Üç Din ve İbrahimi Dinler YOK, “Tanrı farkı” da VAR

Üç Din ve İbrahimi Dinler YOK, “Tanrı farkı” da VAR

          Kimileri, ‘Tek tanrılı’ din olarak ‘Üç din’den söz ediyor; Musevilik, Hıristiyanlık, İslam olarak tanımlanan bu ‘din/lerin’, inanç esaslarını kendi kitapları ortaya koyuyor.

Museviliğin kutsal kitabı Kitab-ı Mukaddes (Eski Ahid); Hıristiyanlığın kitabı ise Kitab-ı Mukaddes’e bazı ekler yapmak suretiyle kabul edilen resmi Dört İncil (Yeni Ahid) oluyor. Kur’an-ı Kerim ise, İslam Dini’nin kutsal kitabı oluyor.

Söz edilen bu ‘Üç din’in (!) mensupları, tabii ki kendi kitaplarını ‘ilahi belge/kutsal’ olarak kabul ediyor. Ünvanı ne olursa olsun da olsun herhangi bir kişi; ‘Üç din’ var dediğinde; Eski-Yeni Ahid  (Tevrat ve İnciller) ile, Kur’an-ı Kerim-in ve de bu kitapların bildirdiği “Tanrı/lar/ın”, birbirlerinden “farklı olmadığını” söylemiş de oluyor…

* * *

Peki de gerçekte öyle mi? Kutsal olan, insanüstü olması gerektiğine göre ‘Üç kitap’ da kutsal mı? Ya da gerçekte ‘üç din’ mi var oluyor? Yazı alanımız ölçüsünde bunu cevaplamaya çalışacağım..

Musevilik, kendinden sonraki Hıristiyanlığı (kendi kitabından sonra herhangi bir kitabın nazil olduğunu) kabul etmiyor. Hıristiyanlık da, Kur’an-ı Kerim’i sonradan nazil olmuş (ilahi) bir kitap olarak kabul etmiyor. Musevilik ve Hıristiyanlık her ikisi birlikte, kendinden sonraki İslam dinini ‘ilahi din’ olarak kabul etmiyor. İslam dini için ‘Muhammed dini’ ya da ‘Muhammediler’ tanımlaması yapılıp, geçmişten günümüze kadar kullanılageliyor. ‘Muhammediler’ denilmekle de, İslam dininin ‘ilahi (insan üstü) olmadığı’, ‘insan eseri’ olduğu, İslam esaslarının Hz.Peygamber tarafından yazıldığı öngörülüyor. İslam dini geleneği ise, kendinden önce gelmiş Hıristiyanlık ve Museviliği, ‘ilahi niteliği bozulmuş (muharref)’ dinler olarak kabul ediyor. Geldiğimiz bu noktada aradığımız cevabın sorusunu tekrarlıyoruz: Gerçekte ‘Üç din’ mi var?..

İşte…

Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam’dan hangisinin ‘ilahi niteliğini’ koruyor olduğu sorusunun cevabı, “yeryüzünde bugün kaç din?” olup olmadığının ya da ‘Üç din’ olup olmadığının cevabını da ortaya koyuyor.

Hâl bu olunca da, aradığımız cevabı; -Din nedir (?) sorusunun cevabı ile bulmaya başlayalım.  Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğüne göre Din, insanüstü bir varlığa (tanrıya) tapınmayı sistemleştiren toplumsal bir kurumun adıdır. Diyanet İşleri Başkanlığının Web Sitesi’nde verilen bilgiye göre ise, ilahî kanunlar bütünü oluyor. Nereye bakarsak da bakalım, “Din olanın, insani olmaması, ilahi (insanüstü) olması zorunluluğu” karşımıza çıkıyor…

* * *

Vardığımız bu noktada, “insani olan” ile “insanüstü (ilahiolan” arasındaki farkı da, ‘din ile bilim’ arasındaki ilişki ile ortayakoymaya çalışalım…

Tarihsel olana baktığımızda, Batı’da, özellikle 19’ncu yüzyıldan beri bilim adamlarının değerlendirdikleri konulardan birisi hiç kuşkusuz din-bilim çatışması olmuştur. Bu ‘çatışmada’ kastedilen ‘din/ler’, İslam dini değilMusevilik ve Hıristiyanlık oluyor. Musevilik ve Hıristiyanlığınkutsal kitaplarıolan Tevrat ve İncillerde yer alan arkeoloji, antropoloji, jeoloji, kozmoloji gibi müsbet bilim dalları ile “çelişen” haberler, “din-bilim çatışması” denilen şey oluyor

Peki de bu neden olmuştur/oluyor? Ya da Evren Sistemi’ni bir “Yaratıcı”nın yarattığını (dini olanı) kabul ettiğimizde, bilimin ortaya koyacağı önermelerin Evrenin içerisinde kalması, yani bilimin din dışına çıkamayacağı zorunluluk olacağına göre, ‘bilim ile din’ neden çatışsın ki? Yaratıcı olanın ilmi denilebilecek ‘dini bildiriler’ “kesinleşmiş” bilim önermelerini kuşatacağına göre, bu neden olsun ki? Ya da şöyle sorabiliriz: Bilim ile çatışıyor denilen “dini önermeler”, acaba “ilahi (dini) olmayan” haberler mi oluyor?..

Bu cevabı bulabilmek için Eski-Yeni Ahid’deki (Tevrat ve İncillerdeki) bazı haberler ile, müsbet ilmin aynı konudaki öngörülerini karşılaştırmamız yeterli olacaktır. Mesela da, “Evrenin Yaratılışı”, “Dünyanın (-Evrenin) yaratıldığı Tarih ve İnsanın Dünyaya Ayak Bastığı Tarih”, “Nuh Tufanı” konusunda ‘dini’ denilen haberlerden gelen bilgilerin, ‘bilim/ilim’ dediğimiz ‘tamamen kesinleşmiş ilmi değerler’ karşısındaki durumu nedir ona bakacağız..

Bunu yaptığımızda, Eski-Yeni Ahid’te Evrenin Yaratılışı, bildiğimiz hafta günlerinden 6 gün olarak haber verildiği görülüyor. İsterse 13,5 milyar yıl yaşındaki Evren Sistemi’mizin yaratılışı sözkonusu edilsin, isterse de bu Evren içersinde minnacık bir nokta olarak bulunan 4,6 milyar yıl yaşındaki dünyamızın yaratılması sözkonusu edilsin, her ikisinin de bildiğimiz hafta günlerindeki (Pazartesi, Salı…vb. ) 24 saatlik “gün” cinsinden 6 gün de yaratılması sözkonusu edilemez. Çünkü, böyle bir iddia, kesinleşmiş bilim açısından kabul edilebilir olamaz.

Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği gün/yevm ise, Eski-Yeni Ahid’te yer alan kıssada bildirilen 24 saatlik zaman dilimi olan günler; Pazartesi, Salı… günleri gibi bildiğimiz hafta günlerinden “altı gün” değil, uzun devirler (uzun zaman dilimi) anlamında oluyor (1). Bu örnekten anlaşılabileceği gibi de, ‘Din-Bilim çatışması’ denilen şey, bilim ile Kur’an-ı Kerim (İslam)  arasında değil, bilim ile Eski-Yeni Ahid (Tevrat ve İnciller) arasında yaşandı, yaşanılıyor.

Kitab-ı Mukaddes (Tevrat ve İnciller) denilen eserden beslenen ünlü teorik fizikçi/matematikçi Stephan Hawking’ın, “Aziz Augustine Evrenin Yaratılış tarihi olarak Tevrat’a dayanarak İ.Ö.5000 yılını kabul etti. İlginçtir ki bu tarihi, arkeologların uygarlığın gerçekten başladığı çağ olarak söyledikleri son Buzul Çağının bitiminden -yaklaşık İ.Ö.10.000- o kadar uzak değildir.” açıklamasında görülebileceği gibi de (2), iki ayrı bilimdışılık sözkonusu olabiliyor. Bunlardan biri, Eski-Yeni Ahid’den, Evrenin Yaratılış tarihi olarak bildirilen M.Ö.5000 tarihi ile, bilimin “evrenin doğum yaşı” olarak verdiği 13,5 milyar yıl arasındaki korkunç zıtlık oluyor. Diğer yanlışlık ise, öngörülen M.Ö.5000 tarihinin, (evrimcilerin insanın birkaç milyon yıllık yaşı olduğu iddialarını bir tarafa bırakırsak) bilimin insanın yeryüzüne ayak bastığı tarih olarak ortaya koyduğu yaklaşık M.Ö.10.000’den bile küçük olması oluyor.

Bu durumda sorun şu oluyor: Tevrat ve İncillerin, kainatın, yaklaşık M.Ö.5000 (-5761) yıl yaşı, mesela, Konya ilimiz sınırları içerisinde bulunup da M.Ö.6500’e tarihlenen antik kent Çatalhöyük’te insanlar yaşarken, daha Evren/kainat doğmamıştı iddiası ileri sürülmüş oluyor. Mesela da, yaklaşık M.Ö.9500’ler tarihlenebilen Lût Gölü kıyısındaki antik kent Jericho’da insanlar yaşarken Dünya/Evren henüz doğmamıştı denilmek isteniyor.

İşte, dini (ilahi) denilen Eski-Yeni Ahid (Tevrat ve İnciller) haberi, aynen bu iddiayı ileri sürmüş oluyor. İnsanoğlu Jericho’da (M.Ö.9500’ler), Suriye’deki Hureyra’da (M.Ö.8500) Çatalhöyük’te (M.Ö.6500), Irak-İran Zağrosları’nda (M.Ö.8000-5000’lerde) kurulmuş çeşitli yerleşim birimlerinde (3) yeryüzü yaşamlarını sürdürürken, Tevrat ve İncillerin öngörüsü, bırakın insanı veya dünyayı, Evrenin ortaya çıkmadığını ileri sürüyor. Dahası, insanın yeryüzüne ayak bastığı tarih konusunda Kitab-ı Mukaddes’teki, Adem’in yaratılışını, İsa’dan yaklaşık otuzyedi asır önceye, yani, M.Ö.3700’e alan rakamlı tarihler ve soy kütükleri haberleri de doğru olmuyor. İncillere baktığımızda da, Hz.İsa’nın soy kütüğü konusunda Matta İncili, Luka İnciliyle çelişmekte; Luka’da ise, insanın dünyadaki yaşı konusunda çağdaş bilimler ile gerçek bir uyuşmazlık görülebiliyor (4). Bu örneklemeler de, “din-bilim çatışması” denilen şeyin, “bilim ile Yahudilik-Hıristiyanlık (Eski-Yeni Ahid) arasında olduğu”, bilim ile Kur’an arasında yaşanmadığı da kesin oluyor.

* * *

Batılı bilim insanının dini olan inancı ile yaşadığı bir başka çatışma (kutsal olmama) alanı da, Nuh Tufanı konusu oluyor. Tevrat ve İncillerden gelen haberlerde, “Nuh Tufanın bütün Dünyayı kapladığı” haberi bulunuyor. Oysa, Dünyanın tüm tarihinde dünya çapında bir Tufanın yaşanmadığı bilimin kesinleşmiş gerçeği oluyor. Bilimsel olan ise, Kur’an’ın bildirdiği, yani Tufan hadisesinin bütün Dünyada değil, lokal bir alanda yaşandığı oluyor (5). Bu konuda da, Tevrat ve İncillerden gelen haberler bilimsel veriler ile çatışıyor, Kur’an’ın ise çatışması yine sözkonusu olmuyor.

Kabul edilmelidir ki de, kesinleşmiş bilimsel değerlerle uyuşmazlık hususu sadece ‘insan yapısı’ eserlerde olur, ilahi (din) olan da bu olmaması gerekiyor. Yaradan ile, O’nun ‘eseri (ilmi)’ olan bilimin çatışması sözkonusu olamayacağına, yani bilim ile çatışan haberler “Yaratıcı olanın haberi” olamayacağına göre, geriye şu gerçek kalıyor: Tevrat ve İncillerin haberlerindeki yanlışlıklar, insanların bu kitapları tahrif etmelerinden (yazmalarından) kaynaklanıyor.

İşte bu noktada ‘din’ tanımına, yani; ‘din olan’ın “insanüstü (ilahi, kutsal)” olması gerektiği ölçüsüne dönersek de, ‘Üç din’den söz edilemeyeceği gerçeği ortaya çıkıyor. Din denilen Musevilik ve Hıristiyanlığın kitapları olan Tevrat ve İnciller, “ilahi olmayanı” barındırdıkları için, ‘Üç din’ denilemeyeceği de aşikar oluyor. Ya da Tevrat/İncillerin Kutsal olamayacakları kesin oluyor. Hâl bu olunca da, içerisinde ‘bilimsel’ yanlışlık barındırmayan; nazil olduğu günden bugünedeğin değişmeden gelen ‘Tek kutsal kitap’, Kur’an-ı Kerim;  ‘Tek/İlahi Din de, İslam Dini” oluyor..

* * *

Bu değerlendirmemizden amacımız, “Tevrat ve İnciller bağlılarını incitmek değil”, –Ben Müslümanlardanımdiyen insanların, ‘Üç din’ diyemeyeceklerini ortaya koymak oluyor. ‘Üç din’ ya da ‘İbrahimi Dinler’ denilmesi, her kim derse desin, İSLAM’ı bozar, bozuyor…

“Köktendinci Protestan Hıristiyanlık-Yahudiliğin” ortak projesi olan ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP’un) başlangıç yılları olan 1990’lar ile birlikte, bazı Müslümanlar arasında, Tevrat ve İncil aşkı (!) yaygınlaşmış bulunuyor. Onlar hâlen de, Hıristiyanlık kitapları yazıyor ya da anlatacağı konulara, Tevrat ve İncillerden alıntılar yapıp, Kur’an-ı Kerim (Kutsal olan) ile paralellikler kuruyorlar. “Kutsal olanın” sadece Kur’an olduğu, diğerlerinin “kutsal olamayacakları” gerçeği kendilerine yetmediği; “Kur’an ile, Tevrat ve İncilleri aynileştirdikleri” görülebiliyor..

Din olan” ile “olmayanlardan” ‘Aşure’ yaptıkları için; Hz. İbrahim’in, ‘Üç semavi dinin (!)’ temelinde yer aldığını, yani; Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın “ortak atası” olduğunu da ileri sürüyorlar. Fakat, ‘Üç din’ hurafesi gibi, bu görüş de, Kur’an açısından kabul edilebilir olmuyor. Çünkü, “Hz.İbrahim’in dini ile”, Yahudi ve Hıristiyanların “sahip oldukları inancın”, birbiri ile ilgisi olmadığı; Hz.İbrahim’in; Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların “ortak sembolü” olamayacağı zaten Kur’an bildirisi oluyor :

“Ey ehl-i kitap (Hıristiyanlar ve Yahudiler)! Herbiriniz kendi yanlış inancına göre, İbrahim bizim dinimiz üzeredir, diyerek neden çekişip duruyorsunuz. Gerek İncil, gerek Tevrat ancak ondan sonra indirildi. Hal böyle iken, artık bizim dinimizde idi, diye iddianızın batıl olduğunu anlamaz mısınız?” / İmran (3) 65

“İbrahim ne bir Yahudi, ne de bir Hıristiyan idi. Fakat Allah’ı bir tanıyan gerçek bir müslümandı…” / İmran (3) 67

Dahası, Müslüman olan Hz.İbrahim’e tavsiye edilen dinin, kendinden çok önce yaşamış olan Hz.Nuh’a tavsiye edilen (indirilen) din olduğu da bildiriliyor:

Şüphesiz İbrahim de onun (Nuh’un) milletinden idi.” / Saffat (37) 83

Hz.İbrahim, Hz.Nuh’dan sonra yaşadığına ve Hz.İbrahim’in dini; atası Hz.Nuh’un dini olduğuna göre (bu durumdaİslam, Hıristiyanlık ve Musevilik nasıl Hz.İbrahim de “ortak ata” olabiliyor?

Aşağıdaki ayet ise, bunun mümkün olamayacağını; “İbrahimi Dinler” denilemeyeceğini de zaten gösteriyor:

Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi..”Şura (42) 13

Hz.Nuh aleyhisselam Hz.İbrahim’den çok önce yaşadığı için de, Hz.İbrahim hem ‘dini’ yönden, hem de ‘peygamberlik soyu’ yönünden hiçbirşeyin (ilk’i) ortak atası, yani “Tevhid”in (gerçek Museviliğin, gerçek Hıristiyanlığın, İslam dinininatası olamaz, olmuyor. Üstelik de, sözkonusu olabilecek “ortak ata”nın, bütün peygamberlerin ve insanlığın “ortak atası” olan Hz.Adem olduğu da zaten bildirilmiş bulunuyor: 

“İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Ya’kub) ‘in soyundan, doğruya ulaştırdığımız…kimselerdendir…” / Meryem (19) 58

Hz.İbrahim’in ‘ortak ata’ olamayacağı da itiraz edilebilir (hiç) olmuyor. Hz.İbrahim sadece, risalet zincirinin “ara halkalarından” biri oluyor. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Harran’da düzenlenen Hz.İbrahim Sempozyumu’na gönderdiği tebrik mesajında;  hepinizin malumu olduğu üzere, İslam’ın da, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin de varıp dayandığı ana kaynak Hz. İbrahim’dir dediği söyleniyor olsa da (6), Hz.İbrahim, (orijinal halleri bulunan Yahudilik ve Hıristiyanlık dahi olsa, ki yok) Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve de İslamın ve de peygamberlerinin ‘ortak ata’sı olamaz, olmuyor. Zaten aşağıdaki ayet de, bunu bildiriyor:

Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, esbâta (torunlara), İsa’ya, Eyyûb’e, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik. Davud’a da Zebûr’u verdik.”/ Nisa (4) 163

* * *

Peki de, ayetlerin kesin olarak bildirdiği, Hz.İbrahim’in ‘ortak köken/kaynak olmadığı –Ben Müslümanım diyen insanlar bilinmiyor mu? Ya da söz ettiğimiz Harran’da düzenlenen Hz.İbrahim Sempozyumu’nda, Kültürlerarası Diyalog Platformu Başkanı Prof.Dr.Mehmet Aydın’ın; “Hz. İbrahim bütün peygamberlerin atasıdır.” şeklindeki açıklaması (7) nasıl bir bilgisizlik (İslamdışılık) oluyor?

Kültürlerarası Diyalog Platformu’nun Kültür Bakanlığı, Turizm Bakanlığı ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın desteği ile organize ettiği Hz.İbrahim Sempozyumu’na katılan (Müslüman, Hıristiyan, Yahudi) misafirlerin yemek duasına, ‘Üç ayrı semavi dinin (!)’ diliyle ‘amin’ dedikten sonra söz alan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak’ın, yaşattıkları olayı, “yeni bir medeniyetin doğuşu” olarak nitelendirmesi (8), biz Müslümanlar için İslam’dan başka medeniyet olamayacağına, doğmayacağına da göre, doğan hangi medeniyet oluyor? Ya da olan, kültürler karıştırıldığı için ‘medeniyetsizlik (sentez medeniyet), yani, ‘karma din (reforme)’ olmuş olmuyor mu?..

“Üç Din ya da İbrahimi Dinler” denilmesi ile olan, İslam dininin din olmayan diğer öğretilerle Sentezi (karıştırılması) oluyor. “İslam’ın Tanrısı”nın, diğer din denilenlerin tanrı olarak bildirdikleri ile aynı olmaması da zaten, ‘Üç Din’ veya ‘İbrahimi Dinler’ denilemeyeceğini ortaya koyuyor. Dahası ise..

* * *

Erdoğan’ın Tanrısı ile, Bush’un ‘Tanrım dediği’ aynı tanrı olmuyor…

Kur’an-ı Kerim, İnciller ve Tevrat’ta kainat ‘yaratılmıştır’ haberi veriliyor. Bu haber ‘ortak gibi’ görünüyor diye, Kur’an-ı Kerim, İnciller ve Tevrat ile “ortak bağ mı” oluşturuyor (-ki, ortak gibi görünen 6 günde yaratışın, aynı olmadığını; gün kavramının, farklı olması sebebiyle, anlatılan yaradılışın çok farklı olduğunu görmek için Bkz. : Yaratılışın Altı günü isimli eserim)? Her ‘Üç kitap’, “kainatın yaratılışından”, yani Yaratandan/Varedenden söz etti diye, her ‘Üç kitaptaki’ “Yaratıcı” aynı (Tanrı) mı oluyor? Kur’an’ın bildirdiği Tanrı ile, diğerlerinin bildirdiği tanrı/lar “ortak (aynı) tanrı mı” oluyor?.. 

Hatırlanırsa, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ABD Başkanı George W. Bush ile (New York’ta) yaptığı görüşmede, Irak konusunun yanı sıra, ilginç diyaloglar da yaşanmış, Bush Erdoğan’a, ‘Aramızda ortak bir bağ var. Siz de Allah’a inanıyorsunuz, ben de inanıyorum’ dediği basına yansımıştı (9). Peki de Bush ile Erdoğan’ın tanrısı ‘aynı tanrı’ mı oluyor?..

Fazla değil, birazcık İslam dinini bilenler, olamayacağını görebiliyor…

Bu gerçeği görmek istemeyenler (eğer aynı tanrı iddiasında iseler), o zaman şunu cevaplamalılar: İncillerin aşağıda bildirdiği tanrısının özellikleri, Kur’an’ın bildirdiği Tanrı’nın sıfatlarında (haşa) var mı oluyor?..

Yu.5: 19 ..Baba ne yaparsa Oğul da aynı şeyi yapar.

Yu.5: 20 Çünkü Baba Oğul’u sever ve yaptıklarının hepsini O’na gösterir…

Yu.5: 22 Baba kimseyi yargılamaz, bütün yargılama işini Oğul’a vermiştir.

Varolamayacağı, yukarıdaki İncil haberlerinde (Baba tanrı, Oğul İsa) net bir şekilde görülebildiğine göre, “aynı tanrı oluyor” diyenler “İslam dinini tahrip ediyor/lar” olmuyor mu? Bizce olan aynen bu oluyor…

Çünkü İslam dini, “Tanrınız Rab kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınızın size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. Yakınınızdaki milletlere ait olmayan sizden çok uzaktaki kentlerin tümüne böyle davranacaksınız” (Tesniye, 20; 13-15) anlayışına, Baba ile Oğul kelimelerinin hiçbir zaman Allah (c.c.) için kullanılmasına izin vermez, vermiyor. Ünlü İslam alimi Birûni’nin; Yahudilerde bir şeye mâlik ve sahip olmak anlamıyla, tanrılık için; kainatın idaresine karışmaya kudretli nefisler için kullanıldığı gibi, bunlar adına yapılan putlar, hükümdarlar, büyükler için de istiâere ve mecaz yoluyla da kullanılıyor derken, Hıristiyanlıktaki ‘Baba’, ‘Oğul’ kelimelerinin de, tanrı kelimesi gibi kullanıldığını zikrediyor olması da (14), İslamın Tanrısı ile, diğerlerinin tanrı dediklerinin aynı olmadığını, bunun iddia edilemeyeceğiniortaya koyuyor. Ya da, “RAB insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağı indi” haberindeki gibi (Tevrat/Tekvin/Yaratılış Kitabı 11)”, mekan içre olan bir tanrıanlayışı ile, İslamın mekandan münezzeh Tanrısının ilgisi olamaz, olmuyor. Aşağıdaki ayetler de zaten, anlamak isteyene gerçeği anlatıyor:

“O kendilerine kitab verilenlerden oldukları halde ne Allaha ne Âhıret gününe inanmıyan, Allahın ve Resulünün haram ettiğini haram tanımıyan, ve hak dinini din edinmiyen kimselere küçülmüş oldukları halde elden cizye verecekleri hale kadar harbedin” / Tevbe Sûresi (9) 29

“Yehudîler ‘Uzeyr Allahın oğlu’ dediler, Nesrânîler de !Mesîh Allâhın oğlu’ dediler, bu onların ağızlariyle söyledikleri sözleri ki önceden küfredenlerin sözlerine benzetiyorlar Allah kahredesiler nereden saptırılıyorlar?” /  Tevbe Sûresi  (9) 30

 “Ahbarlarını, ruhbanlarını Allahdan başka rablar edindiler, Meryemin oğlu Mesîhi de, halbuki hepsi ancak bir ilâha ıbadet ile emrolunmuşlardır ki başka ilâh yok ancak o, tenzih o sübhana onların koştukları şirkten münezzehtir.” / Tevbe Sûresi  (9) 31

Yahudiler ahbarlarını (alimlerini, hahamlarını), Hıristiyanlar da rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih’i, Allah’dan başkarabler edindiler. Hıristiyanların bir kısmının, “İsa, Allah’ın oğludur’; bir kısmının; ‘Allah, yalnız ve yalnız İsa’dır’ ya da ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ deyip Teslis inancına sahip olmaları ve de Yahudilerin, Hz.Üzeyir’in “Allah’ın oğlu” olduğunu iddia etmeleri ve hem Yahudilerin, hem de Hıristiyanların kendilerinin, (haşa) “Allah’ın oğulları” olduklarını iddia etmeleri; ayrıca da bütün peygamberlere ve (gerçek) semavî kitaplara birden iman etmemeleri gibi, İslam inancı olmayan inançlara sahip olmaları sebebiyle de, “Bir/Tek” olan Allah’a iman da etmiş sayılmazlar zaten. Hıristiyan ve Yahudi olmayan;,” Müslüman olan” Hz.İbrahim’in, kavmine hitabı da, bu “farklılığı” ortaya koyuyor:

“Sizin için güzel bir örnek İbrahim ile beraberindekiler de oldu: Vaktiyle onlar kavımlarına şöyle dediler: ‘Biz sizlerden ve Allahdan başka taptıklarınızdan beriyiz ve sizi tanımıyoruz, taki siz Allahın birliğine iyman edinciye kadar, sizinle aramızda ebedî buğz-u adavet başladı’…” / Mumtehine (60) 3

Kur’an-ı Kerim’in Tanrısı’nın, diğerlerinin “tanrı” dediklerinden “farklı” olması, kainatı yaratırken, “yorulup, yorulmama” hâlleri de “farkı” zaten ortaya koyuyor…

* * *

Kur’an-ı Kerim’in, göklerle Yer’in “altı (6) gün”de yaratıldığını bildirmesinin yanında, Tevrat’taki “Yaratılış kıssası”nda da “altı(6) gün’”de gerçekleştirilen Yaratılıştan söz edildiği de bilinmektedir (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bab I, S.1-2). O zaman, Kur’an’ın bildirdiği altı gün ile, Tevrat’ın bildirdiği altı gün aynı zaman dilimi mi olmaktadır? Bu sorunun cevabı, aynı olmadıklarıdır. Çünkü, Tevrat’ta yer alan kıssada bildirilen gün kelimesi, bildiğimiz hafta günlerinden “altı gün”dür. Öyle olduğu için de, Tevrat’ın Tanrı’sı, “altı gün”de kainatı yarattıktan sonra yedinci gün olan Cumartesi günü’nde dinlenmektedir. Oysa, gerçek bir Tanrı’nın yorgunluk duyması sözkonusu bile edilemez. Tanrı’ya izafe edilen bu “yorgunluk ve dinlenme” hali ise, ilahi bilgilerin insanlar eliyle değiştirilmesinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. “M.Ö.6’ıncı yüzyıl din adamları, haftanın yedinci (Cumartesi) gününü dinlenme günü olarak geçirilmesini halkı teşvik etmek için, yaratılışı bu tarzda hikaye etme yoluna gitmişlerdi(r).” (10).

Buna karşın, Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ‘Tanrı’ olan ‘Allah’, diğer tanrı denilenlerden farklı olduğunu; kainatı yaratırken “yorulmadığını” bildiriyor:

“..biz gökleri yeri ve aralarındakileri altı günde yarattık; bize bir yorgunluk da dokunmadı.” / Kaf (50) 38

Bu “farkı”  ortaya koyan gerçek de; “Tevrat ve İncillerin tanrısının ilahi olmayan,yani; insani olan bir tanrı olduğu”, haliyle de, sözkonusu “Yorulan tanrı’ya Tanrı; bunu bildiren habere de, “kutsal haber-inanç-din” denilemeyeceği; sadece “Kur’an’ın Tanrısı’nın ve haberlerinin, “Gerçek Tanrı (Yaratıcı) ve de Kutsal haber/din olduğu”, diğer hepsinin ise “insani oldukları” anlaşılabiliyor.

Ezcümle: “Üç din” demek ya da İbrahimi dinler” demek ya da “İslamın tanrısı ile, diğerlerinin tanrısını aynileştimek”, en hafif deyimiyle, “İslam olanı reforme etmek”; bir başka deyişle de, “İslam dinine” SALDIRI olur; başka bir şey olmaz, olmuyor da…

Ahmet MUSAOĞLU

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir