’ni “bir kez daha bulmak” cahilliği sergileniyordu…

Aynı “sergici basın”, “bulundu” haberinin bir gün sonrasında, 28.04.2010 tarihinde yaptıkları haberde ise; “Nuh’un Gemisi Skandalı” gibi haberler yaparak, bir gün önce verdiği “bulundu” haberlerini yalanlanıyordu. Bunu yapanlardan biri de Radikal Gazetesi olup, Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan’a; “tüm gazetelerin, sadece şu ‘Nuh’un Gemisi bulundu’ haberlerinize ve bir gün sonra da ‘dönekliğinize’ bir bakın, hepiniz ne kadar bilgisizsiniz...” diye yazıyordum ama; istisnasız sözüm, “bulundu” şeklinde haber yapan herkese oluyordu. Nuh’un Gemisi’ni “son bulan” ekibin de “sahtekar” olduğunu söyleyen de sadece ben değil, Nuh’un Gemisi’ni bulduklarını söyleyen Çinli ekipte yer alıp da sonradan ayrılan, ABD’li bilim adamı Randall Price oluyor; “Fotoğrafların çoğu Ağrı Dağı’nda değil Karadeniz’deki o yapıda çekildi…Geminin bulunduğu açıklaması Türk rehberlerin Çinliler’den para sızdırmak için kurdukları tezgahtır.” diyordu (3). Basın “bilgilendirici” olmalı ama, olmadığı için bu defa; “Protestan Evanjelist kiliseye bağlı Hong Kong merkezli Nuh’un Gemisi Gönüllüleri (Noah’s Ark Ministries International), 2007’de de Ağrı Dağı’nın doğal bitki örtüsü görülmeyen bir yükseliğinde keşfettikleri bir mağarada taşlaşmış ağaç duvarlara rastladıklarını ve bu bulguların Nuh’un Gemisi ile ilgili ortaya çıkan ilk maddi bulgular olduğunu iddia etmişti. Araştırma ekibinin 2007 yılında yaptığı basın açıklamasında da Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’nden Jeolog Dr. Ahmet Özbek ve İstanbul Üniversitesi’nden arkeolog Profesör Ahmet Belli’nin görüşlerine yer vermişlerdi.” deniliyordu (4). Üniversite insanı denilen “bilimsel olmalı” ama, ülkemizdeki üniversiteliler de en az ‘ulusal basın’ kadar kötü; “Ağrı Dağı’nda Nuh’un Gemisi bulduk” diyen üniversitelilere sözüm; “Siz nasıl biliminsanınız, Ağrı’da Nuh’un Gemisi bulmanızla, Ay’da bulma ihtimaliniz arasında hiç fark yok, sizler gibi bilimdışı kalanların ciddiye almaması gerekiyor, eğer hâlâ üniversite mensubuysanız bulunduğunuz görevleri terk etmelisiniz” oluyor. Bu tip “kırılmış/bilgisiz” örnekler her toplum katmanında bulunabiliyor, sözüm benim asıl da, ‘Devlet/Hükümet yetkililerine’, şimdi de o oluyor…

Yaşatılmaya değmez “bu yalana” artık son verilmeli…

Ağrı Dağı’nda Nuh’un Gemisi’ni bulduk diyen “son yalancı” sözde araştırma grubu için; Türk hükümetinin “destek verdiği” ilk Nuh’un Gemisi araştırma grubu deniliyor (5).

Peki de, bu sahtekarlığa destek, nasıl ve/veya neden veriliyor?.

Dahası, Ağrı Dağı dışında; Doğu Beyazıt’ın Üzengili Köyün’de de, “Nuh’un Gemisi bulunmuş (!)”, yetkililer oraya “Müze” yapmış, bekçi de koymuştu!..

Peki de ne/neler oluyor? 12 Eylül darbecilerinin verdiği destek de dahil, bu tip Fundemantalistlere, “Benim devlet/Hükümetim, neden niye destek veriyor?..

Onlarca yıldır sürdürülmekte olan bu “sahtekarlığa” neden niye dur denmiyor!.. Ya da köktendinci gurupla; Ağrı Vali vekili Murat Güven, Turizm İl Müdürü Muhsit Bulut ve de Doğubayazıt Arama ve Kurtarma Timi (DAKUT) Başkanı, neden/niye “birlikte” Hong Kong’da bulunuyor?..

Nuh’un Gemisi “bulundu” YALANI ile ‘mutlu olan’ Ağrı Belediye Başkanı Ak Partili Hasan Arslan; “Birkaç yıl önce Uzakdoğu ülkeleri ve Çin’den gelen bilim adamları yaptığı araştırmalarda elde ettikleri verileri Hong Kong’da dünya bilim kongresinde dile getirmiştir. Biz de dini inançlarımıza göre böyle bir şeyin olduğunu biliyoruz. Bundan sonra Ağrı Dağı dünyanın çekim merkezi haline gelecek. Yani insanların zorunlu uğrak alanı haline gelecek. Ağrı Dağı bana göre bundan böyle dünyanın sekizinci harikasıdır. İnanç turizminde bir patlama bekliyoruz. Böylece bölgemizde işsizliğin önüne büyük ölçüde geçilecektir. ” şeklindeki “bilgisizce” açıklaması ile (6),  “sözde/yalan” aramalara neden katkı koyuyor!.. İslam olan inancının, Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda değil de, “Cudi Dağı’nda bulunacağından” bahsettiğini de bilmiyor diyelim de, Ağrı yöresinde yıllardır yaşatılan “Nuh’un Gemisi bulundu” yalanlarından da mı hiç haberi olmadı ki, bir kez daha yeniden “bulunması yalanı” ile seviniyor!..

Dahası da… bu “son yalancıların”, yani “Nuh’un Gemisi’ni Ağrı’da bulan (!)” ‘The Media Evangelism Ltd.’ın (Kurumun sitesinde verilen bilgiye göre) amacının, “Hıristiyan değerlerini ve İncil’i yaymak” olduğu da yazılıyken, “Müslüman görünen/bilinen” şahısların, “inançlarına” aykırı “hizmet” vermeleri neden (?) sorumuz da bir tarafa; “eğer turizm ile bir şehir/ülke kalkınsaydı, Yunanistan bugün batar mıydı” ya da İspanya “batma sırasında” sayılır mıydı (?) bilgisinden de mi haberleri olmuyor!…

İslam dininin “dışındaki” öğretilerden gelen, “Nuh Tufanı’nın bütün dünyada yaşandığı ve Nuh’un Gemisi’nin de Ağrı Dağı’nda olduğu” şeklindeki iddialara “gerçek bilim”, “Yuff… hiç mi haberiniz yok benden”, diyor…

Dün veya bugün bizi yönetenlere benden… “borç alıyoruz”, haliyle “buyruk”, tamam da; sadece “bilimdışılığı” yönüyle bile “yaşatılmaya değmez” bu yalana “artık son” denilmesi gerekmiyor mu!… Ya da “Nuh/Ağrı Dağı” yalanına “dur” denilebilir mi?…

Nuh/Ağrı ya da Üzengili yalanına ‘DUR’ denilebilir mi!…

Hükümetimizin “destek” verdiği “Hong Kong” üretimi yalan, “Nuh’un Gemisi’ni Ağrı Dağı’nda bulurken”, Doğubeyazıt Kaymakamlığı web sitesindeki açıklama ise, bu yalanı bir başka ‘yalanla’; Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda değil, Üzengili Köyünde olduğu yalanı ile yalanlıyordu: “Nuh’un Gemisi, Ağrı Dağı’nın güney karşısındaki Telçeker ile Üzengili köyleri arasında doğal bir anıttır. Aslında bu anıt, gemi biçiminde bir şekil, iz (siluet) dir…Nuh Tufanı sonucunda karaya oturan geminin burada kaldığı öne sürülmektedir. Buranın halk arasındaki adı, Cudi Dağı’dır. 1983 yılından itibaren kutsal geminin kalıntılarını burada arama çalışmaları hızlanmıştır. Başta James İrwin olmak üzere Amerikalı araştırmacılar burayı çok yönlü incelemişlerdir…Kültür ve Turizm Bakanlığı, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Yüksek Kurulu 17 Eylül 1987 tarih ve 3657 sayılı kararı ile gemi kütlesinin “Korunması gerekli Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlığı” özelliği gösterdiğini belirttiğinden, burası doğal sit alanı ve açık hava müzesi olarak koruma altına alınmıştır. Geminin kalıntısı kuş bakışı görülecek bir yere Turistlik nitelikli bir kafeterya yapılmıştır.” şeklindeki bu bilimdışı açıklama; Şırnak’taki Cudi Dağı’nı Doğu Beyazıt’a “getirmesi” de bir tarafa, Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda değil, 1983 yılından beri Üzengili yöresinde olduğunu söylüyordu…

Aslında yetkililerimiz/Hükümetlerimiz, gerek Ağrı Dağı, gerekse de Üzengili-Telçeker Köyü ile ilgili, “Nuh’un Gemisi bulundu” iddialarına inanmadığı için, aynı web sitesinde; “Nuh’un Gemisinin karaya oturduğu yer mi olduğu henüz tartışma konusudur. Şekil Nuh’un Gemisi olması kadar ilginç olmakla beraber, doğal anıt niteliğindedir.” açıklaması ile, Nuh’un Gemisi’nin “bulunmadığını” da ortaya koyuyordu. Fakat sorun şu ki, inanılmadığı halde, “Ağrı veya Doğubeyazıt bölgesinde Nuh’un Gemisi yok” denilemiyor, üstelik; “Kütlenin biçimi, insanoğlunun yaptığı ilk gemilere benzerlik göstermektedir.. Boyut olarak 165 m. x 50 m. x 13 m. ölçüsündedir. Bu rakamlar, kutsal kitaplarda belirtilen ölçülere uymaktadır.” açıklamalarıyla, “yanlış haber veren”  “Tevrat’a  destek” de veriliyordu. Ağrı Belediyesi web sitesinde hâlen de; “Tufanı ile ilgisinden dolayı Tevrat’ta adı geçen Ararat Dağı ve ülkesinin, Ağrı ve çevresinin olduğu sanılması dolayısıyla Ağrı’ya batılılar tarafından Ararat da denilmektedir” deniliyor olması da zaten; Kur’an-ı Kerim haberlerine destek “verilmemesi” bir tarafa, bir “sahtekarlığın” sürmesine de destek verilmesi oluyordu …   

Sözkonusu bu destek, “dostlarımız (!) Batılı Beyaz Adam”ın “incitilmemesi” amacı taşıyor, dahası; tıpkı, Batılı Beyaz Adam kuklası PKK hadisesinde olduğu gibi, “asıl sorunumuz PKK değil, PKK’yı üreten-besleyen ve üzerimize de salan Batılı Devletlerdir” denilememesi gibi oluyor, “direk karşı konulmadığı” için de, “kukla PKK”lılar gibi “kukla Diaspora Ermenileri” de, azdı(rıldık)kça azıyordu… 

Ağrı Dağı ‘taşınıyor!’…

Ermenilerin “Ağrı Dağı’nı dünyanın anası/kutsal” görme inançları, Türkiye-Ermeni “Protokol” tartışmalarına da damgasını vuruyor; İsviçre’de 10 Ekim 2009 tarihinde imzalanan “Protokoller” çerçevesinde Ermenistan’ın, “Sovyetler ile Türkiye Cumhuriyeti” arasında imzalanan ‘1921 Kars Anlaşması’yla çizilmiş Türkiye’nin şimdiki sınır çizgisini ‘tanıyacak olmasının’ kuvvetle muhtemel olması, “fundemantalist Ermeni” cephesinde hayal kırıklığı doğurmuş bulunuyor…

Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin, ‘Protokolleri’ onaylarken; gerekçe bölümünün 5. paragrafındaki; “Bağımsızlık Bildirisi’nin 11. Paragraf’ın yer alan, ‘Osmanlı Türkiyesi’nde ve Batı Ermenistan’da yaşanan 1915 soykırımının uluslararası tanınması’nı Ermenistan Cumhuriyeti’ne ‘görev’ olarak veriyor, bunu ‘milli gaye’ olarak niteliyor, açıklamasını; “1915 olaylarının soykırım olup olmadığı tartışmaya açılamaz” diyerek çökertse de; Ermenilere olsun, Türkiye’ye olsun, “hizaya geçç…” diyecek olanın, “Batılı Beyaz Adam” olduğu göz önüne alınırsa; Türkiye gibi Ermenistan’ın da bu konuda “değişmez” görünen yaklaşımının, “geçmem olmayacağı” bilinebiliyor. Fundemantalist Ermeniler bunu bilebildikleri için de, “Ağrı Dağı’nı Ermenistan’a taşıma!..” çalışması başlatmış bulunuyor…

ABD’deki ‘Ermeni Diasporası’; Alabama eyaletindeki bir mimarlık şirketine, milli amblemlerinde yer alan Ağrı Dağı’nı, Erivan’a minyatür kopyalama (inşâ) planı hazırlatmış bulunuyor (7).  Çünkü, Ağrı Dağı’mız “Ermeniler için”, sıradan bir dağ değil, “kökleri” oluyor…

Anadolu’yu alıp gidecek değiller tabii, ama…

Tasvip etmeyeceğimiz bir cinayete kurban giden “Ermeni Hırant Dink”; “bu ülkede gözünüz var” iddialarına, “Evet, gözümüz var toprağında bu vatanın…” diyordu…

Sorgulamak istediğimiz de tam da bu nokta oluyor. Bu toprağı (Anadolu’yu), “Ermeni (Hıristiyan) Hırant Dink” için bu kadar önemli kılan ne? Bir başka deyişle de, “Ermeniler için Ağrı Dağı” veya “Anadolu”nun bir özel önemi mi var?..

Bu yazıda ortaya koymak istediğimiz de, işte bu oluyor…

Öldürülmesi sonrası, Hırant Dink için, Meryemana Kilisesi’nde yapılan törende konuşan Türkiye Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan; “Devletimizin ve Türk halkının Ermeniler binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olduğu…okul kitaplarından…başlayarak toplumdaki bu Ermeni düşmanlığını yok etmeye yönelik çalışmaların ivedilikle ele alınacağına dair inancımızı hala koruyoruz.” çağrısında bulunuyordu (8). Ülkemizde “Ermeni düşmanlığı” diye bir şey sözkonusu olmadığı, sorun kitaplarsa asıl, Ermeni okullarındaki kitaplara bakılması gerektiği, düşüncemiz bir tarafa; yapılan açıklamada “görülmesi mutlaka gereken” husus; “Ermenilerin bu topraklarda (Anadolu’da) binlerce yıldır yaşadıklarının” iddia edilmesi oluyor…

Kabul edilebilir ki de, Ermeni Patriği; “Biz Ermeniler binlerce yıldır bu topraklarda yaşıyoruz” derken; “Biz Anadolu’da sizlerden, yani “Müslüman Türklerden daha eskiyiz” demek istiyordu. Bu bir niyet okumak değil, yapılan tanımlama; “Bu topraklar/Anadolu sizden önce bizimdi” anlamı taşıyordu…

İşte, Hırant Dink’in, “Evet, gözümüz var toprağında bu vatanın. Gözümüz var ama koparıp götürmek için değil, en dibine gömülmek için…” açıklaması da zaten, bu noktada anlamını buluyor;  Anadolu’yu alıp gidecek değillerdi tabii, çünkü, “bu topraklar zaten kendilerinin toprakları!..” oluyordu!.. Rakel Dink’in, eşi Hirant Dink’in ardından yaptığı konuşmada; “Sevdiklerinden ayrıldın çocuklarından ayrıldın? Kucağımdan ayrıldın ama ülkenden ayrılmadın sevgilim.” ifadeleri de (9), söz ettiğim “açılımda” anlamını buluyor… ‘Hirantlar’ için Anadolu, “öz memleketleri” oluyor…

‘Hirantlar’ için Anadolu ‘asıl vatan’ oluyor!..

 Anadolunun Ermeni toprakları olarak görülmesi sadece ülkemizdeki ‘Hirantlar’ın değil, bütün Ermenilerin düşüncesi oluyor. Ermeni Yazarlar Birliği Başkanı Levon Ananyan ile yapılan bir söyleşi de, kendisine sorulan, “Ararat’ın anlamı ne? Niye herkes ‘Buradan daha güzel görünüyor, değil mi?’ diye soruyor bana?” sorusuna Ananyan’ın verdiği; “‘Bizim için Ararat’ın anlamını bilseydiniz, kamyonlarla onu buraya taşırdınız! Sizin için bir dağ orası, bizim için kökümüz!’. Ararat hakkında yazmayan tek bir Ermeni şairi olmadığını anlatıyor, Ermenilerin Ararat’sız var olamayacağınıher Ermeni’nin kalbinde Ağrı’dan daha büyük bir Ararat olduğunu: ‘Biz duygusal bir halkız. Siz Ararat’ı isteriz diye korkuyorsunuz, ama o bizim için kalbi bir mesele.’” cevabı da (10), neyin kim için, ne olduğunu ortaya koyuyor. Ermeni Yazarlar Birliği Başkanı Ananyan’ın açıklamasında, Ermenistan’ın, Ermeniler için “asıl vatan” olarak görülmediği, “Ağrı Dağı neredeyse, vatan da oradır” yaklaşımı bulunduğu, “Ağrı’dan daha büyük Ararat” ile arzulanın, “Anadolu” olduğu kolayca görülebiliyor… Protestan kültürüyle büyüyen, ama Ortodoks Ermeni kilisesine bağlı olan Hırant Dink’in, “Nereye gidersem gideyim, kökümün burası olduğunu unutamam…gitmek zorunda bile kalsam giderken yolda öleyim ve bu toprakta kalayım. Gitmek nasip olmasın, buraya gömüleyim, diye yazdım. Bu toprak benim, burası benim vatanım.” açıklaması da zaten (11), ancak bu noktada yerli yerine oturuyor. Kökünün bu toprak; “Anadolu’nun vatanı” olduğunu söyleyen Hırant Dink’in; oğlunun isminin Ararat olması da, ‘köken’ ve ‘vatandan’ kastedilenin ne olduğunu aşikar kılıyor…

Bu gerçek, Ermenistan Ligi ve Türkiye ligi arasında yapılacak bir karşılaştırma için yapılmış araştırmada ve bu araştırmada görüşü alınan Hirant Dink’in cevabında da ortaya çıkıyor: “Bundan dört yıl evvel Aksiyon Dergisi’nde çalışırken, Avrupa ülkelerinin kendi liglerindeki şampiyon sayısını araştırıyordum… Ermenistan Ligi ile ilgili bir site bulup tek tek sezonlara bakıyordum…Değişik sezonlarda Ermenistan 1. Ligi’nde mücadele eden takımlar arasında Araks Ararat, Ararat Erivan, Tsement Ararat (Ağrı Dağı), Kilikia 1992, Pyunik Kilikia (Kilikia: Adana, Mersin ve Tarsus civarına verilen ad), Van, Malatia (Malatya), Akhtamar (Akdamar Adası, Van), Alashkart (Eleşkirt, Ağrı’nın ilçesi) ve Arabkir (Arapkir, Malatya’nın ilçesi) vardı. Ayrıca, isminde Ararat olan takımlarla Ermenistan Futbol Federasyonu’nun amblemlerinde Ağrı Dağı’nın silueti bulunuyordu. Siluetler, ‘M’ harfine benziyordu. Bu siluetlerde ‘M’ harfinin ikinci yüksekliği, birinci yüksekliğine göre biraz fazlaydı. Bu da Ağrı Dağı’nın Güney Ermenistan’dan görünüşünü sembolize ediyor ve bir özlemin ifadesi olarak yansıyordu…Hrant Dink’ten görüş almıştım. Hiç unutmuyorum, 19 Ocak 2007’de öldürülen Dink ile 19 Ocak 2003’te telefonla görüşmüştüm…Dink’e Ermenistan Ligi’ndeki takım isimlerini sorduğumda (-Ararat dolayısıyla neden Ağrı Dağı konulduğu sorulduğunda), bana şunları söylemişti: ‘Ermenilerin yayıldıkları her yerde Anadolu izi bulabilirsiniz…Ermenistan Ligi’nde Malatya, Van, Eleşkirt, Akdamar, Arapkir, Ararat ve Kilikia’nın olması da gayet doğaldır. Anadolu’dan dünyaya birçok Ermeni gittiği gibi, Ermenistan’a da gitmiştir. Ermeniler, gittikleri her yerde öz memleketlerini yaşatmaya çalışmışlardır….Yani Ermenilerin kökeni Anadolu’dur.” diyordu (12). Görüldüğü gibi de, bizzat Hirant Dink, haliyle de ‘Hirantlar” için, Ağrı Dağı (Ararat), “kendilerinin”, Anadolu da “öz memleketleri” oluyor!…

Kim, ‘Anadolu en eski Ermeni toprakları’ demiyor!..

Peki de, Ermenileri neden Ağrı Dağı olmadan (Ararat’sız var olamıyor? Neden kendilerini, “kendilerine ait olmayan” bir dağa ait hissediyor? Ya da Ermenilerin bilinçaltında Ağrı Dağı neden yer alıyor?..

Bu soruların cevabı çok açık oluyor: Bilindiği gibi, Ermenilerce (-Tevrat/İnciller bağlılarınca) ‘Ararat’, sınırlarımız içersinde bulunan Ağrı Dağı’mızın adı olarak anılıyor. Tevrat/İncil’de yer alan “Ararat”, bu öğretilere inanan insanların inançları açısından; “Nuh Tufanının sonlandığı yer”, aynı zamanda, insanlığın da “yeniden türediği mekan” da oluyor…

Ermenilere açısından kabul edilen bu olsa da, sorun şu ki; Müslümanların Anadolu’yu fethetmelerine kadar Ağrı Dağı’na “Ararat” denilmiyordu. Ağrı Dağı’nın adının, ´Ararat/Masis adı  ile anılması, Müslümanların Anadolu’yu fethinden, yani “1071, Malazgirt zaferimizden”  sonra oluyordu. Dahası, “Ararat”, Ağrı Dağı’nın ismi değil, bir bölgenin adı oluyor; “Ararat dağ değil, bölgedir. Bu bölge ise, Urartu’ların yaşadığı ve Cudi Dağı’nın bulunduğu Cordyean bölgesidir….(-M.Ö.III. asırda yaşamış olan Babil’li din adamı) Berossus’un bahsettiği dağlar, Cordyean bölgesindedir. Bu bölge (Cordyean bölgesi) ise, Van Gölü’nün güneyinde kalan dağlık bölgedir.” deniliyordu (13). Ararat, Van gölünün güneydoğusundaki dağlık bölgenin adıdır deniliyor (14). Bu açıklamalardan da anlaşılabileceği gibi, Ararat; Nuh’un Gemisi’nin karaya oturduğu yer olan, Şırnak ilimiz sınırları içersinde bulunan (Kur’an’ın bildirdiği) Cudi Dağı’nın da içinde bulunduğu bölgenin geçmişteki adı oluyor

Masis (Ağrı) Dağı’nın, Nuh’un Gemisi’nin üzerine konduğu dağ; Masis’in de Ağrı Dağı/Ararat olduğunun “ileri sürülmesi” ise, 11 ve 12’nci yüzyıllarda, Tevrat’taki ifadenin (Tekvin, 8/419) değiştirilmesinden sonra doğmuş bulunuyor. Dolayısıyla da, Ermenilerin; Nuh’un Gemisi’nin Ararat’a oturduğuna, ataların Tufandan sonra Ararat (Massis=Ağrı Dağı) çevresine yerleştiklerine ve Nuh’un oğullarından Hay’ın soyundan geldiklerine inanmaları, bilimsel değil, sadece yanlış bir “inanç” oluyor (15). Ağrı Dağı’nın ve Anadolu’nun Ermenilerce “kutsanmış” olması, bu “yanlış inanç” sebebiyle oluyor. Bu durum, tarihte Bizans İmparotorluğu “yaşamamış”, “Doğu Roma İmparotorluğu” yaşamış olmasına rağmen, Doğu Roma isminin “Bizans İmparatorluğuna” dönüştürülüp, bugün ki Yunanlılarla da irtibatlandırılarak “ülkemiz toprakları üzerinde hak iddia edilmesi” üretimi gibi oluyor.

Ermenileri Nuh aleyhisselama bağlamak suretiyle, “Anadolu’nun en eski Ermeni toprakları olduğu” iddiası ileri sürülse de, “Ermenilerin, Nuh aleyhisselamın soyundan geldikleri” şeklindeki gerçeklikten uzak iddia için Fransız Tarihçi Auguste Carriere, 1986’da yazdığı “Moise de Khoren et la Genealogie  Patriarcale”  adlı  eserde; “Eski Ermeni tarihçilerinin verdiği bilgilere güvenmek büyük bir gaflet olacaktır Çünkü verdikleri bilgiler uydurmadır.” diyordu (16). Uydurma bilgi, “yanlış inanç” üzerinden, Ağrı Dağı’mıza ve Anadolumuza, “bizim” ve “öz memleketim” deniliyor

İşte, bu yüzden; Anadolu’dan, vatanım veya toprağım veya öz memleketim” diye bahseden her ‘Ermeni’nin, “Anadolu’nun en eski Ermeni (kendi) toprakları olduğu” düşüncesine sahip olup olmadığının bilinmesi, tabii ki bizim (ülkemizin bölünmez bütünlüğüiçin gerekli oluyor. Cevabını beklediğim soru bu, bu yazıyı yazmamın bir sebebi de bu oluyor…

Hiç sahip olmadıkları “toprak/vatan” peşinde koşanların, bilmeleri gereken bir şey de, eğer bugün “varlarsa”, Osmanlı/İslam kültürü “yaşattığı” için varlar…

Ermeniler ‘Osmanlı kültürü’ yaşadığı/yaşatttığı için varlar…

Hırant Dink; ‘Ermeni Tehçiri’ yapıldığı iddiasını sunduğu ortamlarda, hatta şehrimiz Trabzon’da katıldığı bir panelde de, şu hikayeyi sunuyor; “Tehcir kararı geldi, gideceksiniz artık diyorlar. Oğulları, hadi baba gidiyoruz artık, diyor. O da düven bozulmuş, onu tamir etmeye çalışıyor. Dur oğlum şunu tamir ediyorum, diyor. Gelinleri geliyor, baba hadi. Dur kızım, durun şunu tamir ediyorum. Baba şimdi tamirin sırası değil, kalacak zaten o düven, götürmeyeceğiz, diyorlar. Oğlum düven kalacaksa ekinler de kalacak. Bu düveni böyle bozuk bırakmak olmaz. Biz gideceğiz, bizim yerimize birileri gelecek, bu ekinin biçilmesi lazım. Belki gelenler bilmez tamir etmeyi, ekine yazık oğlum, diyor, ekine yazık. İşte bu toprağın kültürü bu… Eğer o yaşlı adamın bıraktığı düveni kullanıp o ekini biçseydik bugün Kürt sorunumuz da olmazdı, başka sorunlarımız da. Bu hikâyeyi bana amcam anlatmıştı. Çok etkilenmiştim. Böyle öykülerimiz çok var bizim.” diyordu (17). Tabii ki de, bu anlatımın, ‘amca’dan toruna anlatıldığı söylenilen “hikayeden öte” bir anlamı bulunmuyor. Ya da hikayede “söz edilen kültürel yapı” için, “Ermeni kültürü” değil, Ermeni’yi de besleyip büyüten “Hakim kültürel yapı” denilmesi gerekiyor.

İşte size bunun güncel bir örneği; Hirant Dink’in arkadaşı, Osmanlı/İslamla “haşr neşr” olmayan “hepİsi Ermeni” bir kalem’den, hem de bir Ermeni’nin ağzından geliyor: “Anait, en eski ‘tüccarlardan’ biri. 1993’te başlamış Türkiye’ye gidip gelmeye. Önce araba parçaları getirmiş Türkiye’ye. Otobüsle Gürcistan’a, oradan Ardahan’a gelmiş. İlk gelişini hiç unutmuyor: ‘Korkuyorum. Türkler nasıl, bilmiyorum. Belki saldırırlar mı? Ama otobüs bozuldu Ardahan’da. Otobüsün içi hep kadın. Türk geldi, hepimize karpuz, peynir verdi. Otobüsü tamir ettirdi. Para da istemedi. ‘Malları satın. Dönerken verirsiniz’ dedi” deniliyordu (18). İşte, bir Ermeni’ye bugün  bile, “olması gerektiği gibi” davranan ‘zihni arka plan’, yukarıda söz ettiğim “hakim kültürel yapı/iklim” oluyor. Tabii ki de, Ermeni denilen insanlar içinde de “çok iyi insanlar var/bulunuyor” ama, sözkonusu “verici insan tipi”ni ortaya çıkaran, Anadolu’da asırlarca yaşayan ve başkalarını da yaşatan “Osmanlı/İslam kültürü” oluyor.

O “kültürel iklim” hükümferma olduğu için de, bugün “Ermeni denilen insanlar”, tıpkı diğer ‘çeşitlilikler’ gibi “var olarak” bulunuyorlar. Bu gerçeği inkâr eden, ‘Harami/ci’ olur, onlarla da Helalelleşemeyiz!…

İnkar eden ‘Harami/ci’ olur… Helalleşemeyiz!..

Varlıklarını “İslam/kültürüne” borçlu olduğunu göremeyen Hirant Dink, sahip olduğu ‘zihni arka plan’ sebebiyle, kültürsüzlüğü “kültür gibi” göstermesi yetmezmiş gibi, bize/atalarımıza, ‘Harami’ de diyor, sonra da “yağmacı” gördüğü bizden Helallik de istiyordu: “Dinsel öğretilerin cafcaflanmış, katmerleştirilmiş ve hikâyeye dayanan ayrıntılarını alır da, soğan gibi, yaprak yaprak soyar, bir kenara atarsanız, sonunda iki kelimeyle özetlenebilecek cücüğü kalır elinizde. ‘Haram’ ve ‘Helal’. ‘Bak çocuğum’ der dinin ahlâka ve erdeme dayanan öğretisi ‘Bunu yaparsan helaldir, şunu yaparsan haramdır.’. Böylece de ‘Çalmayacaksın, çırpmayacaksın, senin olmayana göz koymayacaksın, harama el sürmeyeceksin’ gibi buyruklar yer alır bütün dinlerde. İşte bunun içindir ki ‘Haram’ ile ‘Helal’in sözlük açıklamalarını araştıranlara, bu sözcüklerin dinsel kökenli oldukları gerçeği şaşırtıcı gelmez. Özellikle İslam dini ‘Helal’ ile ‘Haram’ kavramlarına fazlasıyla önem veren bir din olarak gözükür. Kuran-ı Kerim bunlarla ilgili ayet ve hadislerle doludur…Cenazelerde bile imam, ölene hakkını helal etmesi için halka üç kez sorar, ‘Helal olsun, helal olsun, helal olsun’ cevabını almadan da cenazeyi defnetmez. Anadolu kültürünün en zengin geleneklerinden biridir helalleşmek. ‘Helal’ ile ‘Haram’ı birbirinden ayıran asıl ayıraç emeğin ta kendisidir. Dinin bu terimlere ilişkin açıklamalarını koyun zulanızın bir yerine. Ancak insanın evrimleşme sürecinin motorgücü olan emek ne diyor, asıl ona bakın. Emek, helali ‘Alınterini üretenler’le özdeşleştirirken, haramı da ‘Alınterini sömürenler’ olarak tanımlar. Emek yoğun kültürlerde bunun için ‘Helalistanın Haram Ağaları’ adlı çocuk masallarına rastlamanız her zaman olasıdır. ‘Haram’ı ya da ‘Haram yeme’yi, ‘Dini inançlara aykırı olarak, yani haksız olarak bir şeye el atmak, sahip çıkmak’ olarak açıklar sözlükler. Kökünü haramdan alan ‘Haramilik’ ise Osmanlı’nın devlet sisteminde ya da Şark kültürünün çoğunluğunda, kendini meşrulaştırmış bir müessesedir neredeyse. Başlarında kumandanı olmayan ve yüz kişiden fazla akıncı gruplarının yaptığı, sonucunda devletin ganimet payını aldığı, hırsızlık, yol kesicilik, eşkiyalıkla dolu akınlara verilen addır haramilik. ‘Kap-kaç yoğun kültürler’de bunun için ‘Ali baba ve Kırk Haramiler’ adlı çocuk masallarına rastlamanız her zaman olasıdır. Çünkü bu masallar biz şarki toplumların gerçeğidir…Hazır söz haram ve helalden açılmışken. Sözü getirelim Azınlık kurumlarına ait gayrımenkullerin haksız bir şekilde ellerinden alınmasına. Otuz yıldır Azınlık mülkleri vakıflarının ellerinden alınarak Hazine?ye geçirildi. Sonra birgün bakıldı ki tutulan bu yol, Avrupa yolunda yol değil. AB uyum yasaları çerçevesinde çıkarılan bir kanunla Azınlık Vakıfları’nın da mal mülk edinebileceği yasa haline dönüştürüldü ve bu haksızlığa bir ölçüde son verildi. Ne var ki henüz Azınlıklarla helalleşilmedi. Ellerinden alınan onca mülk geri verilmedi. Demem o ki gelin artık şu harama bir son verelim ve helalleşelim.” diyordu (19). Toprağı bol olsun, Hirant Dink’in sadece bu açıklamaları bile, ‘Hirantgillerle’ Hellaşmemeyi zaten gerektiriyor. Çünkü, “tüm Hıristiyanlık tarihi”, hem kendi farklı mezhepleri arasında yaşanan, hem de “kendi dinlerinden olmayan insanlara” yaşatılan “zulüm ve vahşet tarihi” olduğu için, ‘Hellallik alsalar da’ temizlenemeyecekleri, tarihi gerçek (inanç gerçekleri) oluyor… Hak etmediğimiz halde, bana/atama “Harami” diyen her kim olursa da olsun, zaten de Helalleşemeyiz!…

Ama dahası… “Ermeni unsuru” günümüze kadar bir “çeşitlilik” olarak kalabildiyse; Kilisesini, dilini, kültürel değerlerini de koruyabilmişse, tüm bunlar, “Osmanlı/İslam Kültürü”nün, “Ermeni denilen” insanlara gösterdiği“koruma, kollama, yardım ve hayırseverlik” sayesinde oldu,asıl da bunu inkâr eden ‘Harami/ci’ olur, oluyor… Asıl ‘Haramiler’ ise, Anadolu’nun çeşitliliklerinden biri olan Ermeni denilen insanları, “Osmanlı/İslama/ülkeye” isyana-itaatsizliğe sürükleyip de, bir “millet/devlet yapanlar” oluyor… 

‘Sahte tarih yazıcıları’, tarih ve millet üretmiş, üretiyor…

Beslendikleri kültürü görmezden gelen ‘Hirantlar’, tarihte yaşamamış bir kültüre inanmamızı istese de, Ermeni denilen bir milletin “tarih sahnesine çıkması”, 19-20’nci yüzyıl oluyor: “Osmanlı idaresi altında Katolik Ermeni Kilisesi kurulmuş ve Katolik Ermeniler bir ‘millet’ olarak tanınmıştır. Aynı hakka Protestan Ermeniler 1846 yılında, özellikle İngiliz ve Amerikan misyonerlerin desteğinde kavuşmuştur.” denilmesi (20), zaten de bu gerçek oluyor. Osmanlı/İslamı parçalamak için, 19’ncu yüzyılda, “ulusculuk (milletler)” oluşturulduğu bilinebiliyor. 4000 yıla indiği “iddia edilen” Ermeniliğin ya da Ermeni tarihi’nin, ‘Sahte Tarih Yazıcıları’nın, ‘yazdığı bir tarih’ olduğunun –Soykırım iddialarının da sağlam zeminde konuşulabilmesi için de– görülmesi gerekiyor.

Ermeni tarihçileri bile kökenleri konusunda fikir birliği içinde değillerken, “tarihi bir milletten/devlet”ten söz etmek zaten de mümkün olmuyor. Sümer adı, geçmişte bir coğrafyanın, Aşağı Mezopotamya’nın adı iken, nasıl bu kelimeden/coğrafyadan bir millet, “Sümerler ulusu” üretilmişse,tıpkı bunun gibi, geçmişte “Armaniya” denilen bölge isminden de –aynı dili konuşan halklar üzerinden– “Ermeni milleti/devleti” üretilmiş ulunuyor. Bir “karışım toplumu (çeşitlilik) olan Anadolu’dan, hâlâ da “millet/devlet üretimi” de zaten sürüyor, sürdürülüyor.  

Ermenilere “tarih” yazan ‘Sahte Tarih Yazıcıları’nın bugünkü torunlarının, günümüzde Kürtlere de, tıpkı Ermeniler gibi 4000 yıllık bir tarih ve de “tarihsel bir mit” olan Gılgamış’tan da “Kürt kahraman” ürettikleri gerçeği de, bu görüşümüzü destekliyor. Bugünlerde Türkiye’yi parçalamak için “Kürt devleti/milleti oluşturulması” örneği gibi, 19’ncu yüzyılda da Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak için, Yunan, Bulgar “devlet/millet” üretilmesi gibi, “Ermeni millet/devleti” de ‘üretilmiş’ bulunuyor… İşte, “Soykırım”lar yapanlar da, bu ‘üretilmiş milletler’, onları ‘üreten’ Haramiler de oluyor…

‘Soykırım sorunu’ yok, “üretilmiş millet” sorunu bulunuyor…

İHükümetlerimiz/Devletimiz, “Ermeni sorunu” konusunda Hâlâ da doğru bir yöntem ve doğru bir yol izlemiyor. Kendisini her “24 Nisan”a kilitleyip; ABD (Başkanları), “Soykırım” diyecek mi, demeyecek mi yani “dedirtmeme” politikası(zlığı) sürdürüyor…

Bu başarısız politikaya karşın pek çok ülkenin “Soykırım” iddialarını kabul ettiği, Ermeni iddialarına karşı, “İlk kez” 1965’te Uruguay’ın “Soykırım” demesinden sonra geçen 45 yıl boyunca verdiğimiz “uğraşın”, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde “savaşı” yitirmemizle noktalandığı da bilinebiliyor. Bu “yenilgi” ya da “yenilgimizle” sonuçlanacağı kesin olan politikasızlığımızın yanlışlığına “hafifletici sebepler” arayıp duruyoruz!.. Kimbilir ne tavizler verdik, bu defa da, “tasarı” Temsilciler Meclisi ve Senato Genel Kurullarına gelmesin diye, “ne/ne kadar ne verdik” bilemiyoruz.

Peki de, nereye, ne zamana kadar, bu böyle gidecek?… ABD Başkanı bu yıl da 24 Nisan’da yayınladığı mesajda, “Soykırım” tanımı yapmadı diye, ne kazanmış bulunuyoruz!.. Koca bir hiç… Görülebiliyor ki de, izlenen “politikasızlık” bize kaçacak “delik” bırakmayacak, kabul etmek zorunda kalacağız…

O zaman, yapılması gereken ne? Ne yapmamız gerekiyor?..

“Ermeni sorunu”na, hâlâ sıkıntısını yaşamakta olduğumuz “Kürt/PKK sorunumuzda” “yapmamız gerektiği halde “yapmadığımızı yapmayı”, soruna “esastan (damardan)” girmeyi, artık politikamız olarak belirlememiz gerekiyor…  Mesele (bu sorun), hangi Haramilerin, onları “varedenlere” karşı neden isyan ettirdikleri ya da Ermenilerin nasıl “millet/devlet” olup olmadıklarında yatıyor… Önce ‘bu tespiti’ yapıp, sonra konuşmamız gerekiyor….

Bugün Ermeni denilen “unsurun”, geçmişte Pers, İskender, Selefki, Roma, Emevi-Abbasi, Selçuklu, Osmanlı İmparatorlukları egemenlikleri altında yaşadıkları, mesele da, “Osmanlı/Anadolu çeşitliliklerinden biri” oldukları, ama millet/devlet olmadıkları tartışılır bile olmuyor. Yoksa, Osmanlı öncesindeki “Doğu Roma/Roma” dönemindeki yaşamları sırasında, Hıristiyan da olsalar, farklı mezhepten oldukları için, hiç de iyi muamele görmedikleri de zaten, tarihsel gerçek oluyor. Ermeniler denilen “unsur”, Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı devleti katında, “imtiyazalı bir unsur” olarak yaşamaya başlıyor, bu durum, o dönemdeki “Katolik Hıristiyan” tehlikesine karşı siyasi/idari bir karar gereği de oluyordu…

19.Yy.’a gelindiğinde Rusya, Ortodoks Hıristiyan Yunanistan, Bulgarisan’ın; Osmanlılardan kopartılarak bağımsız yapılmasına katkı koyması gibi, Ortodoks/Gregoryan Ermenilere de “ilgi” duyuyor, sözkonusu bu ‘ilgi’; Katolik Hıristiyan Fransa’nın ve Protestan Hıristiyan İngiltere’nin, “Osmanlı (-Ortodoks) Ermenilerini”, Katolikliğe ve Protestanlığa kazandırmak amacıyla girişimlerde bulunmaları ‘ilgisi’ gibi oluyordu. Bunda başarılı olunması üzerine de, 1830’da İstanbul’da Ermeni Katolik kilisesi, 1847’de de Protestan Ermeni Kilisesi kuruluyordu. Tanzimat Fermanı (1839) denilen “bela”dan sonra gelen 1856 Islahat Fermanı, Ermeni denilen insanların önünü açıyor; 1856 Paris antlaşması ile Osmanlı Devletinin hem Avrupalı müttefiklerine, hem de harbin mağlubu Rusya’ya, “Gayrı Müslim tebaası için gerekli ıslahatı yapacağı “taahhüdünde” bulunması ve 1863’de yürürlüğe giren, Nizamname-i Millet-i Ermeniyan (Ermeni Milleti Nizamnamesi), “Ermeni milleti” planı oluşumu içinbir zemin oluşturuyordu. Bu sürece, 1870’lerden sonra, tıpkı bizim “Jöntürklerimiz/Didonlar” gibi, Avrupa’da eğitim yaptırılan Ermeniler de katkı koyuyor, “millet-i sadıka” denilen Ermeniler, “velinimetleri Osmanlı’ya” karşı hem isyancı, hem de “katil de” oluyordu. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından imzalanan Ayastefanos Anlaşması’nın 16. maddesi; “Ermenistan” diye bir bölgenin varlığından söz ediyor, tabii ki de bu, “Ermenistan devleti/milleti üretimi için” büyük bir önem arzediyordu! 1878 Berlin antlaşması ile Osmanlı devletinin “Doğu Anadolu’da yapacağı ıslahat icrasına ilgili devletlerin nezaret edeceğini” kabulü, süreci hızlandırıyor; 1880’de İngiltere’de, Gladstone Hükümetinin iktidara gelmesiyle de, Doğu Anadolu’dan “Ermenistan” diye söz ediliyor ve de Hınçak ve Taşnak komiteleri de kurduruluyordu. PKK/Kürt Devleti misyonu “üretiminde” olduğu gibi, kurulan komitelerin kucağına da, “Anadolu toprakları” ve “Osmanlı Ermenilerini kurtarmak”, amaç olarak konuluyordu.

Bu şekilde 20’nci yüzyıla taşınan “Ermeni sorunu”, Versay Antlaşması, Sevr Antlaşması, 1921’de yapılan Londra Konferansı ve 1922’deki Paris Toplantılarında, Osmanlı İmparatorluğundan “azınlıkları kurtarmak”, haliyle de “Ermenilere (de) bir yurt sağlamak” için kararlar alıyordu.Lozan Konferansı’nın 13 Aralık 1922 tarihli toplantısında, İngiliz delege Lord Curzon; “Şimdi bir Ermeni yurdu kurulması için gerek Ermeniler ve gerek Ermenileri sevenler tarafından yapılan isteklerden söz edeceğim.” derken, ‘Harami başlarının’, nasıl “Ermeni millet/devletini” oluşturduklarını da ortaya koyuyordu. ABD Başkanı Voodrov Wilson’ın, 1920’de sınırlarını çizdiği Ermenistan haritası da, kimin için, kim tarafından ne “üretildiğini” gösteriyordu…

Bu sebeple, “Ermeni Soykırımı/Tehcir” denilen sorun, “Ermenistan Devleti üretimi sorunu” konuşulmadan konuşulmaması gerekiyor. Sorun bu şekilde ortaya koyulmadan, “Ermeni soykırımı” iddiaları ve yalanları “konuşulması bile” doğru olmaz, olmuyor.

Bir düşünsenize… Bebek katili de olan Kürt(ler denilenler) de; belki 50-100 sene sonrasında, tıpkı Ermenilerin bugün iddia ettikleri gibi, “Türkiye bize Soykırım yaptı” iddiasında bulunmayacaklar mı!.. Tarihte hiç yaşamamış Pontus Devleti için bile, “Soykırım” yaptığımızı kabul etmemizi isteyen ‘Harami Başı Coniler’, tabii ki de bunu da istetecek, isteyecek… Haliyle de, Ermenilerin “Soykırım/Tehcir” iddiası, “gelecekte” yapılacak “Kürt Soykırımı yaptınız” iddiasının “geçmiş örneği” gibi oluyor… Bu sebeple de, Türkiye’yi yönetenlerin, ‘Coniliğin’ katında yaptığı, “Tehcir yapmadım savunması” tarzından vazgeçmesi, Ermeni(denilen)lere (de), “Sahte Tarihe” sahip olduklarının söylenmesi, “gerçek tarihin” de önlerine koyulması artık gerekiyor… 

Sahte değil, “gerçek kültüre/tarihe” sahip olmak gerekiyor…

Hırant Dink’ın öldürülmesi sonrası Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği’ni üstlenen “can dostu” (Ermeni) Etyen Mahçupyan; “Hrant’la birlikte Avrupa’daki Ermeni diyasporasının karşısına epeyce çok çıkmıştık son dönemde. Tartışmalar döner dolaşır hep aynı noktada yoğunlaşırdı. Soru Türklerin değişebilip değişemeyeceğiydi…Diyasporadakiler Türklerin değişemeyeceğini, uygarlığın getirdiği tüm yeniliklere karşın, onların ötekini kabullenemeyen özlerinin hep orada olduğunu söylerlerdi. Biz ise..Türklerle ilişkide normalleşmenin bizzat Ermeni kimliğinde bir normalleşme ürettiğini gözlemler, kendimizden memnun otelimize dönerdik…Oysa Türklere ilişkin bu ‘değişmezlik’ kanısı hiç de yabancı olduğumuz bir görüş sayılmazdıbabam sık sık geçmiş örneklere dönerek fazla kendimi yıpratmamamı, çünkü ‘bu Türklerin değişmeyeceğini’ konuşmasının bir yerine iliştirirdi. Kendi babası da ona hep bunu söylemiş ve nihayette haklı çıkmıştı…Hrant’la ben bu telkinlerin üzerinde durmaz, kendimizi ikna ettiğimiz bir umut çizgisi üzerinde yolumuza devam ederdik. Şimdi düşünüyorum da demek ki henüz gençmişiz…Babamın çoktan öğrenmiş olduğunu bilecek yaşta değilmişiz. Hrant’ın gidişi Türklerin bize ‘Artık kendinizi kandırmayın’ demesidir belki de.” derken (21); “Türklerden/Müslümanlardan” hoşlanmamalarının, ‘inandıkları şey’ olduğunu da ortaya koyuyor.

Osmanlının Müslüman toplumuyla adeta özdeşleştiği için, Osmanlı Devleti tarafından “Sadıka-i Millet” vasfı verilen Ermeniler arasında 19’ncu yüzyılda üretilip, “Babadan toruna geçen öfke”, değişmeden, ‘Hiranlar, Mahçupyanlar’la günümüze de taşınmış bulunuyor: “Katil henüz reşit değilmiş…Hrant olsa ‘Tam da bu işte’ derdi, ‘Türkler reşit mi ki?’ Olgunlaşması engellenmiş bir toplumda yaşadığımızın farkındaydık zaten, ama belki şu soruyu da sorma zamanı geldi: Yoksa kendi kimlik sorununu ötekine yönelen bir şiddet eylemine dönüştürerek ayinleştiren, bu işler için ‘yaşı küçültülmüş’ bir toplum mu bu?..Türkler değişebilir tabii ama öteki Türkleri değiştirebilirler mi, gerçekten de söylemek zor. Ama niye olmasın?..Hrant olsa benim bu kuşkuculuğuma karşı çıkar, ‘Onlar da insan değil mi, hayret bişey’ derdi…” açıklamaları (22), sahip olunan ‘zihni arka planın kirliliğini’ zaten ortaya koyuyor. Müslüman; ‘Bilgi sahibi insan da demektir’ ama, Etyen Mahçupyan’ın; “bazı cahil/bilgisiz Müslüman Türkler” üzerinden bizleri ‘olgunlaşmamış, değişmesi gereken’ bir toplum olarak görmesiaslında, “kendilerine tarih yazan” Haramilerin, bizleri/Müslümanları ‘Barbar’ görmesi oluyor. Bu sebeple, asıl değişmesi gerekenlerin “Müslümanlar değil”, “Fundemantalist Ermeniler” olduğunun görülmesi gerekiyor. Ama aynı zamanda, Ermeni Hıristiyanlarca da inanılan, Nuh Tufanının bütün dünyada yaşandığı, bütün insanlığın öldüğü, insan soyunun da Ağrı Dağı yöresinden (kendilerinden) türediği gibi ‘bilimdışı’ kabullerin mutlaka değişmesi gerekiyor. Mesela da, Rakel Dink’in; “Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27 olsun, katil kim olursa olsun bir zamanlar bebek olduğunu da biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratmayı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz..” sözleri (23), değişmesi gereken ‘zihni arka planı’ da gösteriyor. Çünkü, “bebekten katil ürettiği” denilen şey, benim kültürüm; kültürü belirleyen “din” olduğu için de, “benim inancımdan” oluyor!.. Bu ‘kirli zihnin’ değişmesi için, sahte değil, bir “gerçek kültüre” sahip olunması gerekiyor… Anadolu’nun, Müslümanlardan önce “vatanları” olduğu şeklindeki “yanlış inancı” yaşatan “boşinanın” damutlaka terk edilmesi gerekiyor…

Hangi Türkler mi?..

Türk milleti denildiğinde inanç sözkonusu oluyor. Batıda ya da ülkemizde ‘Türkler’ denildiğinde, kastedilenin, “Müslüman/İslam” olduğu bilinebiliyor…

Etfen Mahçupyan; “Bugün artık mesele, ‘Ermeni sorunu’, ‘soykırım’ falan değil, yarını hangi Türkün belirleyeceğidir’ diye soruyordu (24). Bunu ben cevaplamıştım, bir kez daha cevaplayayım: Yarını belirleyecek olan “Türkler/Müslümanlar”, dünyada ve ülkemizde neler oluyor(?)u ve geçmişte de şimdilerde de kullanıldıklarının bile farkında olmayan Türkler değil –İslamcı, Milliyetçi, Muhafazakar (vb.) gibi bir başka isme de talip olmadan-, ‘Ben Müslümanım’ diyecek olan Türkler olacak diyorum. Hâlen de ıstırap çeken “insanlığın da” beklemesi gereken onlar; “onlar bilimsel akılları ile”, gözleriniz niye var toprağında vatanın diye sora/n/cak olan Ahmed’ler, Mehmed’ler oluyor…

Hirant Dink; “Ermeni kimliği” üzerine yazdığı makalelerden birinde, “…Ararat’ın (Ağrı Dağı) Ermeni dünyasında oynadığı o simgesel role değinmek gerekir. Bu simge, Ermeni halkının kaybettiği toprak bütünlüğüne olan hasretidir. Ancak bu hasreti sadece ‘Bir toprak ya da dağ parçasına olan özlem’ olarak tanımlamak yetersiz kalır. Ermeni halkı için Ararat’ın yaydığı gölge Ermeni halkının 4 bin yıllık varlığını simgeler. Nuh Nebi”den beri sonsuz bir varoluşun zirvesidir. Sadece geçmiş değil aynı zamanda gelecektir.” diyordu(25). Bu açıklamaya vereceğim cevabı, bir Müslüman olmam hasebiyle yazmayacağım… Zaten de, Kur’an’ın öngörüsünden de hiç bahsetmiyorum… Bırakın da Nuh Tufanı konusunda da “eserler veren bir Yazar olmamı” da; konu ve sorun, benim meslek (jeoloji) alanıma giriyor, bu sebeple, sadece “bilimsel gerçekler” üzerinden ifade ediyorum, İmdi…

‘Hirantlar’ın, Nuh Nebi’ye ve Nuh Tufanı’na dayalı iddiaları “kesinlikle” doğru olmuyor, “tarihsel yalan” da oluyor. Bilimsel gerçekler, Nuh Tufanı ve Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı ve yöresinde hiç olamayacağını, bırakın birkaç bin yıllık tarihte, 4.6 milyar yıllık “tüm dünya (yeryuvarı) tarihinde bile”, Kutsal kitaplarında söylenildiği gibi, “dünya çapında” bir Tufan yaşanmadığını kesin bir şekilde de ortaya koyuyor… Haliyle de, insanlığın da Ağrı Dağı yöresinden “dünyaya yayıldığı” iddiası da doğru olmuyor. Dolayısıyla da, Ermeniliğin 4000 yıllık bir tarihi olmadığı da “kesin” oluyor. Zaten de, inandıkları kutsal kitap, “tüm kainat tarihini” 6000 yıl olarak veriyor ki, bu da zaten hem “kesin yanlış”, hem de “iddia ettiklerini yanlışladığı için” ‘dudaklarına’ sürülen ‘yakan biber’ de oluyor… Bu sebeple de, Ermenilerin “Nuh Nebi”den beri sonsuz bir varoluşun zirvesi” iddiaları  bilimdışı (yalan) olmasının ötesinde, Hirant Dink’in söz ettiği ‘hasret’ de, “olması gereken hasret/gelecek değil”, “Ermenilere (de) ‘yazılan’ tarih yanlışlığı” oluyor…

İmdi;şimdi cevaplanılsın bakalım; “Kim ‘Anadolu Eski Ermeni Topraklarıdır’ Demiyor!..” Bunu soran, işte ‘o Ahmedlerden’ biri oluyor…

Ayrıca… türkü çalanlara da…

Papaz ve Hirant Dink cinayetlerinin bölge çocuklarına yaptırılması; bölge insanının, ilerde muhatap olacağı ‘esas saldırılar’ karşısında daha şimdiden “teslim alınması”nın alt yapısı oluyor. Trabzon ile ilgili olarak kullanılan, “Bomba, cinayet, linç… Trabzon’da neler oluyor?” başlıkları da, bölge insanı/basınını psikolojik savaşa tabii tutma oluyor…

Önce, papazı vuran… o bir çocuk!… sonrasında, bir gazeteciyi vuran da çocuk!..  Bu sebeple, çocuklarımızıkim/ler/in ‘katil olarak’ seçtiği” sorusunun çözüme kavuşturulması, ülkemizin geleceği için önem arz ettiği için de, “uydurma sanat evleri” değil, çocuklarımızı da “bilgilendirecek” ‘Trabzon Kültür Evi’nin acilen de kurulması, mutlaka da gerekiyor. Çünkü, “kendi (öz) kültürü (kimliği)” yerine, “dansöz (yabancı) kimliği” ile beslenen gençliğin, buz üzerinde nasıl kaydığı da zaten, yaşanarak da görülebiliyor…

Son sözümüz de, ‘plan yapmayın plan’ sazı çalanlara!… ‘Vatan Kurtaran Aslanlar’ modeli ‘milli’ değil; olmadığı için de, “Osmanlıyı parçalatıp yok ettirdi”… şimdilerde ise, Cumhuriyetimizi ‘bitirecek’ gibi görünüyor… Bunun olmaması için, “bilgi sahibi” olmak, sadece  “bilimsellik türküsü çalmak” gerekiyor; ‘başka türkü’ de zaten hiç gerekmiyor… Alın elinize Mehmet Akif’in Safahat’ını… Bakın bakalım, Ermenileri bize “Soykırım/Sorun” olarak bırakan “üç beyinsiz” için ne diyor… Adını taşıdığım “Dedem Ahmet Musaoğlu’nu” Sarıkamış’ta “öldüren” “üç beyinsiz”den Enver olanı için “Ben, Ahmet Musaoğlu”; hiç de iyi şeyler düşünmüyor, söylemiyorum da… haydin hep birlikte…

İKRA… Oku değil, “bilgilen” oluyor… anlamayana “…davul zurna..” meselesi demeyi seviyorum…

   Ahmet MUSAOĞLU / 21.05.2010

     Araştırmacı Yazar

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir