Pusulasız Keşiş’in ‘fotoğrafına’ iyi bakın…

Pusulasız Keşiş’in ‘fotoğrafına’ iyi bakın…

Bir önceki yazımda, “‘Pusulasız Keşiş..’; ‘türbanlı kadınları’ ve AK Partili siyasetçileri de; kızları, eşleri, kardeşleri, sevgilileri ve arkadaşlarını ‘Sunset’te, ‘Paper Moon’a bekliyor ve -Tayyip Erdoğan’ı, kimi İslamdışılığın beklediği Mehdi olarak öngören-  Akif Beki’ye hitaben de; ‘Seni de nehir kenarına bekliyorum..Yakın gözlüğe hiç ihtiyaç yok….diyorum ki: ‘Bir gün herkes nehir kenarını tadacak’ diyordu. Kendisi de ‘Bilmediğini Bilmeyenler’den biri olmasına karşın, ‘Mahallesiz Haşemecılar’ın tüm yazar, entelektüellerinden daha iyi ‘yazar, entellektüel’ olduğu için, ‘yakın gözlüğü’ olmayanlara, ‘gelmekte olanı (amacını)’ öngörüyor…” diye yazmıştım…

‘Pusulasız keşiş’, “Tek kişilik bir iman, tek kişilik bir tarikat” sahibi olan kişi oluyor. Bu ‘keşiş’in düşüncelerinden bazılarını size; “Pusulasız Keşiş ve Tarikatı..” başlıklı, 10.09.2007 tarihli yazımdaki açıklamalarından veriyorum: “Dün kimbilir kaçıncı yazın açılışını yaptım. Gökova’nın ıssız bir koyunda ruhumu ilk defa serin sulara bıraktım. Yalnızdım. Kendimi, ruhunu Ganj Nehri’nde temizlemeye çalışan bir Hindu gibi hissettim…Yirmi beş yıl sonra yine o kutsal kitaba döndüm. Ortega y Gasset’e sığındım. İsyan etmiş, öfkeli kitlelerden kaçıp uzun bir uykuya daldım. Sadece bana ait bir kutsal kitabın ilk ayeti işte o uykuda indi: ‘Yaşam kökten yalnızlıktır.’ Dünyada en kökten inanç işte budur diye, vaat edilmiş bir toprağa doğru yürümeye başladım. Ne şimali, ne cenubu olan. Ne şarkı, ne garbı tanıyan pusulasız bir keşişin tek kişilik tarikatı işte orada doğdu2005 yılının yıldızlı bir gecesiydi. Gökova Körfezi’nde bir iskelenin ucunda tek başıma oturuyordum.Elimde bir kadeh şarap vardı…Kendimi, sadece bana ait muazzam bir caminin içinde hissettim. Tek kişilik bir iman, tek kişilik bir cemaat ve tek kişilik bir tarikat…Çok iyi hatırlıyorum. O gece çok rahat uyudum. Uzun süreden beri ilk defa huzur içinde karanlıklara daldım…Ege gökyüzünün altında şükrediyordum…Kendimi Müslüman bir Budist, bir Taocu gibi hissederek. Münzevi bir keşiş gibi Türk yanım ağır bastı demiştim…Size açık açık ‘öteki yanımı’…anlatayım. Türklüğümden başka bir de ‘inanç’ yanım vardır. Resmi kayıtlarda ‘İslam’ der. Küçüklüğümde bazı sohbetlerden ‘Sünni-Hanefi’ olduğumu öğrenmiştim. Sadece resmi kayıtlarda değil, ruhumda da ‘İslam’ yazar. Ama o ruh çok geniştir. İslam’ın kabul ettiği bütün peygamberleri hanesine yazmıştır. O yetmemiş, inancın bütün hallerini kendi hali ilan etmiştir. Mesela…Bir gün kalkar, kendini ‘Enel Hak’ havasında bulur…bir yolculuğa çıkar. O gün inanç hanesine bir günlüğüne ‘Budist’ yazar.…Bir başka gün kendini Mekke’de tavaf eden muazzam kalabalığın içinde bulurBaşbakan’ın dört çocuğu var. İki oğlu ve büyük kızı evli. Küçük kızı ise bekár. Mesela, onun bir Müslüman olmayan Alman’la evlenmesini nasıl karşılardı? Oğullarından biri, bir Alman kıza áşık olsaydı ne yapardı? Onu Hıristiyan ve başı açık bir kız olarak ailesine kabul eder miydi? Bu soru bazılarına ‘manasız’, hatta ‘provokatif’ gelebilir. Hayır hiç alakası yok…hep Almanların Türkleri kabul etmesi sorunundan söz ediyoruz. Bu soruyu bir de kendimize sorup samimi cevabını vermeliyiz. Bizler de Almanlarla, Avrupalılarla birlikte olmayı nereye kadar istiyoruz?.. Şimdi gelin kendimiz için de küçük bir samimiyet testi yapalım…bir din adamımız veya siyasetçimiz, Papa’nın yaptığını yapabilir mi? Mesela bir kiliseye girip ‘istavroz çıkarabilir miydi?’ Hadi bu fazla kaçtı. Hiç olmazsa İsa tasviri karşısında ellerini birbirine yapıştırıp dua edebilir mi?Mesela, Diyanet İşleri Başkanı aynı jesti bir kilisede yapabilir miydi? Makul olanlarınızın cevabını işitiyorum. ‘Tabii yapabilir’ diyor…:Dönüşebilmek, dönebilmek, hayatta kalmanın, ilerlemenin temel kanunudur” açıklamalarını yapan ‘O’ oluyor (1)…

Demode bir solcuyken ‘Küreselciler’den (Küresel Tek Yapı amacı olanlardan) biri olan ‘pusulasızı’, sanırım merak edip soruyor, –Pusulasız keşiş’ kim diyorsunuz?..

O’nu anlatan yazımda yaptığım gibi de, şu satırlara kadar yazmadığım ismini, şimdi kendisine söyletiyorum: “Dünyanın en sevgiyle bağlanılan markası nedir? Size bu soruyu sorsam, bana ne cevap verirsiniz?…Şimdi size dünyanın en sevgiyle bağlanılan markasını açıklıyorum…Dünyanın en müthiş, en sevgiyle bağlanılan markası Ertuğrul Özkök’tür…” diyor (2), ismini kendisi bize veriyordu!…

‘Haşemacılar’, siz daha dikkatli!..

Mahallesizliğin görgüsüzlüğü”nün ‘Haşemacılar’ değil de, ‘Bikiniciler’ cenahından olan ‘Pusulasız keşiş’ Ertuğrul Özkök, tıpkı; ‘Haşemacılar’ cenahındakiler gibi, ilerlemenin kanununun, “döneklik olmadığını, doğru tercihler yapmak, hiç değişmeyeni tercih etmek” olduğunu bilmiyordu. O da diğer “Mahallesizler (kırılmış kimlikler)” gibi, ‘Bilmediğini Bilmeyenler’den olsa da, bugün onu anmamım sebebi, ‘Mahallesiz Haşemecılar’; yani, ‘Başörtüsü görünmeyen kadın ve erkekler’in tüm yazar ve entelektüellerinden daha iyi ‘yazar/entellektüel’ olduğunu tekrarlamak için değil, ‘Haşemacılar’ın (daha çok İslami hassasiyeti olanların!!..) göremediği amacını yeniden ortaya koymak için sayfama ‘konuk’ ediyorum…

‘Pusulasız Keşiş’ Ertuğrul Özkök, 24 Nisan 2011 tarihli; “Bu fotoğrafa iyi bakalım” başlıklı yazısında, şunları yazıyordu :  “ ‘İşte bu’ dedim. Yarının Türkiyesi bugünden kuruluyor. Elazığ’ın Hal köyünde Avrupa Birliği’nin katkıları ile ‘butik şarapçılık’ kursu açılmış. 19 ile 29 yaşları arasında 50 kadın kurslara katılmış. Fotoğraf, kursu bitiren genç kadınları gösteriyor. Hepsi neşeli, cıvıl cıvıl. Hepsinin yüzü gülüyor. Hepsi güzel. Ve başı açık bir kadınla başı örtülü bir başka kadın ürettikleri şarapla kadeh kaldırıyor. İşte budur. Demek ki kadeh kaldırılabiliyormuş…Bu fotoğraf ülkemizde yükselen modern zihniyetin şafağıdır. Bu fotoğraf, yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu fotoğraf, başörtüsünün siyasi malzeme olmaktan çıkışıdır. Helal olsun bu kızlara.” diyordu (3)…

İmdi bakalım söz edilen fotoğrafa…

Haşemacılar’, siz daha dikkatli!..

         Bir önceki yazımda, Ali Bulaç, Nihal Bengisu Karaca ‘prototipleri’ üzerinden hitap ettiğim ‘Mahallesizler’den Haşemecılara’, bir kez daha sesleniyorum: İyi bakın yukarıdaki fotoğrafa…

          Siz de o fotoğraftasınız!..            

Görüntüleriniz olmasa da, “Müslüman kadın kimliğine” sunduğunuz “kimlik”, “zihinlerini çaldığınız” kimliğimiz orada!…

Yıllardır yazıp konuşuyor; “Küresel Teröristler (Fundemantalist Anglosakson-Judea ortaklığı) ‘İslam olana’ “kadın üzerinden saldırıyor” deyip duruyorum. Bunu göremeyişiniz, ‘bilgisizliğinizden’ ama, hemen hepinize de, ‘gelmekte olan tehlikeyi’ hep hatırlattım da durdum. Bakın bir daha, içinizden bazılarınızı “iyi yazar” diye tanıtan ‘Pusulasız’ın gururlandığı o fotoğrafa…

Övünebilirsiniz “eserinizle”…

Kızlarımız ‘bizim kızlarımız’, onlara sözümüz yok; kadeh içinde “şarap olması” gerekmiyor, “girin siz de o kareye”

Çünkü, bu kare, ‘Muhafazakar Demokratlık ve Hoşgörücülük ortaklığı’ döneminizde, Müslüman olanın, “Müslüman olarak tanınan” insanlar eliyle reforme edilmesiyle ortaya çıkmış bulunuyor… “Müslüman erkeğin” de ama, asıl da, “İslam kadın kimliğinin” kırılması sonucu yaşanılıyor…

‘Pusulasız Keşiş’in, “Yükselen modern zihniyetin şafağı” diye övündüğü “zafer” sizlerin eseri… ‘Şafak’ denilenin, ‘sizi siz yapan’ değerlerden uzaklaşmanız olduğunu, “İslam olana saldırdığınızı” göremediniz. ‘Pusulasız’ın “Yarının Türkiyesi” dediğinin, “size/İslam’a kurulan tuzak” sonucu ortaya çıktığını hâlâ da göremiyorsunuz. Sizler, “İnsan Hakları, Özgürlük, Demokratlık” hurafelerinden sözederken, bir “başka kimliği” “kendi kimliğiniz gibi” yaşadığınızı da göremediniz. Bakın, ama bu defa görün hiç olmazsa, o fotoğrafta, “Başı açık bir kadınla, Başı örtülü (Baş-ı-örtülü) kadın, ‘şarapta’ nasıl aynileşiyor”. “Kızlarımızın” şarap içmesi de gerekmiyor, “kimliği kırılsın”, bir “başka kimliği kendi kimliği” gibi yaşaması zaten, KüreselciNler’e yetiyor. ‘Pusulasız Keşiş’in söylediği gibi de, “İçmek hiç önemli değil, hatta içmeyin”, ama yeterki, “seninle benim aramda fark var” diyemeyin (aranızdaki fark kaybolsun). Hıristiyan olunması gerekmiyor, “Hıristiyangibileşilmesi” keşişlerinize fazlasıyla yetiyor…

‘Pusulasız Keşiş’; “Bu fotoğraf, yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu fotoğraf, başörtüsünün siyasi malzeme olmaktan çıkışıdır. Helal olsun bu kızlara.” dese de, söz ettiği fotoğraf, “İslam olanın ‘teslim alınması’nın”, “İslam olan ile, olmayan hâlin aynı anda yaşanılmasının”, “Başörtüsü’nün, Türban (İslamdışılık) olmasının” yansıması oluyor… Ertuğrul Özkök’ün sevindiği bu oluyor…

Eyy “İkinci kadın Devrimi yaptık” diyenler ile, Kur’an’ın, sıklıkla yaptığı, ‘Akletmezmisiniz?’ uyarısına rağmen, “Hoşgörüyü önemseyenler”in ortaklığı;  yaptığınız devrim değil, “devİrim”; hoşgörü değil, hoşgörüsüzlük; İslam olanı “deviriyor”, Müslüman olanı “reforme” ediyorsunuz.

Sözüm, ‘Bikiniciler’ ile ‘Haşemacılar’ arasında gidip gelmekte olan Ahmet Hakan’a değil, sana Ali Bulaç: ‘Pusulasız Keşiş’in, “hiç değişmeyene/İslam” dönmeyeceği; “İslam” ile işi olmadığı bilinebildiği halde, bir diğer ‘Mahallesiz’ Ahmet Hakan ile birlikte ona neden eşlik ettin? Gitmen de yetmedi, ‘yazılarınızı’ neden okurunuza okuttunuz? Ya da ‘Pusulasız’ın, ‘doğru tercihler’ yapmadığı, ‘sözde inancının’ misyoneri olduğunu bilmemen nasıl mümkün olur? ‘Sözde umresi’ sonrası yazısında da mı göremedin “Pusulasızlığı”nı?..

Dönüşünden sonra ‘yazdıklarını’ okumuş olmalısın Ali Bey, ama bir daha oku…

“Bir örümcek kafalının hezeyanları” değil mi şunlar…

Yakın çevremde birçok insanın merak ettiği ilk soru şu.

İçkiyi bırakacak mısın?

Hemen cevabını vereyim.

Hayır bırakmayacağım.

İçki benim hayatımın önemli bir unsuru.

Yoğun ve stresli günlerimde bana iyi geliyor.

Ama kimseye tavsiye etmiyorum.

Fazlasının zararlı olduğunu her fırsatta herkese söylüyorum.

Peki İslam’ın öteki vecibelerin yerine getirecek miyim?

Hayır, namaz kılmaya başlamayacağım.

Oruç tutmuyordum.

Bundan sonra tutmayı da düşünmüyorum.

Kurban kesmek bana çok uzak bir şeydi, uzak kalmaya devam edecek.

Ben inançlı bir insanım.

Allah’a inanıyorum.” (4)

Peki de, Eyy, Ali Bulaç… 

Kur’an’ın bildirdiği Allah’a inanan birinin tanımı bu mu?..

Ertuğrul Özkök denilen kişi Müslümansa eğer, şu bu ibadetini eksik yapabilir ama, bu pervasızlığı onun “keşişliği”, “Bir örümcek kafalının hezeyanları” değil mi?…

Bir diğer ‘Mahallesiz (kimlik kıran)’, ‘Umre’ arkadaşınız Ahmet Hakan, ‘Pusulasız Keşiş’le ilgili olarak; “Yer: Kâbe… Ertuğrul Özkök, Kâbe’nin yanı başında oturmuş…Tek başına…Bu arada iPod’undan da müzik dinliyor… Ne dinliyor dersiniz? “Cold Play” şarkıları… Böylece Özkök, Kâbe’ye karşı “Cold Play” şarkıları dinleyen ilk kutsal topraklar misafiri olarak tarihe geçiyor.” diyordu (5). O da “Bilmediğini Bilmeyenler (cahillerden)’ olduğu için, hadiseyi değerlendiremiyor, “Pusulasız keşiş”i tarihe geçirse de, “kutsalıma saygısızlık yapan ‘cahilinin’ biri olarak” ancak geçer, başka geçmez diyorum…

Bu ‘cahil keşiş’, “Hoşgörücü fetva” ile niye ‘Umre’ buluyor!…

Yoksa, “kalbini İslama ısındırma” saflığı mı fetva veren oluyordu!…

Aldığı ‘fetva’, ‘Pusulasız’ı, “Kabe’ye gidip de Kabe’de namaz kılmadan geri dönen ‘ilk umreci’ yapıyor”, haliyle (böyle de oluyormuşla), “kimlik kırıyordu” ama, Umre anılarını Özkök’ün gazetesinde yazan Ali Bulaç Hürriyet okuyucusunu tabii ki kıramıyordu!…  Çünkü, ‘pusulasız’ın istediği “kimlik kırıcılık/sentez”di, onu da elde ediyordu…

‘Pusulasız Keşiş’ gibi, “Amerikan amaçlarını” ülkemizi taşıyan, “Küçük Amerikalı” Serdar Turgut; ‘Pusulasız keşiş’in ‘Umre’ ziyaretinden iki sene kadar önce onun için, “Profesyonel yalancı” diyordu: “Fehmi Koru’nun (Taha Kıvanç) komplo teorisi yeme de yanında yat cinsindendi. Anladığım kadarıyla ‘Rodos protokolü’ denilen bir şey varmış. Bu protokolün oyuncuları ise Aydın Doğan, Mehmet Y. Yılmaz, Ertuğrul Özkök ve Taylan Bilgel imiş. Bu dörtlü, arada bir toplanıp Türkiye ile ilgili kritik kararlar alıp bunları istedikleri gibi uygulatıyorlarmış…Kıvanç (-yani Fehmi Koru… sözkonusu geziye Taha Kıvanç/Fehmi Koru ve Ahmet Hakan’da katıldı), bu dörtlünün bayramda Rodos Adası’na gidip, İbrahim Paşa Camii’nde namaz kılacaklarını yazmış…Ertuğrul ile Mehmet Y. Yılmaz’ı yan yana namaz kılarken görmek için birçok insan için servet sayılabilecek bir miktarda parayı, seve seve gözden çıkarabilirim…Bunlar kiliseye gitseler, ben rahibi bir şekilde ayarlayıp mutlaka günah çıkaracakları kabine sızardım…Ertuğrul Özkök ile Mehmet Y. Yılmaz’ın günahları tahmin ediyorum ki hayli heyecanlı olmalı. Burada tek sorun, ikisinin de profesyonel yalancı olmalarıdır. Günah çıkarırken bile yalan söyleyeceklerinden eminim ben.” diyordu (6). Böyle bir ‘yalancı’yı, Ali Bulaç, ‘Umre’ye taşıyor; Zaman Gazetesi “okuyucusu/İslam olan” ile “aynı kare”de olması sağlanıyordu. Pusulasızların istediği, “tamamen aynileşilmesi” değil, “içinde şarap olmasa” da ‘kadehin elde tutulması’, bu fotoğraf da o oluyor…

Şans eseri mi ‘Müslümanlara’ rastlanılıyor!..

Müslümanları reforme eden ‘Haşemacılar’dan biri de, “Rodos (Protokolü) Şövalyeleri”nden Fehmi Koru oluyor, Yeni Şafak’taki ‘hizmeti bitince’, tekrar eski gazetesi Zaman’a ‘geri dönüşüm’ yapıyordu. Onun da, ‘Küçük Amerikalı’ Serdar Turgut veya ‘Pusulasız Keşiş’ Ertuğrul Özkök’ten farkı yok; tüm ‘Bikiniciler’ ve ‘Haşemacılar’, Amerikan menfaatlerini “ülkemize/İslama” sokuyordu. “Fehmi Koru, ‘Dünyada ılımlı islam aslında olumlu okunuyor. Dolayısıyla Türkiye’deki İslam uygulaması ve algınlanması ile ilgili bir sıfat olacaksa bunun ılımlı olarak adlandırılmasına itiraz etmem’ diyor” deniliyordu (7). ‘Haşemacı’ Fehmi Koru’nun ‘itiraz etmem’ dediği, “Ilımlı İslam ya da Anadolu/Türk İslamı” denilen “model”, ABD’nin, yani “köktendinci Anglosakson-Judea ortaklığı”nın-, hem ülkemizdeki, hem de ülkemiz dışındaki Müslümanları, “reforme” ederken, yokettiği de modelin adı oluyor. Birbirlerine ‘zıt’ gibi görünseler de, tüm ‘Haşemacılar’ın, ‘Bikiniciler’ ile birlikte, “İslam/coğrayasına” uygulanmasında ‘taşeronluk yaptıkları’ “model” de sözkonusu model oluyor…  

Haşemacılar’ cenahından, Yeni Şafak Yazar’ı Hakan Albayrak; “Dünkü Yeni Şafak’ın manşetinde Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’e bir çağrı vardı: ‘Kan dökme, reform yap!’.. Beşşar Esed gerçekten köklü reformlar yapmak istiyor da ‘Suriye dinamikleri’ yahut ‘derin devlet’ yüzünden yapamıyorsa ve 6 haftadır devam eden katliamlarla gerçekten alâkası yoksa, ‘Ben devleti kontrol edemiyorum’ deyip sine-i millete dönsün; sokaklarda rejime karşı yürüyen halka karışsın; o da devrim istesin!” diyordu (8). ‘Haşemacılar’ “Mahalle”deyken, “adı geçince” iğrenilen “reform (değişim, dömnüşüm)”, kendi ülkesi insanının “kimliğini kırmakta” kullanılması yetmezmiş gibi, diğer İslam ülkesi denilenlerde de yapılması istenilen oluyordu. Sözde “model ülke” misyonu ile, Türkiye; “Amerikan dış politikasını”, “ülke politikası gibi” uygulanmasının savunulması, ‘Bilmediğini Bilemeyiş’ oluyor. Bir başka ‘Bilmediğini Bilmeyen’, yine Yeni Şafak Gazetesi’nden -yine aynı gün- Abdullah Muradoğlu; “Değişim sadece Kuzey Afrika ve Yakın Şark’la sınırlı değil. Değişim küreseldir, sadece diktatörlükleri ve tek parti rejimlerini de hedef almıyor. Küresel sistemin yeniden inşasında Afrika kıtasının elden geçirilmesi büyük önem taşıyor bu bağlamda… Türkiye, Sahraaltı Afrikası’nın Batı sahilindeki Moritanya ve orta kesimindeki Nijerya ile ilişkilerini daha fazla güçlendirmesi küresel sistemin adaletli biçimde yeniden inşasında önemli konseptler sağlar. Afrika büyük güçlerin kapışmasına sahne olan çok önemli bir kıtadır. Türk-Sahraaltı Afrika ilişkisi bu bakımdan asla ihmal edilemez.” derken (9), ne dediğini ‘bilemeyişin” güzel bir örneği oluyordu. “Küreselleşme” denilenin, “İslamın/coğrafyasının” yokolması demek olduğunu o da bilmiyordu. Yine Yeni ŞafaK Gazetesi yazarı; yakın zamanlara kadar, Türkiye’nin, “sahte rol model/liderliğini” göremeyip, “Dünya inşâ ediyor!!” diye algılayan İbrahim Karagülle ise, ‘Bilemeyişini’ kısmen farketmiş olacak ki; “Sahraaltı Afrika ilişkisi asla ihmal edilemez” diyen kafa yapısına karşın; “Bize diyorlar ki; tek bir noktadan bak, başka şeyleri görme, bilme, sorgulama…Hak talep edenlere, özgürlük isteyenlere tam destek ver ama onlar üzerinden, kan üzerinden oyun kuranları ayıplama…Ve yarın, Ortadoğu’da, Türkiye’nin öncülük etmeye çalıştığı her şeyin silinip süpürüldüğünü, bölgenin kapılarının Türkiye’ye kapandığını gördüğümüzde ne yapacağız? Unutmayın; birileri şah-mat dedi. Bunu, onlarca yıldır ezilen halkların üzerinden, onlarca yıldır yönettikleri rejimler üzerinden dedi. Sadece bu ülkelere karşı değil, Türkiye’ye karşı da dedi. Hadi, rejimlere duyduğumuz öfke kadar, en az o kadar bu oyunu kuranlara karşı da yürüyelim. Var mısınız?” diyordu (10). “İslam/Coğrafyasını” yokedenin asıl da, “model lider/model ülke” misyonu olduğu görülemiyor. “Anglosakson-Judea ortaklığı”nın (ABD), “İslamı” yokederken, “Müslüman olarak tanıdığımız” bazı insanların da onlara ‘katkı koyduklarının” görülmesi artık gerekiyor… 

Gerçek bu iken, hangi “Var mısın?” çekiliyor…

‘Mahallesizliğin görgüsüzlüğü’, elde kadeh kaldıran “Baş(ı)örtüsüz erkek ve kadına”, “Varmısın?” çekse ne olur? “Varmısın” çekenin de, çektirilmek istenilenin de önce  “kim olduğunu bilmesi” gerekiyor…

Protestan gazeteci, öğretim üyesi, George Monbıot, “Washington’ın bir rüyası var” başlıklı yazısında; Protestan misyoner papaz John Flynn’in, 1944’te; “Saldırgan düşman hep yağma, cinayet, tecavüz ve barbarlık uygular. Biz ise hep Tanrı tarafından bahşedilmiş bir görevle, bir alın yazısıyla, kurbanlarımızı ıslah ederken, istemeye istemeye onların pazarlarını ele geçiririz, vahşi, ahmak ve paranoyak halkları uygarlaştırırken, şans eseri onların petrol kuyularına rastlayıveririz.” şeklinde yazdığını belirtiyordu (11).  

Peki de… “Eyy Haşemacılar”…

Sizin “Müslümanları reforme etmekten (İslamsızlaştırmaktan) başka hayaliniz” yok mu?…

Şans eseri mi ‘Müslümanlara’ rastlıyorsunuz!..

‘Haşemacılık’ sayesinde ‘din/İslam’ yokediliyor, ‘inanç’ üretiliyor…

‘Mahallesizliğin görgüsüzlüğü’, yaşananları göremese de, “Pusulasız keşiş” Ertuğrul Özkök, amaçlananı gösteriyor, sene başında; “Geçen perşembe günü Davos’ta çok ilginç bir oturumu izledim. Konusu İnanç ve Modernleşme’ydi. Dikkat ettim, artık din kelimesinden çok inanç kavramı kullanılıyor. Din, bugünün insanını anlamak için fazla kalıplı bir kavram. İnanç ise daha geniş ve insanı ‘yaratıcı’ kavramıyla baş başa bırakıyor. Orada Rick Warren adlı Amerikalı..gelecek tahmininde bulundu…Geleceğin dünyası çağdaş laik değil, dinsel çoğulculuk olacaktır (dedi).…Acaba sekülarizmin yerini alması beklenen dinsel çoğulculuk nedir? Yani sekülarizm gidecek ve onun yerini, hiç değişmeyen, bugünkü anlamıyla bağnaz…bir din mi alacak?..dinsel çoğulculuk kavramı, özerk, bağımsız iradelerden oluşan federatif bir inançsistemini mi haber veriyor?…Bana göre öyle…İnanç kavramı da rekabete açılmıştırHiçbir tek tanrılı din, bugünkü dogmatik ve hayatı dışarıdan düzenleyici haliyle varlığını sürdüremez. Çünkü insanoğlu, Allah’la baş başa kalma iradesini ve cesaretini göstermeye başladı. Bugün ‘türban zaferini’ kazandığını sanan insanlar (-Haşemacılar), ona destek veren liberaller, bazı sosyologların iddia ettiği gibi ‘moderniteyi’ falan değil, bal gibi geçmişi temsil etmektedirler. Onlar, Allah’ı keşfetmeye çıkmış yeni bir dünyada, eskiyi korumaya çalışan din muhafızlarıdır. Bu(günkü) geçici zafer; inancı yeniden tarif edecek, Allah’ı keşfedecek yeni bir seküler dünya karşısında hezimete dönüşmeye mahkûmdur.” diyordu (12). Okuduğunuz gibi de, ‘Pusulasızın’ bu öngörülerini, ‘Haşemacılar’ ya da diğer ‘Mahallesizler’den ne ’Bikiniciler’ veyahutta ‘Vatan Kurtaran Aslanlar’ göremiyor. Yakınlaşmış olan ‘tehlikeden’ sadece ‘Ben’ söz ediyorum, bugün de yine yazıyorum. ‘Başörtüsü görünmeyen kadınlar’ ve ‘‘Başörtüsü görünmeyen erkekler’, tüm ‘Haşemacılar’; “dünyada neler olup bittiği” bilmeden ülkemizde yaşananların ‘okunamayacağını’ bilmedikleri’ için de; kendilerinin de ‘katkı’ koydukları ‘gelecek olanı’; ‘Küresel Tek Yapı –Babil Sendromu çözümü– tehlikesini göremiyor…

İşte, bu amaç için, “dinler birleştiriliyor/aynileştiriliyor”; “peygambersiz din”, “lego dinler”, üretiliyor.

Kişide “din” değil, “kişisel inanç tercihi” isteniliyor. 

Ülkemizin, “Mülkiye Harbiye kültür eksenli (Bikinici)” daha baskın olan yapısı değiştirilip, “İlahiyat-Tarikat-Siyaset eksenli (Haşemecı)” yapının daha “baskın” olacak şekilde dizayn edilmesi de buna paralel olarak sürüyor. Yoksa, kimse ‘çete tüketmiyor’, yeni sisteme, yeni ‘Amerikan çeteleri’ üretiliyor!..

Osmanlı/İslam olanın (Şark’ın) “yokedildiği” 19’ncu yüzyılda ihtiyaç duyulan ‘kadrosuzluk’ sorunu, ‘Batılı Beyaz Adam’ tarafından, “Jön Türkler” veya “Genç Osmanlılar olarak, Avrupa’dan, ama daha çok da Paris/Fransa’dan beslenenlerce (!) doldurulmuştu. ‘II.Tanzimat Dönemi’ya da ‘Muhafazakar (DemokratKiliseleşme Dönemi’ dediğim –2002’den sonra– yaşanan dönemde bu, Avrupa’dan değil, içeriden; “Mahalle” zannedilen “cemaatler ve siyasetten” beslenenlerce (!) dolduruluyor. –Ben Müslümanım diyen insanların, yine, –Ben Müslümanım diyen insanlar tarafından ‘reforme’ edilmeleriyle doğan ‘İslamSIZLAŞ(tır)ma’, ipini koparmış gidiyor

Bu noktada yazımızın başına dönersek de: Sözkonusu bu ‘koparmışlılığı’ gören ‘Pusulasız keşiş’ Ertuğrul Özkök; “Seni de nehir kenarına bekliyorum..Yakın gözlüğe hiç ihtiyaç yok…. ‘Bir gün herkes nehir kenarını tadacak’…” diyordu…

‘Kimliği Kırılmış (farkındalık yaşayamayan)’ Müslümanlar…

‘Pusulasız’ın görülmesini istediği fotoğrafa tekrar tekrar bakın…

Din/İslam’ın ‘yokedilmesi’, ama aynı zamanda, ‘inanç üretilmesi’ resmi oluyor…

Yakın gözlüğe’ hiç ihtiyaç yok ama, olmakta olan görülemeyip; “Nasıl da her şey gitgide kıblesini kaybetmeye başladı; ah nasıl!” şeklinde sızlanılıyor (13)…

Oysa…

Sızlanılacağına, “kaybedilen kimliğin” peşine düşülmesi gerekiyor…

Baş(ı)örtülü erkekler’ ve ‘Baş(ı)örtülü/Türbanlı kadınlar’… Bir başka deyişle: ‘Başörtüsü olmayanlar’…

Bulabilirseniz eğer…

Ahmet MUSAOĞLU / 30.04.2011

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir