LATİF AĞABEYLER… Sivas/Spor, Alevi Açılımı –

LATİF AĞABEYLER… Sivas/Spor, Alevi Açılımı –

                                                                                          LATİF AĞABEYLER… Sivas/Spor, Alevi Açılımı – Dünkü Trabzon/spor, ERBAKAN

24.06.2008

‘Mahşerin dört atlısı’ ya da ‘Kare as’ olarak da tanımlanıyorlardı. AKP deyince akla bu 4’lü geliyordu: Manisa’lı Bülent Arınç, Kayseri’li Abdullah Gül, Rize’li/İstanbul’lu Recep Tayyip Erdoğan ve Sivas’lı Abdüllatif Şener… Eski Milli Görüşçü’lerdendi onlar… Bildiğiniz gibi de, bu ‘dört abi’ için, gömlek değiştirdiler de deniliyor…

Onlardan İlk’i, AKP’nin ikinci döneminde, 22 Temmuz 2007 Genel Seçiminde pasifize edilmiş, Meclis Başkanlığı’ndan olmuş; İkincisi, Dışişleri Bakanlığı’ndan Cumhurbaşkanlığı’na çıkmış; Üçüncüsü ise, Başbakanlığını koruyarak konumunu güçlendirmiş; Sonuncusu (Dördüncüsü) ise, Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanlığı’ndan vazgeçip, aday olmayacağını açıklayınca, bir nevi, ‘hakkı yenmiş Külkedisi’ gibi oluvermişti!.. Yazı konumuza bu Dördüncüsüyeniden bir kez daha gömlek değiştiren Abdüllatif Şener ile başlayacağız ama, bütün ‘Latif Abiler’ için…

***

‘Gömlek değiştirme/kırılma’ başladı mı gerisi gelir…

1991 yılından beri TBMM’de milletvekili olarak görev yapan, Kasım/2002 seçimlerinden sonra Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı alan Abdüllatif Şener; 22 Temmuz 2007 Genel Seçimi öncesi, –Milletvekili adayı değilim, ama AKP’deyimPartimin MKYK üyesiyim, bu sıfatımla parti kimliğim ve siyasetim devam edecektir diyordu(1). O’nun siyasetten çekilmesi gibi olan bu davranışının arkasından yazılanlara baktığımızda, 16 yıldır siyasette olduğu yok sayılarak, şişirildiği görülüyordu: “Eğer gözler dönmüşse. Eğer “tek seçici”nin gözüne girmek için onursuzca yaltaklanma dönemi başlamışsa…Eğer “Onu alma/Beni al” arsızlığı tiksinti verici boyuta ulaşmışsa…Kaç Latif Abi kaç! Siyaset meydanı öyle bir yerdir ki, bazen o meydandan kaçarak klas duruşu sergilemiş olursun. Devir öyle bir devir ki Latif Abi, siyaset meydanından kaçarak yapacağın hizmet, bakanlık koltuğunu doldurarak yapacağın hizmetten daha büyüktür. İşte bu yüzden durma, kaç! Kaçarak yüksel! Kaçarak ders ver! …“Başbakan Yardımcılığı” gibi çok önemli bir pozisyonun nasıl da gözünün yaşına bakmadan terk edilebileceğini göster herkese Latif Abi..Hem sen görevini fazlasıyla yaptın Latif Abi. “Sakıncalı” bir Kürt’e, devletin bir bakanı olarak Kürtçe “Seni seviyorum” dedin. “Şarabın tadından başka her şeyini bilirim” dedim… Ve şimdi yapacağın son hizmet, bu tamahkárlar ordusuna, “şık bir çekiliş” ile unutamayacakları bir ders vermektir.” deniyordu (2). Medyadaki ‘gömlekciler’den Ahmet Hakan’ın; Abdüllatif Şener’in siyasetten çekilmesini ‘klas’ bulan bu ifadeleri için ‘pusulasız keşiş’, Ertuğrul Özkök; ”Ahmet Hakan’la aynı fikirde değilim…Abdüllatif Şener, AKP’de kalmalı ve siyasete devam etmeli. Çünkü Şener, Türk siyasetine yakışan bir insan….Ama en önemli özelliği nedir diye sorarsanız, size şu cevabı verirdim: “Eşinin türbanını bile unutturan siyasetçi.” diyordu (3). Yapılan bu iki açıklamadan anlaşılabileceği gibi de,Abdüllatif Şener’i yeniden vitrine çıkartan, ‘Eski Milli Görüşçü’ birinin, şarabın tadından başka herşeyini bilmesi ve eşinin türbanını bile unutturan siyasetçi olması oluyordu.Bir başka deyişle,‘kimliğinin kırılması (kendine ait olmayan başka bir kimlik/düşünce yaşaması)’, yeniden gömlek değiştirmesi oluyordu. Başlangıçta ‘kare as’dan Tayyip Erdoğan ile ters düşmesi, artık ‘ilk üç’den tamamen ayrılması, yani bir kez daha gömlek değiştirmesi kimilerince önemseniyordu…

***

Yeniden gömlek değiştir/mek/ince…

Abdüllatif Şener, üniversite yıllarında Marksizm ile tanışan ve bu süreçte İslamiyet ile boşinan (bilimdışıakıl) ateizm arasında gelgitler yaşayan biriydi:“Bir tarafta kutsal devlet, bir tarafta anarşizm derseniz kendimi anarşizme daha yakın görüyorum.” Gibi, ‘ne dediğini bilmeyen’ birini sergiliyordu  (4). İslam olanı bilmediği gibi, Felsefenin Temel İlkeleri ve Gen Bencildir gibi içi boş kitapları okuduğu için de savrulmuş biri oluyordu. “…fakülte yıllarında bir kız arkadaşımızın olmayışı doğru bir şey değildi. Yani o dönemle ilgili bir eksiklik olarak değerlendiriyorum.” diyordu (5). “Maalesef. Bira dahi içmedim hayatımda ve tadını bilmiyorum. Niye maalesef diyorsunuz. İçmiş olmayı mı tercih ederdiniz (sorusuna)? Yani… Merak etmez olur muyum, merak ettim ama içemedim. Bakın ben hayatımın en güzel saatlerini içki masalarında geçirdim.” açıklamasını da (6) gömlek değiştirmesinden sonra yapan birinin, gömlek çıkarmadan önce bilinmesi gerekiyordu. ‘Cumhurbaşkanlığı kavgası/seçimi’ sırasında, sitem eder gibi; -Eşimi başı açık aldım, ama o örtündü diyordu: “‘Eşim, nişanlıyken örtülü değildi. Bir gün baktım, kendi isteğiyle kapanmış. O ana kadar başı örtülü biriyle evlenmeyi hiç düşünmemiştim.” “Kayınvalidem de sonra örttü. Eşim başını açsa karışmam. Kızım da bazen açar, bazen örter. Harem-selamlıktan hoşlanmam.’ Eşimi başı açık diye seçtim ama kendisi kapandı.. Nişanlıyken örtülü değildi. Kayınvalidem de başörtülü değildi. Kayınpeder de çok dindar bir insan falan değildi. İçki içerdi. Tabii şimdi içiyor mu bilemem.Nişanlılık dönemimizde eşim bana “Kıyafetim nasıl olacak” diye sordu. ..Aklıma hiç başörtüsü gelmedi. Meğer bizim hanım başını örtmek istiyormuş…Gerçekten şaşırdım. “Benim başörtüsü ile ilgili bir isteğim yok” dedim. Hatta “Senin karar vereceğin iş ama ben başını örtmeni istemiyorum” dedim. O ana kadar hiç düşünmemiştim başı örtülü biriyle evlenmeyi. Öyle olsa başı örtülülere bakardım açıklara değil. Tercihimi başı açık birinden yana yapmıştımBugün eşiniz başını açsa? -Karışmam. Üniversiteye hazırlanan bir kızınız var. Başı kapalı mı? -Bazen örtüyor, bazen açıyor. Benim onda da bir zorum olmaz. Sizin Cumhurbaşkanlığı için bir cümleniz vardı. ‘Ben o konumları zora düşürecek hiçbir görüntü vermem.’ Bugün Cumhurbaşkanı olsanız ne yaparsınız? Eşinizin de başı örtülü. -Cumhurbaşkanı değilim (diyerek gülüyordu).” (7). Cumhurbaşkanı değildi ama, eşinin başörtüsünü unutturuyordu…

Milli Görüşçülerce ‘sorgulanması’ gereken ise, ‘gömlekçileri, ‘değiştirme adetli’ ‘Latif Abi’yi de tanıyamayıp, nasıl benimsedikleri oluyordu… Adil Düzenci diye benimsedikleri ve sundukları Şener, “Hayatımda hiç Adil Düzenci olmadım, sadece sustum, Refah’ı eleştirmedim” açıklamasıyla (8), geçmişinde Milli Görüşçüleri yanıltmış (kandırmış) olduğunu sözkonusu ediyordu.

Yeniden (ikinci defa) gömlek değiştirince, (kuruluşunda bulunmadığı, ama etkin bir şekilde yer aldığı Refah partisini yıllar sonra eleştirdiği gibi, bu defa da) kurucusu olduğu AKP’yi eleştiriyor, sırtına geçirdiği yeni gömleği ile AKP’lileri suçlayan kesimler tarafından alkışlanıyordu!..

***

Abdüllatif Şener, Sivas/Spor…

Alkış (!) almasıyla birlikte, Cumhurbaşkanlığı seçimleri için Deniz Baykal’dan; “Erdoğan ve Arınç olmamalı ama aday olursa Şener’i düşünürüz.” sözleri de geliyordu. Baykal, aynı şeyleri, Danıştay’ın kuruluş yıldönümü töreninde ayaküstü sohbet ettiği Şener’e de söylüyor, ‘Latif Abi’ “formül” olmuş, açıklanıyordu: “Şarabın tadından başka her şeyiyle ilgili olan, eşinin başını kapatmasını hafiften yadırgayan, çocuklarına ‘çok farklı bir eğitim’ veren Abdüllatif Şener bir parti kuracak ve merkez kaç oyların tümünü toplayacak.” deniyordu (9). Şener, AKP’nin kapatılması ya da bölünmesi gerçekleşirse, ‘milleti de ona görev tevdi ederse’, üstelenecek gibi dolaşıyor…

Üstleneceği rol, Sivas’lı olan Abdüllatif Şener’e ‘uygun’ bir görev gibi görünüyor; Başbakan Yardımcı ve Devlet Bakanı olduğu dönemde Sivasspor 1.Lige çıkıyordu. Sivasspor’un birinci lige çıkması ile ilgili olarak; “Sivas’ın süper lige geçişi çok önemli bir hadise. Sivas Kongresi, Sivas açısından tarihinde ikinci önemli hadisedir…Çünkü kongre bütün Türkiye’yi ilgilendiriyordu. Ama bu olay sadece Sivas’ı ilgilendiren bir olaydır…Sivasspor’un birinci lige çıkması ne ifade ediyor? Sivas’ın kültürel hayatı dışarıya açılacak…(Sivasspor’un başarısının halk arasında uzlaştırıcı olup olamayacağına ilişkin soru üzerine de)…Aklı selim ve makulü gözeten kişiler bu kırılmaların aşılması gerektiğini düşünüyorlar…Sivasspor hem Alevilerin hem de Sünnilerin takımıdır… Sivasspor ifade ettiğiniz Sivaslılık ruhunu pekiştirecek insanları kaynaştıracak güce sahip olabilir.” diyordu (10). Onun bu görüşü, Laikperest model artık Out, İlahiyat/Tarikat eksenliyapıdaha baskın (Türk İslamı hurafesi) şeklinde yeninden dizayn edilen ülkemiz yapısına uygun düşüyordu. Başlatılan bu yeni yapılanmada Aleviliğin ön plana çıkacağı, Sivas’ta yaşanan kırılmaların aşılmasını sağlayacak, hem Alevilerin hem de Sunilerin takımı denilebilecek bir Sivas/spor öngörülmesi de zaten bu oluyordu…

***

‘Üç din’de dua edilen takım mı!..

Özellikle biten lig döneminde ilginç bir Sivas ve Sivasspor kimliği izlendi. Sivasspor Kulübünün başkanlığını dört yıldır Mecnun Otyakmaz yapıyor, “Mecnun Otyakmaz-Sedat Peker akrabalığı kimsenin umurunda değil.” deniliyordu. (11). Takımı lige çıkaran teknik direktör İsmail Kartal; “‘Sivasspor’a Aziz Yıldırım’ın izniyle geldim.” diyordu (12). Aziz Yıldırım’ın ‘Türkuaz Devrim’de ‘derin futbol’la birlikte çalıştığı, yani Milli Takımın ‘kırmızı beyaz’ rengi Türkuazlaştırılırken, aynı dönemde Fenerbahçe’nin renginin de Türkuazlaştığını biliyoruz… Fenerbahçe maçına hazırlanan Sivassporlu futbolculara, salondaki çalışmada teknik direktör (Eski Fenerbahçe’li futbolcu asker) Bülent Uygun, 10. Yıl Marşı (bazen de Mehter takımını) dinlettiriyor, 30 Ağustos 2007 resepsiyonunda (belki de ilk kez bir teknik direktör) Genel Kurmay Başkanımızın yanında görünüyordu. Tabii ki de şehidlerimiz canımız ciğerimiz, başka türlü de olamaz; Hakkari’deki terör saldırısı nedeniyle Sivasspor Kulübü’nün resmi internet sitesinde açılış sayfasında, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” başlığının da yer alması (13), Sivasspor’u ve Sivas’ı ilginç kılan bazı olaylar oluyordu.

Sivasspor’un kaptanı Mehmet Yıldız’ın; İstanbul Büyükşehir Belediyespor maçında gol attıktan sonra sevinç sırasında, bir siyasi partiyi sembolize eden bozkurt hareketi yapmış olması ile ilgili olarak konuşan Sivasspor Başkanı Odyakmaz, “Böyle birşey kesinlikle söz konusu olmadı. Bunu kanıtlayan bir kamera görüntüsü de yok. Sadece futbolcunun iki eliyle arkadaşlarına ‘Bir dakika’ diye işaret ettiği sırada, söz konusu simgeye benzeyen bir görüntü oluşmuş. Bu gayri ihtiyari olarak anlık olarak fotoğrafa takılmış bir görüntüden öte birşey değildir. Bu işareti ısrarla yaptığını kanıtlayan har hangi bir görüntü söz konusu değildir. Bu konunun speküle edilmesi, sadece Sivasspor’un şu anda devam eden başarısına taş koyma yolunda atılan adımlardan biridir.” diyordu (14). Tabii ki de basın sözkonusu olayı pek yazmıyordu!..

Bizim spekülasyonlarla işimiz olmaz, Sivasspor için alın teri döken futbolculara da haksızlığımız olmaz, olamaz; biz ‘tespit yapmak’ ile meşgulüz; Fenerbahçe ile başlayan İsrailli futbolcu oynatma modasına Sivasspor da uyan takım oluyordu. Başkan Odyakmaz, İsrailli oyuncusu Balili ile ilgili soruya; “-Bizim takımımızda üç dinde birden dua ediliyor. Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanların bir arda dua etmesi bize güç veriyor. Sivas’ta geçmiş yıllarda bazı olumsuzluklar yaşandığı için Balili’nin İsrailli olması, bazı çevreler tarafından önyargıyla karşılandı. Ama kötü beklentileri olanlar hayal kırıklığına uğradı. O kadar sempatik ki tüm halk onu çok seviyor.” diyordu (15). Deniyordu ama, ne “Üç din” var, ne de “üç din” denilmesi ile fazla dua kazanılıyor; Sivasspor’un şehirdeki ‘önyargıları’ tedavi edeceğinin düşünülmesi, Sivasspor için; ‘Üç dinde dua edilen takım’ denilmesi; Samuel Huntington öngörüsü, din/lerin sentezine (birleştirilmesi projesine), onun bir başka türevi “medeniyetler/kültürler ittifakı (sentezi)” hurafesine paralel düşüyordu. ‘İslam’ anlayışımızın yerine, (sahtesi olan) ‘Türk İslamı’ anlayışı (Turkuazcılık) yeşertilmek isteniyordu…

***

‘Alevi Açılımı’ denilen dönemde Sivas/spor rüzgarı da esiyor…

Biz Van’dan, güneydoğudan, Diyarbakır’dan biliyoruz… Devleti kendilerinin sananlar, Marcoları Mehmedleştiren (öz/milli kültürümüz ile yabancı kültürü sentezleştiren) Vatan Kurtaran Aslanlar, ülkeyi hep sıkıntıya soktuklarını görmeyişleri yetmezmiş gibi; sürekli ‘proje’ üretiyorlar…

Mesela, AB’den gelen saldırıları görür, ülkeyi böleceğini bilirler ama, onlara direk karşı koymayıp; işbirliğini sürdürerek mücadele şeklini seçiyor, ürettikleri ‘devlet (karşı koyuş) projeleri’ ile sıkıntıları aşacaklarını sanıyorlar. Bu futbolda da görülüyor, bu yüzden; “Sayın Mehmet Y. Yılmaz dünkü yazısında Diyarbakırspor’u ligde tutmak devlet politikası mı” diye sormuş haklı olarak. Neden? Koltukların sökülüp yan hakemin kafasına atıldığı Trabzonspor maçından sonra Diyarbakırspor’a saha kapatma cezası yerine, para cezası verildi. Diyarbakır sahası kapansa, Fenerbahçe için büyük bir avantaj olurdu; o ayrı mesele. Soru, ‘Diyarbakırspor’un bu sene terörle mücadele kontenjanından ligde tutulup tutulmayacağı’. Madem ki dile getirildi, yanıtını verelim!..Evet. Diyarbakırspor’un ligde kalması için alışılmadık operasyonlar yapıldı, yapılıyor ve yapılacak. Artık devlet mi yapıyor, derin devlet mi, devletin bekası için durumdan vazife çıkaranlar mı, futbolseverler mi bilemeyiz. Ama yapılıyor.” deniyordu (16).

Hem Alevilerin hem de Sunnilerin takımı denilen Sivasspor bu sezon, ilk üç puanını Trabzon’da, Trabzonspor maçından sonra alıyor,90. dakikaya 1-0 mağlup girmişti ama, dış etkenlerden dolayı üç puanı kapıyordu(hükmen galip ilan edilerek alıyordu). Sahaya inen bir Trabzonspor taraftarı, bırakın Sivasspor takım kaptanına vurmasını, ondan neredeyse dayak da yemiş olmasına rağmen, Trabzonspor hükmen mağlup ilan ediliyor, kazandığı maç (üç puan) Sivasspor’a veriliyordu. Sivas/spor açılımı bu şekilde Trabzon’da, Trabzonspor karşısında başlıyordu… Bu başlangıçla Sivas/spor sahalarda esmeye başlıyor, futbolcularının döktükleri terleri öpüyor, diyorum ki;  Alevileri ile de bilinen Sivas’ı futbolda temsil eden Sivasspor’un başarılı olduğu dönemAlevi Açılımı yapılan  döneme denk düşüyordu…

***

İnanç alanında da bölücülük sahnede…

Alevi Açılımı tanımını yerine oturttuğumuzda ise, ABD’nin kültürel saldırı (Sorosculuk) projesi olan AB istediği için ülkemizde “Alevi açılımı” yapıldığı biliniyor. Açılım başladı ya, Türk İslamı üreticilerinden, Peygamberleri Türkleştiren Namık Kemal Zeybek de, (kendi içersinde karşıtlıklar sergileyen) Alevilik denilen inanışı ‘din’ gibi gösteriyor, Cem Evleri’ni de Camilere alternatif olarak üretiyordu : “Benim bu yazılarımdan amaçları üzüm yemek değil, bağcı dövmek olanlar hoşlanmayacaklar biliyorum. Bile bile yazıyorum….Bugün alevilere ‘hakları olan’ verildi diye kimse oy kaybetmez, diye düşünüyorum. Bu iktidar, bu düğümü çözebilir ve ülkemiz önemli bir sıkıntıdan kurtulabilir. Bunun için atılan güzel adımları yürekten destekliyor ve yeni adımları bekliyorum. Ortaöğretim 11.Sınıf  ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgi’ kitabındaki yaklaşım önemli bir adımdır. Diğer sınıflara da yansımalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığımızın aleviliğin temel kaynakları ile ilgili yayınları da, Hem yaklaşım ilkeleri, hem de nitelik olarak çok yararlı olmuştur…Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in İstanbul’da bir cemevi yeri için okula ayrılmış yeri tahsis etmesi de çok olumlu bir yaklaşımdır. Şimdi atılması gereken adım cemevlerinin ibadethane sayılması olacaktırCemevleri elbette ibadethanedir…Cemevinin, caminin seçeneği olması veya olmaması da anlamsızdır. Cemevleri tasavvufi ibadet yerleridir. Camiler de daha çok fıkhi ibadetler yapılır. Atılması gereken bir diğer adım, alevi bektaşi inancı din bilgini ihtiyacını karşılayacak okullardır. Türkiye Cumhuriyeti sünni, alevi ve şii müslümanlar arasındaki ayrımları ve sünni ayrıcalıklarını ortadan kaldıracak erginliğe ulaşmış bir devlettir…Diyorum ki bu iktidar bu konuyu çözebilecek iktidardır.” deniyordu (17). Bu açılım “üzüm yemek değil”, fiilen “bağcıyı”, yani “İslamı dövmek” oluyordu. Bir ve bütünü bölmek olan etnisiteye dayalı Kürt realitesi denilen üretimin yanında, “uyum rüzgarları” bu defa, “inanç” anlamında bölücülüğü de göndermiş bulunuyordu

Aleviler adına hareket ettiklerini belirten bazı kişi ve kuruluşların, Aleviliğin İslam’dan ayrı bir din olduğunu iddia etmeleri, ya da kimliklerdeki, “din” hanesinin karşısında “Alevi” yazılmasıı talep etmeleri ya da bu hanenin tümüyle kaldırılmasının istenmesi de zaten bu dönemde oluyor. Bu durum, AB’nin; 2000, 2001 ve 2002 yıllarındaki Türkiye İlerleme Raporları’nda Aleviler, Müslüman olmayan dini topluluklar arasında sayılmasının, 2003’deki İlerleme Raporu’nda ise, Sünni olmayan Müslüman topluluk diye tanımlanmasının gereği oluyordu. Suni İslam denilen, İslamın tahrip süreci de artık başlatılmış bulunuyor. İslam, Türk İslamı prejesi ile bölünme sürecine sokulmuş bulunuyor.

Artık Sunilik “Out” oluyor; “bütün peygamberlerin” Türk olduğu hurafesinin de sahibi Namık Kemal Zeybek, “Osman/lı” için, Alevi diyordu: “Belirtmezsek olmaz…Osmanlı’nın başlangıcından Yavuz Selim’e kadar ki resmi din anlayışı Alevi-Bektaşilik olmakla birlikte bugünkü Alevi-Bektaşilik ile birebir aynı olduğu sanılmasın. Elbette zaman ve mekân değişikliği birçok akımı etkiler ve değiştirir. Ama özünde ve ana yaklaşımlarda değişiklik olmamıştır. Yavuz Selim’le Alevi-Bektaşilik yine de resmi koruma altında ama ikincil derecede varlığını daha üç asır sürdürmüştür. Safevi-Alevilik ‘kızılbaşlık’ denilerek ezilmiş, Bektaşi-Alevilik korunmuştur. Bektaşi-Aleviliğin ezilmesi ise 1826 Yeniçeriliğin yok edilmesi ile aynı anda gerçekleşmiş; Bektaşi dergâhları kapatılmıştır. Ta ki Sultan Aziz’in tekrar serbest bırakmasına kadar. Bugünlerde gündeme yeniden giren Alevi-Bektaşilik ile Osmanlı ilişkilerinin özeti budur.” diyordu (18). Alevi Açılımı ‘bombası’ Sivas üzerinden kucağımıza konunca, buna (AB’nin bu saldırısına) karşı direk mücadele şeklini seçmeyen, Tanzimat’tan beri gelen –taviz vere vere mücadele– şeklini seçen Vatan Kurtaran Aslanlar, ‘spor üzerinden’ de denge sağlamaya (mücadeleye) soyunuyordu. Bu modelin Diyarbakır örneğinin ise, artık hafızalarda bile yer almadığı ise, unutuluyordu…

***

Hafızalardaki ‘Diyarbakır mücadelesi’…

Ligde mücadele ederken, Diyarbakırspor’un küme düşmesine neden olacak bir duruma izin verilmiyordu! Diyarbakırspor’la Fenerbahçe takımları arasında yapılan karşılaşmada çıkan olaylar üzerine Erman Toroğlu, televizyonda; “Ben bu maçta çıkan olayların üzerine gidilmediğini, bir general ile bir bakanın Diyarbakır’ın cezalandırılmaması için devreye girerek gerçeğin ortaya çıkmasını engellediklerini, bu davranışın ligi şaibe altına koyacağını belirttim. Ve dedim ki, birileri Diyarbakır Spor illah ligde kalacak diyorsa, bunu açıkça söylesinler, biz de ona göre davranalım.” açıklaması yapıyordu…

Sorun şu şeklide de izah ediliyordu: “Yüzlerce insan, stadyumun ortasına götürülmüş, haykırıyorYeterrr…Yeterrr…diye bağırıyor…Üzerlerinde sarı lacivert formalar var…Dışarıdaki balkonlara ve stadyumun dışına sotalanmış yüzlerce genç, ellerine geçirdikleri taşları stadyumun içinde oturan Fenerbahçeliler’e atıyorlar…Şimdi açıkkonuşayımErman Toroğlu da söz etti…

Diyarbakır‘da olaylar olunca, birileri hep devreye giriyor ve aynen şöyle söylüyor: ‘Efendim Diyarbakır’da futbolçok önemli…Diyarbakırspor birinci ligde olmalı…Aksi halde, biliyorsunuz PKK’nın faaliyetleri…Birileri, Diyarbakır’daki olayların, saha kapatmayla sonuçlanmaması için, sürekli bilinmeyen bir yerlerden derin devleti işaretediyor…Meydana gelen olayları, böylece kapatmaya çalışıyor…Vakt-i zamanında PKK’ya karşı 30 bin şehit verilir, Türkiye’de terör belası almış başını giderken, bazı yetkililer, belki Diyarbakırspor’un birinci lige çıkmasını arzu ettiler…” deniyordu (19).

“Takımdan Ayrı Düz Koşu” adlı kitabı derleyen Tanıl Bora, Türkiye’de ‘derin devlet’in sahaya müdahalesi sonucunda bir ‘derin futbol’un ortaya çıktığını söylüyor; “Türkiye’de bir ‘derin futbol’ var mı, kudretinin boyutları hakkında ne düşünüyorsunuz? Sorusuna; “Bir ‘derin futbol’un varlığından söz edilebilir elbette. Bütün dünyada olduğu gibi…Bunun bileşenleri büyük kulüpler, futbol bürokrasisi, futbol endüstrisi ve medyası, devlet ve iktidarlar. Türkiye’nin özgün yanı; birincisi, devletin, bizzat işte o “derin devlet”in futbol alanına bire bir müdahale etmesi… ‘Olağanüstü hal bölgesi’ takımlarının sistemli teşvikini düşünün. İkincisi, büyük kulüplerin manipülasyon kudreti Türkiye’de olağanüstü fazla.”cevabını veriyordu (20). Kürt gençlerin gözünü “dağdan kente çevirmek” planının tutmadığı dün görülmeliydi, bugün de net olarak görülebiliyor. Mücadelenin AB-ABD’ye karşı alenen yapılması gerektiğini göremeyip, “Spor, devletin bekası” için denilerek ‘derin futbola’ malzeme yapılmasının (bu noktada Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı, rahmetle anıyoruz) kazanım sağlamayacağının görülmesi; ‘Alevi Açılım’lı Sivas’ta da, “olması gereken mücadelenin” yapılması gerektiğinin görülmesi gerekiyor.

Bu noktada Abdüllatif Şener’e baktığımızda,  Hatay’da katıldığı bir panelde, “Benim yolum Hz. Ali’nin yolu. Benim dinim Hz. Ali’nin dini, dahası ben de Aleviyim. Hepimiz Aleviyiz” dediği biliniyor. Sivasspor’un Turkcell Süper Lig’e çıkmasıyla (2004-2005) birlikte birçok konuda yetersiz olan imkanlarının tamamlanması noktasında Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in ya da ‘Devlet’in, çok büyük destekleri olduğu biliniyor, bugünlerde Sivas Ticaret ve Sanayi Odası’nın davetlisi olarak bugün memleketi Sivas’a (265 gün sonra) geliyor (19.04.2008) ve bir grup Sivasspor taraftarı da Şener’i, ‘Sivas seninle gurur duyuyor’ sloganıyla karşılıyordu…

***

Gerçek şampiyon, Ahmedler, Mehmedler ile olunur: Eski Trabzonspor….

Başarı ve gurur da, ülkenin geleceği de; “kendin olarak (milli kalarak)” şampiyonluk kazanmak, yeni din (Alevilik) de üretmemekten geçiyor… Alevi ‘Açılımcılarından” Diyanet İşleri Ali Bardakoğlu, “Cemevinin caminin alternatifi gibi sunulması, Aleviliği müstakil bir din haline getireceği ve kahir ekseriyeti camiyi ibadethane kabul eden Alevileri Müslümanlıktan koparacağı için yanlıştır” diyor ama (21), ne yaptığını bilebilmek için ‘kendin’ olmak gerekiyor. Kendin olmayarak yapılan işler, hem kendine, hem de ülkeye zarar verir, veriyordu.

Bu sezon Sivasspor için, dördüncü-beşinci büyük oldu denilse de, hem ‘büyük olmak’ öyle kolay değil (sadece şampiyon olmak yetmez, yıllar yılı büyük kalmak gerekiyor), hem de kendin olarak büyük/şampiyon olmak gerekiyor. Sivasspor’un geçmişine baktığımızda bu sezondan önce çok büyük bir çıkış yapmadığı görülüyor. Teknik patronu Bülent Uygun, “Anadolu’dan bir destan yazıyoruz. ‘Üç büyüklerden başkası şampiyon olamaz’ sözünü göstermek için, fosillerin beynini değiştirmek için. Türk insanının, Anadolu’nun mert ve yiğit insanının imkanları ne kadar kısıtlı olsa da hangi engeller çıkarsa çıksın başarılarının tesadüf olmadığını göstermek için. Bülent Uygun olarak askerlerimle birlikte futbol devrimi yapmak için alın teriyle destan yazıyoruz. Şampiyonluk destanı bu. Ekolü, sistemi, mentalitesiyle bir Hürgeneral Bülent Uygun’un hikayesi bu. Sevseler de sevmeseler de asilce ve onurluca bir Anadolu destanı bu.” diyor (22). Bülent Uygun, gıyaben sevdiğim bir kardeşim, bilmesi gerektiği; “Anadolu destanı yazılmış, kimsenin Trabzonspor’dan alamayacağı şey, Trabzonspor Destanı/İhtilali”oluyor…

Trabzonspor’un doğuşu, “bir milletin uyanışı” gibiydi. Şampiyonlukları, “Batılılaşma” yanlışlığına göre şekillenen üç büyük kulübün/ülke siyasetinin önüne geçmişti. Ülkeye dayatılan futbola, dolayısıyla da siyasete darbe vurup, kupalar almaya başlayınca, bir ‘Ankara Günü’nde, Kenan Evren; “Hep siz mi kupaları alacaksanız” diye yüzümüze çarpmıştı sözü ama, biz Trabzon’duk, Trabzon da Anadolu!…

Kendine ‘yabancılaşanlar’ kendi (öz) olarak kalamaz, milli/bağımsız (kendi) kalan Türkiye istenmemesi de zaten, “kendimize yabancılaşmamamız’ oluyor. Bugünlerdeki Trabzonspor da Türkiyemiz gibi, kendi olan (milli kalarak şampiyonluk kazandıracak, Batılılarla işbirliği yapmayacak) idarecisini bulması gerekiyor… Trabzonspor’lu da, Türkiyeli de, “Marcolarla, Ballinilerle”  şampiyonluk istememesi, ‘kendi’ olmayanlarla yönetilmemesi gerekiyor… Trabzonspor değil 25, 50 yıl şampiyon olmasa da, “taraftarı” göğsünü gere gere gezsin, ‘kendi’ olarak şampiyon oldu, mazisinde kendine yabancılaşma (derin proje de) bulunmuyor, bunun gibi; Türkiyeli ‘kendi’ ile aç da kalabilir ama, Türkiye (parçalanmamış) olarak kalır, bu bilinsin… Sivasspor da dahil tüm takımlarımız, Şampiyon olmayı Balililer, Marcolarla (karışım/sentez kültürle) değilAhmedler, Mehmedler ile istemeli, yoksa gelecek şampiyonluğun, ‘kendi (öz) kimliği (şampiyonluğu)’ olmayacağının, ‘kendine yabancılaşma’ olacağının; ama aynı zamanda ülkenin (milli olanın) bütünlüğünün aleyhine olacağının bilinmesi gerekiyor… Kendikendilerine de yabancılaştığı görülebiliyor… olmayanların, yani ‘kendine (özüne) yabancılaşanların’,

***

 ‘Kendine’ yabancılaşanlar ‘Kendilerine de’ yabancılaşırlar …

Kare as, geçmişlerinde AB düşmanı İslamcılar (!) olarak biliniyorlardı. Şimdilerde ise, ‘Muhafazakar/Müslüman Demokrat’ modaları, ABD ve onun projesi AB aşkları ile tanınıyorlar. Amaçları, İslam ile demokrasiyi sentez yapıp bir ‘hilkat garibesi’ üretmek

Ak Parti lideri Tayyip Erdoğan’ın kendisini, “Ben muhafazakar bir demokratım” şeklinde tanımladığını biliyoruz (23). AK Parti’nin siyaset felsefesi, muhafazakarlığın, yani yaşanan coğrafyadaki kültür olan İslam geleneğinin Demokrasi ile sentezi (din olan İslam ile, insani olan demokrasiyi bir araya getirerek, yapay bileşik oluşturma), anlayışı oluyor. Tayyip Bey’in Belediye Başkalığı döneminden Mehmet Metiner’in, “..1995’te ben Erdoğan’ın danışmanı olduktan sonra Hıristiyan kulübü tarifinden Avrupa Birliği hedefine gelindi…Ben…İslamcı demokrat anlayışa sahibim…Hálá İslamcıyım. Ama demokrat bir İslamcı.” demesi de bu zaten bu oluyor (24). Metiner ayrıca; Erbakan’ın önderliğindeki Milli Nizam/Milli Selamet Partisi çizgisinde faaliyet gösteren Bülent Arınç, Abdullah Gül, Mehmet Ali Şahin, Tayyip Erdoğan gibi AK Parti’yi kuran insanlar için, kökten değişmiş bulunuyorlar diyordu (25).

Peki de, ‘Eski Milli Görüşçüler’in, bir başka deyişle ‘Kare as’ın, sözkonusu değişimlerini, geçmişlerinde bilgisizdiler de, sonra bilgilenince farklı düştüler şeklinde mi anlayacağız? Ya da, kısacık insan hayatında ‘kök’ten/esasta bir değişme pek de sözkonusu olamayacağına göre, bu durumu başka nasıl izah edeceğiz?..

Abdüllatif Şener ile eşi Berrin Hanım’la Sevgililer Günü bahanesiyle yapılan röportajda, A.Ş: “…Berrin’in ailesinin geçmişinde de benim aile geçmişimizde de özel günleri kutlama geleneği yoktur. ….Benim ailemde olaya batı kültürünün bir etkileşmesi olarak bakılırdı. Doğum günleri hoş karşılanmazdı. Başka bir kültüre mensubiyet anlamı ifade edecek, başka bir kültürün şemsiyesi altına girmek, kendine yabancılaşma olmayı ifade eder diye yorumlanırdı. Benim ailemde yılbaşı geceleri de kutlanmazdı. Ama böyle şeylere tamamıyla kapanmak, kendi içine çok çekilip, evrensel kavramlardan uzak durmak çok da sağlıklı bir şey değil.” diyordu (26). Latif Bey, kendi kültüründen bir başka kültüre geçtiğini, yani kendi (moral) değerlerineyabancılaştığını (dolaylı) ifade etmiş oluyordu…

Kareas (Mahşerin dört atlısı)‘moral değerlerine’ yabancılaştıklarıiçin de, “…ikide bir kalkıp ´dine dayalı milliyetçilik kırmızı çizgimizdir´, ´ekonominin ve paranın dini imanı olmaz´, ´biz siyasette kapıları dine kapattık´ demek, niyetleri bu olsun olmasın, İslam kelamı açısından ´dine müdahale´ anlamına gelir…Bu müdahalenin varacağı sonuç…İslam dinini özelleştirme -dini bütün toplumsal ve kamusal hükümlerinden arındırma-, izafileştirme -din dışı başka doğrulara göndermede bulunma- ve marjinalleştirme -dini ciddiye alanları küçük ideolojik hareketlere indirgeme- teşebbüsüdür.” deniyordu (27). Kendine (öze) yabancılaşınca da, kendilerine (birbirlerine) yabancılaşmaları da kaçınılmaz oluyordu.

Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül arasındaki bir çatışmadan söz edilip, Erdoğan’ın kurban ediliş (tasfiye)süreci başlamıştır deniyor. Flash TV’de yeni yayına konulan “Gerçek Gelecek” adlı programda, VERSO Genel Başkanı Araştırmacı Erhan Göksel; “Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’ı devre dışı bırakmak istiyor” diyor, Abdullah Gül’ü “esas sorumlu”konumuna oturtuyor(20.07.2008), ayrıca da;Erdoğan, AK Parti’de yalnız bir adam deniyor, iktidar savaşından da söz ediliyordu (28). Erdoğan ve Gül dışındaki diğeri ‘ikili’ de limonileşmiş, Bülent Arınç’ın; “(Meclis Başkanı iken)…23 Nisan konuşmasına gazeteler aracılığıyla cevap veren dava arkadaşına (Şener’e) bir hayli tepkiliydi. Telefonda görüştüğü Şener’e önce sitemini iletti…Meclis Başkanı’nın arkadaşına sitemi burada kalmadı elbette, cumhurbaşkanlığı seçimine dönük şu ifadeleri kullandı: ‘Belli zamanlarda, kravat düzeltenler, saç tarayanlar, elbise değiştirenler çıkar.” dediği ifade ediliyordu (29). Erdoğan ile Gül arasında uzun bir müddettir süren ayrışma için, “…Gül ile Erdoğan şu gün için karşıtımın karşıtı dostumdur bakışından hareketle bir gibi görünüyorlar ve kol kırılır yen içinde diyorlar ama dediğim gibi konjonktür değişirse Gül ile Erdoğan’ın arası Özal’la Yılmaz’ın ya da Demirel’le Çiller’in bile  ötelerinde açılacaktır…” deniyor (30). Erdoğan için, “hem tek hem de tek başına” başlığı kullanılan yazıda, “Artık Gül’ün AKP’ye dönmesi imkansız. Şener geride kalan köprüleri uçurmakla meşgul. Arınç kesinlikle partiyi yenilemede ilk akla gelen isimlerden biri değil” denilmesi (31), Kareas’ın birbirine yabacılaştığını açık bir şekilde gösteriyor. Refah-Fazilet Partisini bitiren (!) Kareas, şimdi ‘kendilerine de’ yabancılaşmış bulunuyor. Yaşanan “tüm toplumsal sorunların” sebebinin, “kimlik (millilik) kırılması” olduğunun artık görülmesi gerekiyor.

Ez cüme; ister ‘Vatan Kurtarıcı Aslanlar (Devlet bekacıları)’, isterse de ‘Vatan (moral) Değerlerinden Sıkılanlar (Bikiniciler)’ ya da “Elbise çıkartan/kimlik kıran kafa (Haşemacılar)” olsun, bu “üç kafa aynı kafa”, birbirlerinden farklı gibi görünseler de, “esasta hepİsi tek kafa’, “kırılan milli/öz kimlik”, ´zihinlerdeki işgal´ örneklemeleri oluyor…

***

Bedel ödeyen Erbakan – Bedel ödemesi gerekenler!..

Türkiye’de hem İslami “denilen” kesimi, hem de siyaseti ilgilendiren en önemli olaylardan biri, ‘Müslüman profesör‘ Necmettin Erbakan’ın, (mason) Süleyman Demirel‘in karşısına dikilmesi (1969); İslami hassasiyeti yüksek kesimlere, “Bakın Adalet Partisi döneminde dahi size zulmediliyor, oyunuzu bize verin” demesi oluyor…

Necmettin Erbakan… Milli Görüş Hareketi’nin lideri… İlkokulu benim de bitirdiğim İlkokulda, Trabzon’da Gazipaşa İlkokulu’nda bitirmiş; benim mahallem Ortahisar da, okulumuzun hemen yanıbaşında, geçmişte benim gibi o da oturmuştu… Buradan kendisine bir hissiyatım, ama ülkenin bağımsızlığını/milliğini (milli kimliğin kırılmamasını) savunduğu için sempatim de olmuştur… Bu açıklamam partisini savunmak değil (aksine eleştiririm), ‘ben’ tespitler yapar, “tarihe gönderirim”, bugün de yapıyorum bunu…

Erbakan Hoca hakkında pek çok şey yazılıp çizildi, neler söylenmemişti ki… Hatırlarım, attığı fabrika temelleri, Ankara’ya getirilip istismarı yapılmıştı… Bunu yapanlar ya da atılan temellerle alay edenler, hiç olmazsa şimdilerde sıkılıyorlar mı bilmem, geçen günlerde Erhan Göksel, Flash Tv’de; ülkedeki tek sanayi hareketi,  Necmettin Erbakan’ın 1970’lerdeki sanayi hamlesidir diyordu; dün sıkılmayanların bugün mutlaka sıkılması gerekiyor…

İnsanlara hak ettiğini, ölmeden önce verilmesinden yanayım; bir “hakkı teslim” içindi bu, teslim edilmesi gereken başka hak da var, şimdi de bunu yapıyorum…

Olmayan irticanın takipçiliği ile ünlenen Yargıtay Eski Başsavcısı Vural Savaş, Fazilet Partisi’nin kapatılmasıyla ilgili olarak, 2005 yılında; “Gaza geldim, dava açtım” buyurmuşlardı (32). Emekli olunca pişmanlık fayda etmez, etmiyor; “gaza gelme”nin millete nelere malolduğu ortada, görev başında iken “gaza gelmemek” gerekiyordu.

Kapatma günlerinde “aynı gazı (28 Şubatı)” paylaştıkları Deniz Baykal da bugünlerde onun gibi konuşuyor; “Geçmişte de cumhuriyete yönelik tehditler ortaya çıktı. Dört tane dava açıldı şimdi beşinci açıldı. Bakın beşinci olarak karşımıza gelen AKP’nin iki özelliği var. Diğerleri Milli Görüşçü’ydü. Bütün yabancılar ‘Bırakın oluversin’ anlayışı içine girdi. Hiçbir zaman Refah karşısında, Fazilet karşısına, Avrupa ‘Olur mu canım’ demedi. Şimdi niye diyor? Erbakan Milli Görüşçü’ydü. Tayyip Erdoğan işbirlikçidir. Bu milli görüş çizgisinde çok temel kırılmadır. ‘İçerde laiklik sorunu dışarıda milli düşünce her iki seferde savaşamıyoruz. Yabancıların önünde diz çökelim’ demişler. Sırtını verdikleri yabancı desteğini sefer etmeye çalışıyorlar. Kime karşı Türkiye hukukuna, yargı organına ve siyaseten karşı. Olayın özü budur. Erbakan Milli Görüşçü olmanın bedelini ödedi. Bunlar işbirlikçi olmanın nimetinden yararlanmak istiyorlar.” diyordu (33)…

 Baykal’ın bu açıklaması üzerine, bir başkası konuşuyor; Erbakan ile, “Pazara kadar değil, mezara kadar” diyerek yola çıkan Aydın Menderes; mezar değil, Pazar olmadan kaçmıştı, bugünlerde o da bir hakkı teslim ediyor; “Bu yazımda Baykal’ın bir süredir söylediği ve CHP Büyük Kongresi’nde de tekrarladığı bir söz üzerinde durmak istiyorum. Baykal ‘Erbakan Milli Görüşçüydü, Erdoğan ve AKP işbirlikçidir. Erbakan Milli Görüşçü olmanın bedelini ödedi.’ demektedir…Baykal’In bu sözlerinden Erbakan ve Milli Görüşçülük dış dünyaya karşı devletin ve milletin çıkarlarını koruyan milli bir duruşu ifade ettiğini, bugünkü AKP’nin ise işbirlikçi olduğunu, Erbakan’ın başına gelenlerden Milli Görüşçü olmanın veya işbirlikçi olmamanın bedelini ödediğini (bedelinin kendisine ödettirildiğini de söyleyebiliriz) öğreniyoruz…Baykal bu ifadeyi AKP’yi ağır bir şekilde eleştirmek için kullanmıştır. Amacı budur. Ancak bunu yaparken çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir gerçeği de bu vesileyle açıkça ve hatta cesaretle ifade etmiş olmasıdır. Bu da Milli Görüşün gerçekten milli bir duruşa tekabül ettiği, kısacası antiemperyalist olduğudur. Esasen bu değerlendirme Baykal’dan önce Refah Partisi’ne kapatma davasını açan o günkü Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş tarafından bile açıkça ifade edilmiştir.” diyordu (34).

Savaş’ın, Baykal’ın, Menderes’in, yaptıkları bu açıklamalar tabii ki çok önemli ama, “günah çıkarmak gibi” bir şey gibi görünüyor, yoksa kimsenin Erbakan Hocayı/milliliği ‘görmeye’ niyeti, hâlâ da bulunmuyor.

Yok eğer ben yanılıyorsam, Baykal’a da, Vural Savaş’a fırsat çıktı, haydin Hocanın evine, Aydın Menderes öngörüyor; “CHP Büyük Kongresi’nde de tekrarladığı bir söz üzerinde durmak istiyorum. “Erbakan’ın ödediği bedele gelince: Yukarıdaki sözleri söylemiş olmasına rağmen, Erbakan’ın ödediğini söylediği bedeli Erbakan’a ödetenler arasında bizzat CHP ve Baykal da yer almaktadır. Yine de övgüye değer bir hakşinaslık örneği olarak Erbakan’ın ve Milli Görüşün millilik vasfını açıkça teslim eden Baykal’ın bu sözlerinden sonra şu anda evinde kendisinin bedel dediği akıbetin bir bölümü olan hapis cezasını çekmeye başlamış Erbakan’ı ziyaret etmesi yerinde bir davranış olacaktır.” diyordu (35). Baykal, Savaş ve benzeri ‘savaşçılar’, Aydın Menderes de dahil; gidilip Hoca’ya, hem hakkı teslim etmeleri, özür de dilenmesi gerekiyor…

***

Milli Görüş, Milli/Bilimsel Tarih ile kazanılır….

Aydın Menderes 2000 yılında; “1970’lerde CHP’nin rahmetli İnönü’nün karşısına Ecevit’i çıkardığı gibi; şu anda yok ama FP camiası da Sayın Erbakan’ın karşısına kendi Ecevitlerini çıkarmalıdır.” diyordu (17.12.2000). Aydın Beyin bilemediği, Milli Görüş Hareketinin Erbakan’ın karşısına kendi Ecevitlerini çıkarması değilErbakanlar (donanımlı insan)çıkarması gerekir olduğu, bunu başaramadığı, gereği gibi KENDİ olamadığı için, hâlâ da sıkıntı çekiyor…

1998’di sanırım… Memur sendikacılığı da yaptığım günlerde, Refahyol Hükümeti Bakanı Cevat Ayhan Bey’in, hemşehrimiz Şeref Malkoç Bey ile sendikamıza yaptıkları ziyarette kendilerine; -Eğer Erbakan Hoca’yı görsem, Etrafınızdaki bu kadar beceriksiz (bilgisiz) insana rağmen bugünlere nasıl geldiniz (?) diye sormak isterdim, demiştim… Bu sorumu Hocaya hâlâ  da orabilmiş değilim de, sorumun arka planında, kamuoyunda ‘İslami hassasiyet’ sahibi olarak tanınan insanlar, yazar-çizerlerinin de, “İslamdan/İslamın tarihsel kültürel modeli”nden ve yaşanan dünya hadiselerinden ‘bihaber’ oldukları, bu yüzden de başarılı olunamadığı düşüncem bulunuyor. Bu düşünceme itiraz edebilecek biri varsa eğer, Erbakan Hocanın; tarihsel Yahudilikle ilgili açıklamalarında, Yahudi tarihini M.Ö.5765’e uzatmsı yanlışlığı hala da orda, ortada duruyor. Hz.Musa, kabaca, M.Ö.1200-1300’lerde, Hz.İbrahim ise, yaklaşık M.Ö.1800 civarında yaşamış olduğu halde, Yahudiliğe çok daha eski tarih veriliyor. Oysa M.Ö.5761 tarihi, Yahudilerce kainatın oraya çıkışı kabullerinin (yanlış) tarihidir ki; bu bilginin, görüşleri kitaplaştırılacak olan Erbakan Hocamıza, Milli Görüş içindeki bu “tek adam”a mutlaka iletilmesigerekiyor…

Milli tarih için bir ‘sayfa’ daha… Erbakan Hoca, dünya hadiselerini yorumlarken, -Irkçı emperyalizm diyor… “Irkçı emperyalizm” tanımı, esası; hem tüm insanlık tarihinde hem de Batı tarihinde yaşanan tüm olayların kökeninde, ‘inanç bulunduğu’ gerçeğini örtüyor… Ki bu tanım ,çok yanlış, doğrusu; “(1789 Fransız İhtilali vahşeti sonrası başlayanKöktendinci Protestan Hıristiyanlık/Yahudilik (işbirliği)” oluyor; “ırkçı emperyalizm” yerine bu tanımın kullanılması/kitaplaştırılması gerekiyor…

***

Ahde vefa da… Abdülhamid değil ama!..

Tayip Erdoğan Erbakan Hoca’dan ayrılmasının hemen sonrasında Hocadan bahsederken, “Sayın Erbakan” diye hitap ediyordu…

Sevseler sevmeseler hemen herkesin, “Erbakan Hoca” dediği Erbakan’ın; peşinden yıllar yılı “-Hocam, Hocam” diye koşup “siyaset kazananların”, “Sayınlı” hitabı Erbakan Hocayı incitti mi bilemem ama, ‘kimliğe’ önem veren biri olarak beni incitmiş, hem de yadırgamıştım çok… Ahde vefa için/hak teslim için de tam zamanıdır, “Mahşerin dört atlısı/Kareas”, dördü birden el ele, kendilerine tamamen yabancılaşmalarından önce; tüm savaşçıların, Erbakan’a, antiemperyalist oluşunun bedelini ödeten kullanma tarihi geçenlerin de; Erbakan Hocayı ziyaretleri için hâlâ da fırsat var… Düşünceler samimiyse eğer… Tam da bu noktada, gel de II.Abdülhamit Han’ı rahmetle anma (!), tarihe gönderiyorum…

Ahmet MUSAOĞLU / 30.06.2008

http://www.ahmetmusaoglu.org

İlave not aşağıda / 20.02.2009

Erbakan Hoca vesayetindeki Saadet Partisi, Mart/2009 Yerel Seçimleri için İstanbul Belediye Başkanlığı adayı olarak, daha önce Partisinden ayrılmış bulunan, ne idüğü belirsiz “Müslüman Sol” parti kuracakken de, tekrar Saadet Partisi’ne dönen (alınan) Mehmet Bekaroğlu’nu aday göstermiş bulunuyor…

Bu olay, Milli Görüşçülerin de artık diğer partilerden farkının pek olmadığını, tabanının ‘kimliğinin kırılacağı’nı göstermesinin yanında, siyasi partilerin kimin için kurdurulduğunun da sorgulanması gerektirdiğini düşündürtüyor!.. Ayrıca da.. yıllardır savunduğum gibi de, ortalıkta okunacak, dinlenecek avam avarif; hacı, hoca, siyasetçi (vb.), yani “dünyada neler olup bittiğini bilebilen” pek fazla münevver bulunmadığını da gösteriyor…

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir