II. Dünya Savaşı 1945 yılında bitiyordu… Savaşın iki büyük galibi, Amerika ve SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği-Rusya) görünse de, gerçek galip ABD, yani “Anglosakson-Judea köktendinciliği” oluyor, döneminin Yeni Dünya Düzeni’ni o kuruyordu...
Bu dönemi hatırlatır şekilde, Rus haber ajansı “Novosti” sitesine bir video koyuyordu. “Filmde bir helikopterden İngiltere Başbakanı Winston Churchill iniyor. Ağzında o ünlü purosuyla. Ardından bir uçak alçalıyor…Açılan kapısından Başkan Franklin Roosevelt çıkıyor. Daha sonra kamera bir salonda, geniş bir masanın çevresinde dolaşıyor. Masada Sovyetler Birliği lideri Joseph Stalin, Roosevelt ve Churchill var. Ve de üç liderin danışmanları, üç ülkenin dışişleri bakanları. Bir zamanlar Yalta...Tarih: 1945 Şubat'ı. O sarayda 4 Şubat'ta başlayıp bir hafta süren konferansta İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyasının düzeni belirlendi. Yalta Konferansı hep ‘Dünyanın paylaşıldığı toplantı’ olarak görüldü.” (Erdal şafak: “65 yıl önce bugün…”, Sabah,11.02.2010). Olan paylaşım değildi, Anglosakson (Protestan Hıristiyan)-Judea (Yahudi)’ işbirliğinin, Avrupa’da Katolik Hıristiyanlığı (Almanya ve İtalya) yıkmasında ve bu yıkım sonrasında döneminin “Yeni Dünya Düzeni” kurulumu sırasında Ortodoks Hıristiyan Rusları kullanması oluyordu…
II.Dünya Savaşı’nın bitiminde, Birleşmiş Milletler/BM kuruluyor, savaşın bitimine yakın, 1944’te ise, ABD’nin New Hampsive eyaletinde Bretton Woods kentinde toplanan konferansta, Uluslararası Para Fonu/IMF ve Dünya Bankası’nın-DB kurulması kararlaştırılıyordu. Yeni Dünya Düzeni ‘uygulayıcıları’ müesseselerini kuruyor, 4 Nisan 1949 NATO/Kuzey Atlantik İttifakı doğuyordu… Kömür ve çelik gibi iki önemli savaş malzemesi üretiminin bir elde toplanmasının savunulması olan AB-Avrupa Birliği’nin doğuşu da 1940’lı yılların sonunda oluyordu…
İşte, bu dönem aynı zamanda, ‘Milli Şef” İsmet İnönü’nün, Türkiye’nin yönünü ABD’ye çevirmesi, Amerikanlaşmamız/NATO’laşmamız oluyordu…
Stalin’in, 1947 yılında, Türkiye'den Kars, Artvin ve Ardahan’ı ve Boğazlarda askeri üs istemesi üzerine, İsmet İnönü, ABD’den askeri destek istiyor; bu desteği vermeye hazır olduğunu belirten ABD ise, Truman Doktrini ile yardıma başlıyor ama, karşılığında Türkiye’de serbest seçimlere dayanan (tarihte hiç yaşamamış) ‘Demokrasi’ düzeninin yerleştirilmesini de talep ediyordu. Truman Doktrini, ABD’nin uluslararası politikasının değişmesi, Sovyet karşıtlığının bu yeni politikada temel esas olduğunu ilan etmesi, “komünizm tehdidi” altındaki devletlere mali ve askeri yardım yapacağını açıklaması oluyordu. Aslında ortada “tehdit yok, psikolojik harp var, ABD-Rus ‘danışıklı dövüşü’ ile, Türkiye ABD/NATO’nun kucağına itiliyordu...
‘Milli Şef” İsmet İnönü, Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılmadan önceki günlerde ‘Amerikan mandacısı’ idi, II.Dünya Savaşı’nın bitiminde Amerikanlaşmamızın sebebi oluyordu: “İsmet İnönü, Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılmadan önceki günlerde ‘Amerikan mandacısı idi! O günlerde Kazım Karabekir’e yazdığı bir mektupta, Amerikan mandası yandaşı olduğunu, bunu tek kurtuluş yolu olarak gördüğünü açıkça dile getirmiştir…Acaba II.Dünya Savaşı’nın bitiminde göreceğimiz üzere, denize düşen yılana sarılır gibi, ülkeyi Amerikan emperyalizmine açmasında aynı duygu ve aynı umutsuzluk etkili olmuş mudur?..Atatürk mandacılık düşüncesini savunanları eleştirmiştir, İnönü’de bunlardan biridir.” (Çetin Yetkin: Karşı Devrim, Otopsi Yayınları, 3.Baskı, İstanbul-2003, s.28,30). Amerikan ‘rüzgarı’yla çok partili hayata geçmemizin sebebi de kendisi oluyordu. “İsmet Paşa, ünlü ‘12 Temmuz 1947 Beyannamesi’ni yayınlar ve ‘müjde’yi verir: Türkiye demokrasi rejimine geçecektir…Ne var ki aynı gün çok önemli bir gelişme daha olur: ABD ile bir anlaşma imzalanmıştır.” (Cihan Dura: Sömürgeleşen Türkiye, İleri Yayınları, İstanbul-2004, s.200). Dış etken ile demokrasiye geçiliyordu: “Burada bir ayraç açmak ve Türkiye’nin çok partili düzene geçmesinde dış etkenin önemini bir kez daha vurgulamak gerekiyor…Truman Doktrini, 12 Temmuz 1947’de Türkiye adına Dışişleri Bakanı Hasan Saka ve ABD adına da Ankara Büyükelçisi Edwin C.Wilson arasında imzalanan bir anlaşma ile uygulamaya konul(uyor)du.” (Çetin Yetkin: Karşı Devrim, Otopsi Yayınları, 3.Baskı, İstanbul-2003, s.352,353). Anlaşmanın hükümleri ile Türkiye’nin yazgısı değiştiriliyor, devletimiz Amerikancılığı, propagandasını yaymakla da yükümlü hâle getiriliyordu. “…Türkiye, Amerikan askeri varlığına Türkiye’nin kapılarını açıyor, onlara ülke yönetiminin belli dallarında karar verme yetkisini tanıyor, Amerikan propagandasını devlet eliyle yapılmasını üstleniyordu…Bilmeliyiz ki Amerikan yardımı söylendiği gibi bir altın halka değildir. O, bedelini ergeç kanımızla ödeyeceğimiz bir esaret zinciridir.” deniliyordu (Çetin Yetkin: Karşı Devrim, Otopsi Yayınları, 3.Baskı, İstanbul-2003, s.357,363). Bu dönem/süreçte ABD, Türkiye’yi yeniden yapılandırıyor; Mülkiye-Askeri CHP eksenli bir yapı ile, İlahiyat-tarikat eksenli ikili/zıt yapımız doğuyor, demokrasi’ye geçiliyor; “Arapça Ezan”lı, ama NATO’lu Amerikanlaşmış günlerimiz esinleştiriliyordu…
Ezan, 1932'den 1950'ye değin Türkçe okunuyordu. “TÜRKÇE ezan okunmasına, 1932'de başlanmıştı...Demokrat Parti 1950'de iktidara gelince, de iki gün içinde bu kanun kaldırıldı.” deniliyordu (Hasan Pulur: “Arapça ezan Türkçe Ezan”, Milliyet, 02.12.2004). İnsanlar, tam 18 yıl süreyle günlük yaşamda “kullandıkları dille” namaza çağrılıyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 18 Temmuz 1932 tarihli genelgesiyle ve Atatürk’e atıfta bulunularak, “Arapça ezan” okunmasının kesinlikle yasaklandığı belirtiliyordu ama, asıl yasallaştırma yine Milli Şef döneminde oluyordu. “Ezan gibi ezan yasaklanıp yerine Türkçe sözler bağırılmaya başlandıktan sonra, Diyanet İşleri Başkanlığı, camilerde Türkçe ezan, kâmet, hutbe ve Kur’an okunmasının ‘günah’ olmadığına ilişkin ‘fetva mahiyetinde’ bir genelge yayınladı. Başkanlığın ikinci genelgesi ise 18 Temmuz 1932 tarihliydi ve Atatürk’e atıfta bulunularak, Arapça ezan okunmasının kesinlikle yasaklandığı belirtiliyordu…Sene 1941’di. Türkiye’yi hâlâ tek parti (-CHP) yönetiyordu. İsmet İnönü Cumhurbaşkanı, Dr. Refik Saydam Başbakandı. Arapça ezan okuyanlarla kâmet getirenlerin üç aya kadar hafif hapis, ikiyüz liraya kadar da hafif para cezası -ki o dönemin fukaralığında on lirası olan zengin sayılırdı- cezalandırılmalarını öngören bir yasa tasarısı TBMM genel kuruluna indirildi. 23 Mayıs 1941 günü de görüşülmeye başlandı…Ve o günden sonra Arapça ezan okuyanlarla, kâmet getirenler, şiddetle cezalandırıldılar…” deniliyordu (Yavuz Bahadıroğlu: "Ezan ve yasak" Vakit Gazetesi, 18.06.2004). 1950’de Adnan Menderes Başbakan oluyor, 22 Mayıs günü koltuğuna oturuyor, 16 Haziran 1950 günü de, “ezanı” aslına döndüren kanunu TBMM’den geçiriyor; “Arapça ezan okuma” suç olmaktan çıkarılıyordu: “Adnan Menderes, Arapça ezan için ilk işareti verdiğinde, henüz 14 günlük başbakandı…Menderes hükümeti ertesi gün tasarıyı TBMM'ye sundu. Türk Ceza Yasasının 526 maddesindeki şapka ve Türk harfleriyle ilgili yasalara muhalefetle ilgili cezalar aynen korunuyor; ancak 1941'de eklenen ‘‘Arapça ezan ve kamet okuyanlar’’ sözcükleri çıkarılıyordu. Bu sözcüklerin silinmesi, Arapça ezan okumanın suç olmaktan çıkarılmasına yetiyordu… Menderes, 16 Haziran’da, kürsüye çıkarak, tasarının ivedilikle gündeme alınmasını istedi.. 17 Haziran 1950'de, 18 yıl aradan sonra ezan yeniden Arapça okunmaya başlan(ıyordu)dı.” (Faruk Bildirici: “Atatürk sağ olsaydı, Ezan’ı Arapça okuturdu”, Hürriyet,17.06.2000). Yasak kalkınca, 18-20 milyonun yüzde 98'ini teşkil eden Müslümanlar, yıllar boyu sessiz sessiz çektikleri ıstıraplarından sıyrılıyor, sevince boğuluyordu…
Ezan yasağının kalkmasının İslamlaşma (!) olduğunun yanılgısı da bu oluyor; İsmet İnönü’lü dönemde doğan Amerikan İslamcılığı’nın; Coniliğin Müslümanlığı’nın dallanıp budaklanması da bu dönem oluyordu… Bu dönem aynı zamanda, “NATO’laşmamız” da oluyordu…
Ve ABD’nin -beğenmediği iktidarları değiştirmesinde- savaşacak (AKP’li Türkiye döneminde istenildiği gibi de, Müslümanları Müslüman olanla kontrol edecek) Mehmetçik’e de ihtiyacı bulunuyor, Mehmetçik cepheye sürülüyordu: “ABD’nin isteği oldu: 25 Temmuz 1950’de DP hükümeti, Kore’ye 4 bin 500 kişilik askeri birlik gönderme kararı aldı…Bakanlar Kurulu kararnamesiyle Mehmetçik cepheye sürülüverdi.” deniliyordu (Soner Yalçın: Bu da siyasi dejavu Hürriyet, 22.11.2009). Hiç kimsenin, Mehmed’imin Anadolu’dan uzakta görev yapmasının veya ölmesinin izahın olarak, “ülke menfaati” dememesi gerekiyor. ABD için ‘propaganda’ anlaşması (!), Kore’de ‘işlevini’ yerine getiriyor, 8 Eylül 1952 yılında Türkiye, NATO’ya giriyordu. “Türkiye'yi Kore'ye götüren şartlar ile 28 Şubat arasında apaçık görünen paralelliklere dikkat çekmiştim. O dönemde, ABD'nin yanında yer alarak, dönemin jargonunca 'Allahsız komünistler' olarak bilinen Kore ile savaşmaya gidilecek ve ardından da NATO'ya üye olunacaktı…O dönemde pek çok ilde 'komünist hücre' keşfediliyordu. Gazetelerde, Türkiye'nin de komünizm tehdidi altında olduğunu akla düşürecek haberler sıkça çıkıyordu. İşi, ‘Yalova-Çınarcık havalisinde menşei meçhul bir denizaltı görüldü’ noktasına kadar götüren gazeteler de vardı. Yüreklere korku salınmak isteniyordu.” (Taha Kıvanç: “Kore’ye asker…”, Yenişafak, 06.09.2006). Okuduğunuz gibi de, tıpkı bugünlerdeki gibi, o dönemde de halk kandırılıyor, Türkiye -menfaati olmadığı halde- Kore’de ABD için bulunuyor, Müslümanların 'Allahsız komünistler' ile kandırılması sonrasında NATO’ya giriliyordu!..
Yeşertilen “İki kutuplu dünya” denilen şey, Amerikanın (Angolosakon-Judea) ‘menfaaltlerini’ korumak oluyordu. Bu koruma/kollama görevi, Churchill'in 5 Mart 1946'da Fulton'daki (Missouri) Westminster College'de yaptığı konuşmada, “Baltık'taki Stettin'den Adriyatik’teki Trieste’ye kadar Avrupa'ya bir demir perde indi” diye duyurduğu, İkinci Dünya Savaşı sonu-sonrası inşâ ettikleri ‘Yeni Dünya Düzeni’ gereği oluyordu…
1944-1945’lerde kurulumuna başlanılan ‘Yeni Dünya Düzeni’nin “iki kutuplu dünya (Soğuk Savaş dönemi)” koca bir yalan oluyor, bu yalan; Doğu/Sovyet Bloku’nun (Demir Perde’nin) 1989 yılında çökertilmesi; Minsk Anlaşması’nın, Sovyetler Birliği’ni tarihe gömmesiyle bitiyordu. 8 Aralık 1991’de Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya liderleri, Beyaz Rusya’da bir araya gelerek, Sovyetler Birliği’nin varlığını tamamladığına ve “Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)” adı altında yeni bir topluluğun kurulduğuna dair Minsk Anlaşması’nı imzalıyordu… 1917’de temeli atılan, 1922’de kurulan Sovyetler birliği yıkılıyordu. Doğu Avrupa’da 1989 ve Rusya'da 1991 yılında komünizmin çöküşünün basit bir rejim değişikliğinin ötesinde, çok önemli sonuçları doğuyordu. 21 Aralık 1991’de Kazakistan’ın Almata şehrinde imzalanan ‘Almata (Alma-ata) Anlaşması’, BDT’yi, Birleşmiş Milletler/ABD çizgisine çekiyor, ABD/NATO ile işbirlikçiliği bu süreçte alenileşiyordu.
Bu noktada bir parantez açalım: NATO, hani “Allahsız komünistler” Ruslara karşı kurulmuştu? Demir Perde ülkeleri hani Türkiye için tehdit unsuru oluyordu?
NATO’ya, bu “varolan tehdit” yüzünden girmiştik? Bizi böyle söylenilmiş bulunuluyordu!…
Peki de bu durumda, yıkılan Sovyetler Birliği’ne bir darbe de NATO’nun vurması gerekiyor değil miydi?
Gerekiyor… Bu “tehlikeyi” ortadan kaldırması gerekiyordu!...
Vurup kaldırmadığı gibi, NATO, Sovyetlerin yeniden yapılanmasına katkı koyuyordu…
Peki de neden?...
Demek ki “Ey vatan evladı”, “Ey Müslüman olan”, siyasetçin, hacın hocan tarafından kandırıldın, hâlâ da kandırılıyorsun…. Senin için “asıl tehlike” olmayan Rus tehditi değil, Amerikanlaşman; sana ‘Hakiki İslamı’ yasaklayıp “Amerikan/Coni İslamcılığını” ‘gerçek İslam’mış gibi yutturanlar da onlar oluyor.
İkinci Dünya Savaşı/sonrası, Ortodoks Hıristiyan Ruslarla işbirliği ile Demir Perde’li ‘Yeni Dünya Düzeni’ni “kuran” Anglosakson-Judea ortaklığı, savaş sonrası kurduğu “iki kutuplu” sistemi”, 1991’de “Mihail Gorbaçov’la” yıkıyor, bu defa Doğu Bloku’nu NATO, BM, IMF ve Dünya Bankası’na göre şekillendiriyordu. Bu defaki ‘Yeni Dünya Düzeni’, esas amacı olan, ‘Babil Sendromu çözümü’ yolunda yeniden şekillendiriliyordu…
Büyük (II.) Savaş sonrası dünyayı “dizayn eden” köktendinci ABD, “Demir Perde yalanı” üzerinden/NATO’yla içine sızdığı İslam dünyasını, ‘Sorosculuğu’yla birlikte “teslim alacak” “Büyük Ortadoğu Projesi”ni -esasta dünyayı “tek ülke/din, yani BABİL Sendromu çözümüne ulaşma isteğini-, 1992 yılında ‘ürettiği’ “Küresel Isınma yalanı” üzerinden de hayata geçiriyordu. Bu defaki Yeni Dünya Düzeni, yani Küreselleşme döneminde Türkiye’nin ‘modeli’ de değiştiriliyor; II.Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’ye biçilen, “çok partili hayat modeli”nin, “daha baskın laiklik” ve “daha az güçlü muhafazakar iktidar” modeli şekli, yerini -Ortadoğu/İslam ülkelerinde model olmak üzere-; “daha az baskın laiklik”, “daha güçlü muhafazakar iktidar (Ilımlı İslam)” modele bırakmak üzere ‘dizayn’ ediliyordu…
Bu yeni dönemle birlikte başlayan, “NATO-Rusya ortaklığı”nın ilk meyvesi, “eski Yugoslavya’daki “bölünme zincirinin” beraberce başarılması oluyor. Bu arada Rusya, NATO önderliğindeki operasyonlara, NATO üyesi olmayan ülkeler arasında en fazla asker tahsis eden ülke oluyordu. Sovyet tehditi ‘var olduğu’ için kurulduğu “halkımıza da yutturulan” NATO, Sovyetlerin çöküşü sırasında bile “ona darbe vurmayışı” bir tarafa, bu defa tersi yaşanıyor; ABD çıkarlarını koruyan-kollayan NATO, kendisi için “tehdit” kabul ettiği (!) Rusya tarafından yeterince destekleniyordu. NATO, daha 1990’ların ortalarında Rusya’yı ‘ilgili’ komite toplantılarına katılmaya davet ediyor, NATO-Rusya formatında toplantılar düzenleniyordu. NATO ile Rusya Federasyonu arasında 1997 yılında imzalanan NATO-Rusya Kurucu Senedi bu işbirliği ortamını kurumsallaştırmış bulunuyordu. ABD’de sergilenen “11 Eylül 2001 vurgunu” ise, bu işbirliğinin dönüm noktası oluyordu. “…11 Eylül’deki terörist saldırılar NATO-Rusya ilişkileri için bir dönüm noktası oldu. Artık yürütülen çabaları birleştirmek bir zorunluluk olmuştu. Saldırılardan iki gün sonra, 13 Eylül’de, NATO-Rusya Konseyi bu saldırıları lanetleyen, ve bu tehditle savaşmak için birlikte çalışmaya hazır ve istekli olduklarını belirten bir ortak bildiri yayımladılar. Bundan bir ay sonra…daha güçlü bir NATO-Rusya işbirliğinin önemini vurgulayan ilk işbirliği eylem planı kabul edil(iyordu)…” (Andrei Kelin: NATO Dergisi: “Terörizmle Mücadelede NATO-Rusya İşbirliği”Sonbahar Sayısı, 2005). ‘Batılı Beyaz Adam’ senaryo/filmi olan, ‘11 Eylül İkiz Kulelerin vurulması’ hadisesi, “İslam/cı terörist” doğuruyor, bu ‘üretimden’ sonra, NATO-Rusya ortaklığının “anti-terör (anti İslam) işbirliği yeşeriyordu. 28 Mart 1997 günü Roma’da, NATO-Rusya işbirliğinin geliştirilmesini öngören yeni ‘NATO-Rusya Konseyi’nin kuruluşuna dair, Roma Bildirgesi olarak anılan Mayıs 2002 tarihli belge imzalanıyordu. Ve de NATO’nun işlevi, “terörizm/İSLAM” ile savaşa göre şekillendiriliyor, ‘uluslar arası teröre’ atfen İslam/coğrafyası ile savaşa başlanıyordu.
Rusya’nın, “terör/İSLAM” denileni daha iyi “anlaması” için de, Amerika benzeri bir “11 Eylül’ü” oluyor; Eylül 2004’te Beslan’daki bir okulda yaşanan saldırı/facia, Moskova açısından NATO-Rusya Konseyi’nin önemini daha iyi bir şekilde anlatıyordu!.. Bu ‘vurgun’ ile de, NATO ve Rusya, “terörizmle” mücadele konusunda artık pek çok ortak düşünceyi paylaşıyor, NATO-Rusya Bilim Komisyonu bile, önceliklerini terörizm ile savaş konusu üzerinde yoğunlaştırıyordu. Anglosakson-Judea güçlerinin başı çektiği bu ‘Yeni Haçlı Seferi’ne “Ortodoks Hıristiyan Rus’ katkısı arttıkça artıyordu… Bu “ikili sarmal”a, mezhep farklılığı sebebiyle uzak durmakta olan “Katolik Hıristiyanlık” dünyasının, sonra da Türkiye’nin ‘11 Eylülleri’ de ‘kaçınılmaz’ olarak yaşanıyordu... "..pek çok yorumcu, 11 Eylül'ün dünya tarihinde, 7 Aralık 1941'deki Pearl Harbor saldırısıyla karşılaştırılabilecek bir dönemeç olduğunu söylüyorlardı." (Gilbert Achcar: Barbarlıklar Çatışması, Everest Yayınları, İstanbul-2020, s.14). 11 Eylül 2001 de Pearl Harbor 1941 gibi, ABD amaçları için yapılan bir ‘uygulama’ oluyordu. Haziran 2004’te, İstanbul Zirvesi sırasında yapılan NRK toplantısında, “terörizme/İslam” karşı yıllık eylem planı hazırlanması yönünde alınan karar, NATO-Rusya terör/İslam ile mücadele işbirliğinin geliştirilmesinde bir kilometre taşı oluşturuyordu. “Terörizme” karşı “uluslararası” mücadele, 2005’de NATO-Rusya Konseyi’nin ‘derdi’ oluyor, Afganistan’da Irak gibi “demokrasi”ye kavuşuyordu! 2006’da Rus Deniz Kuvvetlerine ait unsurların NATO’nun “terörle mücadele” için Akdeniz’de bulunan deniz devriye gemilerine katılmasıyla da, Rusya; NATO üyesi olmadığı halde (düşmanına!) katkıda bulunan ilk ülke oluyordu….
Tıpkı Rusya gibi, Türkiye ve Müslüman ülkeler de, “terör” adı altında İslam/coğrafyası ile yapılan savaşta aktif rol alıyordu. “Türkiye, ABD’yi ilgilendiren her meselede stratejik anlamda giderek ehemmiyetini artırıyor…Velhasıl Türkiye, aradan geçen üç beş ayda izlediği dış politikayla ABD açısından ehemmiyetini azaltmadı, tersine artırdı…işin özüne bakarsanız Afganistan gibi yakıcı bir sorunda Türk diplomasisi genel hatlarıyla Washington’ın ‘hayrına çalışıyor’ sonucunu dahi rahatlıkla çıkarabilirsiniz.” deniliyordu (Ceyda Karan: “Türkiye ABD açısından önemini artırdı”, Radikal, 08.12.2009). Washington’ın ‘hayrına çalışmak’, Amerikan ‘propagandasını’ üstelendiğimiz günden beri yaşatılıyor, bu dönem de tıpkı öncesi asırlarca yaşanan dönem gibi, ‘Batılı Beyaz Adam’ tarafından, 1400 yıllık bir dinle nasıl başa çıkılabileceğinin hayata geçirildiği bir dönem oluyor.
Bu sebeple ünlü Amerikalı Yahıdi Samuel Huntington; “Batı için temel sorun İslamcı köktendincilik değildir. Bu sorun bizzat İslamdır…farklı bir medeniyettir.” diyordu (S.P.Huntington: Medeniyetler Çatışması, Okuyan Us Yayın, 3.Baskı,2004, s.322). Batılı Beyaz Adam için sorun “terör” değil, “İslam” oluyor, terör ‘İslam’ demek oluyordu.
Başbakan Tayyip Erdoğan, Katar’ın başkenti Doha’da, “Bir Müslüman olarak ‘İslami terör’ kavramını toptan reddediyorum. Terörle İslamı bir arada görmek bizim kanımıza dokunur. Kendileri için ‘İslamcı’ ya da ‘Müslüman terör örgütü’ kavramını kullananları, anlayışlarını gözden geçirmeye davet ediyorum. İslam ülkelerinin de ciddi bir özeleştiride bulunmasını kaçınılmaz buluyorum.” diyordu ama (Radikal: 'İslam ülkeleri hak ihlaliyle anılmasın'”, 15.02.2010), işbirliği yaptığı Batılı Beyaz Adam ve onun ‘vurucu/BOP gücü’ NATO; “İslamı, Müslüman olanı” “terör, terörist” diye görüyor. Tayyip Erdoğan, “Fok balıklarının avlanması karşısında ayağa kalkan insanlık, fosfor bombalarıyla öldürülen çocukları, vicdanını rahatlatmak amacıyla terörle mücadelenin yan hasarı olarak görürse, bundan tüm insanlığın adalet duygusu telafisi zor şekilde hasar görür. Bir yıl önce bağışçı ülkeler toplandı, kararlar alındı. Peki hala alt yapı, üst yapısıyla ilgili Gazze’de en ufak bir çalışma var mı, yok. Ey insanlık neredesin, ey yöneticiler neredesiniz? BM neredesin? Güvenlik Konseyi neredesin?” de diyordu ama (Radikal: 'İslam ülkeleri hak ihlaliyle anılmasın'”, 15.02.2010), bu söylediklerini “kendisine” yönetmesi gerekiyor. Fok balıklarının avlanması karşısında ayağa kalkan insanlık, dediği kitle, Irak’ın, Afgan’ın vurulmasında ‘ortaklık’ yaptığı ‘Batılı Beyaz Adam (BM-NATO ve diğer unsurları) oluyor. Tayyip Bey, İsrail’de zulüm yapılmasına ses veriyor da, Irak’ta, Afgan’da (vb.) NATO güçlerinin benzer vahşetleri yaptığını bilmiyor mu? Irak’ta savaşan NATO güçlerinin, BM şemsiyesi ve yalan raporlar üzerine vahşet yaptığını dünya alem biliyor. Neden Gazze bu kadar öne çıkartılıyor da, diğer zulümlere ses çıkartılmıyor?.. İsrail’e “one minute” demenin Batılı Beyaz Adam’ın ‘model ülkesi’ Türkiye/liderine puan getirdiği biliniyor da, en az İsrail kadar suçlu ABD’ye, NATO’ya neden kimse zalim ‘One minute’ demiyor!..
NATO Savunma Bakanları İstanbul Toplantısı’na katılarak bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “'Afganistan'ın meselelerini sadece askeri yollarla çözemeyiz…ISAF ve NATO oraya, Afgan halkının kimliğini, kültürel değerlerini ve geleneklerini değiştirmek için gitmemiştir.” diyor (Volkan Yanardağ: “Gül'den NATO'ya Afganistan uyarısı”,Akşam: 06.02.2010) ama, yapılan fiilen bu oluyor. Türkiye ile ABD/NATO arasındaki görüş farkı, “Afgan halkı değişsin”, ama bu, “öldürülmeden olsun” farkı oluyor. NATO-ISAF ve ‘yerli işbirlikçileri’ Afgan ordusunun, “öldürmesi”, Türkiye’nin de NATO’ya katkısı durmaksızın sürüyor.
Bu amacın en önemli provası, Adına Taliban denilen, Afgan halkı temsilcisinin güçlü olduğu noktalardan güneydeki Helmand'ın Merce kentine operasyon başlatılıyor; ABD, İngiltere, Fransa, Kanada ve Estonya (Haçlı) güçleri ile, ‘Conileşmiş Müslümanlığın’ Afgan temsilcileri olan Afgan birlikleri; yeri göğü inleten büyük savaş makinelerinin eşliğinde NATO saldırısını başlatıyor (İlk aşamada askeri olarak bölgeyi işgal etmek, İkinci aşama ise Merkezi Hükümete bağlı yerel bir hükümet kurmak ve denetim sağlayabilmek), ön saflarda ise Afganlı askerler bulunuyordu (Ferai Tunç: “Afganistan’da yeni savaş, yeni roller”,Hürriyet,15.02.2010). Dün Kore’de başka inanç insanlarına karşı kullanımdan farklı olarak bu defa NATO, aynı ülke/inanç insanını ‘karşıt cephede’ birbirine kırdırıyor… “Savaşın Afganlaşması” modası, Türkiye’nin de istediği “hem konuş hem savaş” taktiği de deniyor; Taliban’ı siyasete çekmek için para, iktidar ortaklığı -yeter ki kimliği kırılsın- ne gerekirse veriyor da, sorgulamamız gereken şu oluyor: Neden NATO Afgan’da, Türkiye neden NATO’yla orada?.. Bunun sorgulanması, artık mutlaka gerekiyor....
Genelkumay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın, 16 Mart 2007'de İstanbul'da Harp Akademileri'nde yaptığı konuşmada, ABD ve NATO ile yaşanmakta olan bir soruna değiniyor; bu sorunu, Türkiye'nin Afganistan'da terörle mücadele görevi üstlenmesi talebi olarak açıklıyordu: “NATO, genel manada ABD, özellikle bütün ülkelerden daha fazla kuvvet gönderilmesini talep etmektedir. İstediği kuvvet, terörle mücadele için oraya gidecektir...biz buna karşı çıktık. Türkiye'nin Afganistan'a terörle mücadele için gitmemesi gerekir. Afganistan'daki en prestijli ülke Türkiye'dir. Sizlere çok çarpıcı bir örnek vereceğim. Özellikle Kandahar bölgesinde, terörle mücadele eden ülkelerin askerleri kendilerini güvenlikte hissetmek için kollarına Türk bayrağı takmaktadırlar. Bu bir gerçektir. Biz bunu Dışişleri'ne de bildirdik. Çünkü bunlar uygunsuz bir iş yaparlarsa, o Türk bayrağı ile, Türkler yapmış gibi bir izlenim uyanır.” diyordu (Milliyet: “Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın sır konuşması... , 29.03.2007). Askerimizin “yüklenilmek” istenilen yeni göreve (muharip asker istenilmesine) karşı çıkışı, bugün yaşandığı ‘sıkıntıların’ sebebi mi oluyor (?) sorusu, tabii ki akla geliyor. “Bugün Türkiye'de yaşanan gerilimli süreçlerin temelinde yatan örtülü dinamik TSK'nın 'yeni' görev tanımıdır: Afpak coğrafyasında kurulacak 'İslam demokrasisi'nin inşasında Soros'un buyurduğu 'ihraç mallarımız'la yer almak.” denilmesi de bu oluyor (Serdar Akinan: “Nato kafa Nato mermer”, Akşam, 17.02.2010). Zamanında George Soros, “Türkiye’nin ihraç edebileceği tek malı ordusudur, demiş bulunuyordu: “Geçenlerde Hürriyet gazetesinde (6 Şubat 2010), içeriden manşet olarak ne göreyim; ‘Görevimiz Tehlike-Türkler Kâbil’de güvenliği sağlayıp ayaklanma bastırıyor’! Afganistan’daki ABD ve Uluslararası Güvenlik Destek Gücü ISAF’ın Komutanı General McChrystal’de gaz veriyor; “Muhteşemler... Bunu çok iyi yapıyorlar.” Zamanında George Soros, “Türkiye’nin ihraç edebileceği tek malı ordusudur” demişti.” (Nuray Mert: “Neden ‘görevimiz tehlike’?”, Radikal, 11.02.2010). Askerimizi kimse o ‘lanet gözden’ göremez, bu görevi verilemez, “taviz vere vere” ülke yönetim tarzının geleceği/geldiği nokta bu olur, oluyor…
Türk ordusundan/Türkiye’den NATO’ya verilen ‘hizmet’in şekli, “Kore benzeri görev” olsun isteniliyor… Bir farkla ki, “Yeni Haçlılar”, Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmak istiyor, uzak durmaya çalışan Türkiye’yi de bu soykırımın içine, ama “Tek Dünya Devleti” kurulması amacına hizmete de çekiyor…Türkiye, II.Dünya Savaşı sonrası “öcü Rusya” yalanı üzerinden ABD’ye (NATO üzerinden) hizmet verirken, bugün de, “Terör/İslam”a karşı, NATO/ABD’yi askeriyle “koruyan/kollayan” hayati önemde bir ülke olsun isteniliyor. Dün Komünist yalanı işe yaramıştı, bu defa, “demokrasi gelecek” yalanı (halkın tercihlerini silahlı müdahale ile değiştirmek) görev yapıyor...
Peki de… varsayalım ki, ülkemizdeki ‘Glaido’nun da babası’ olan NATO -yarınlarda-; tıpkı Irak, Afganistan, Yemen, Sudan’da (vb.) bugün olduğu gibi mevcut idareyi de çıkarlarına uygun bulmadığı için değiştirmek istedi diyelim.. Peki de, o zaman ne olacak?..
Askerimizin “muharip güç” olarak NATO’da bulunmak “istememesi” tabii ki de anlaşılır, fakat bu yetmez; Türkiye’nin neden NATO ile “olmak” zorunluluğunu artık sorgulanması, NATO’dan çıkılması gerektiğinin ‘samimi olarak’ tartışılması gerekiyor.
NATO üyesi ülkelerde yuvalanan “Gladio” gizli servisi ya da yeraltı örgütünün, 1990’ların başında İtalya'da, dönemin Başbakanı Giulio Andreotti'nin 3 Ağustos 1990'da Senato'da, “Evet, NATO üyelerinde Sovyet işgali halinde cephe gerisinde direnişi örgütleyecek gizli yapılar kuruldu” itirafıyla ortaya çıkarıldığı biliniyor. İtalya’dan 14 yıl önce, CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, 1976 yılı bütçesiyle ilgili olarak Meclis'te yaptığı konuşmada, “Türkiye'yi karıştıran bir gizli güç”le ilgili mesajlar veriyor, O örgütün adını 1974'te kamuoyuna "Kontrgerilla” olarak duyuruyordu ama, Türkiye, Gladio'nun varlığını -el yordamıyla da olsa- ilk belirleyen ama ne yazık ki tasfiyede en sona kalan ülke oldu, deniliyor (Erdal Şafak: “Uzayan gölgeler”, Sabah, 17.02.2010). Peki de, bu “NATO’cu güç” şimdilerde tasfiye mi ediliyor, demek oluyor!…
Hayır, çeteler temizlenmiyor, yeni Amerikan/NATO çeteleri ürüyor…. “Yazar/bilgilendiren değil, ‘Yazıcılar’dan Fehmi Koru, ‘çeteler temizleniyor’ dese de kanmayın, görevleri bitenler sahneden alınıyor; ‘yeni modelimiz’ için ‘yeni çeteler’ üretiliyor.” (Ahmet Musaoğlu: “BABİL SENDROMU çözümü tehlikesi çok yakın…”, Günebakış, 01.02.3008). Olmakta olan bu, NATO’dan hiç çıkamayacak, Batılı Beyaz Adam için ‘ölecek’, ‘kendimize karşı da’ savaşabilecek duruma getiriliyor, köleleştiriliyoruz!…
II.Dünya Savaşı sonrası üstlendiğimiz, “ABD için propaganda yapma” görevimize, şimdilerde bir de, “NATO için yapmak” ekleniyor: “NATO üyesi 52 ülkenin savunma bakanları ya da yardımcıları dün İstanbul'da bir araya geldi. Tüm baskılara rağmen Müslümanlardan özür dilemeyen ve buna rağmen geçen yıl Genel Sekreter seçilen Danimarka eski başbakanı Rasmussen NATO'nun İslam alemindeki imajının düzeltilmesi için özel bir plan hazırladıklarını söyledi. Mayısta açıklanması beklenen plana göre Müslüman ülkelerin gazetecilerine, akademisyenlerine ve farklı alanlarda görev yapan sivil toplum önderlerine büyük miktarda paralar dağıtılacak ve onlara ve onların aracılığıyla Müslüman ülke vatandaşlarına NATO'nun 'insani' bir örgüt olduğu propagandası yapılacak. Kırk yıllık Yani olacak Kani....” (Hüsnü mahalli: “Yani olur mu Kani!”, Akşam, 06.02.2010). Kırk Yıllık Yani (Gavur-NATO) olmaz tabii ki Kâni (Müslüman)… Olmadığı için de, Kâni ‘Yani’ yapılıyor (!), Yani, ‘Kâni olarak’ İslam/coğrafyasını yokediyor…
‘Yeni Haçlı Seferleri’nin “tarihsel Haçlı Seferleri”inden farkı, Yahudilerin de Hıristiyan güçlere eşlik etmesi oluyor. Fakat, “Savaşın Afganlaşması” ile sürdürülen Haçlı Seferine, “kendilerini Müslüman olarak tanımlayan” insanlar da katkı koyuyor…
Fakat, unutulmaması gereken bir de şu var: “ABD ve Batı'nın yolsuzluklarla suçladıkları ama buna rağmen sahiplendikleri…Karzai (-yani KÂNİ) gibilerine ise figüranlık rolü düşmektedir. Çünkü o ve benzerleri hiçbir zaman Rasmussen ve Odierno gibi (-yani YANİ gibi) olmuyor ve olamaz. Çünkü onlar kendi bildikleri (-fundemantalist) yolda inat ve ısrarla yürümeye alışmış ya da alıştırılmışlar. Karzai, Zardari, Mübarek, Kral Abdullah ve benzerleri ise hep talimat ile işbaşına getiriler ve benzer talimatlarla rezil edilerek işine son verilir.” (Hüsnü mahalli: “Yani olur mu Kani!”, Akşam, 06.02.2010), Saddam örneği, “işe sen verilme”nin son örneği oluyor… ‘Coniliğin Müslümanlığı’nın bunun için de terk edilmesi gerekiyor… Çünkü, Yanilik, gün gelir, Kânilikten din değiştirmesini de ister…
Kırk Yıllık Kâni, olmaz tabii ki Yani…
NATO Kafa NATO mermer, değiliz ya… Yoksa öyle miyiz!...
Gerçek Şair/münevver Akif, “ibret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi” diyor da….
Ahmet MUSAOĞLU / 18.02.2010
htpp://www.ahmetmusaoglu.com htpp://www.ahmetmusaoglu.org



