Uygarlığın memurları ya da Şeytani itiraz

Uygarlığın memurları ya da Şeytani itiraz

        Ünlü Fransız Yazar-Düşünür Jean Paul Sartre; Fantz Fanon’un, “Yeryüzü’nün Lanetlileri” adlı başyapıtına yazdığı önsözüne şu cümle ile başlıyor; “‘Çok uzun olmayan bir süre önce yeryüzünde iki milyar insan vardı, bunların beş yüz milyonu insandı, bir milyar beşyüz milyonu yerliydi…’” diyordu. ‘Batılı Beyaz Adam’ın, insanlığa ‘bakış açısını’ gösteren sadece bu ifade bile, tarihini bu noktada ‘başlatır ve bitirir’, yazmaya da gerek bırakmaz ama, “kendinden olmayanı/inancını”, insan/inanç görmeyen ‘ahlak/inanç sorununu’ ortaya koymamız gerekiyor.

Bu sebeple ‘Batılı Beyaz Adam’ın genel tarihine baktığımızda, tarihinin; “mezhep ve din çatışmaları” sebebiyle, “hem kendi insanları için, hem de kendileri dışında kalan insanlar için ıstırap ve vahşet’ yılları olduğunu görebiliyoruz. Bizatihi kendi tarihlerine baktığımızda; Hz.İsa’nın niteliği ve İstanbul’daki (Konstantinapol’deki) yönetimin Vatikan/İtalya’daki Papa’yı tanımaMasıyla ilgili çıkan tartışmaların ardından, İtalya’daki Papa; İstanbul’daki Patriği ‘aforoz’ ediyor; karşılıklı aforozlardan sonra, ‘Ortodoks/İstanbul/Doğu’ kilisesinin, ‘Roma/İtalya/Batı’ kilisesinden resmi olarak 1054 yılında ayrılması ile, Hıristiyan mezhepleri arasındaki düşmanlığın ve birbirlerini öldürmenin de tarihi başlıyordu.

11-13.Yüzyılda ise, kendilerinden olmayanlara, ama özellikle de Müslümanlara, “Kutsal Savaş” olarak başlattıkları “Haçlı Seferleri (1095-1272)” yaşatılıyordu. İngiliz tarihçi Prof. Steven Runciman; ‘Haçlı Seferleri Tarihi’ başlıklı çalışmasında; Fransız asıllı Papa Urbanus’un, ‘Kutsal Savaş’ çağrısını şöyle anlatılıyordu: “27 Kasım 1095 günü Papa, Clermont’ta halka hitap etti…Batı Hıristiyan âlemi doğuyu kurtarmak için yola çıkmalı idi. Birbirlerini öldürmeyi bırakıp haklı bir savaş yapmalı idiler. Böylece Tanrı’nın istediği bir iş yapmış olacaklardı ve Tanrı onlara rehber olacaktı. ‘Tanrı böyle istiyor’ sesleri Papa’nın sözlerini kesiyordu…Sefere katılanların günahları bağışlanacaktı.” (1). “Haklı savaş”  ya da “Tanrı böyle istiyor” dedikleri, Müslümanları yokedecek ‘kıyım’ oluyordu. Tabii ki de, bu istek “Gerçek Tanrı isteği” olmuyor, ‘Sahte ahlak/inanç anlayışı’ oluyor/du. Yaklaşık 200 yıl süren ‘Haçlı Seferleri’, Yahudilerden insanların da ama, asıl Müslümanların öldürülmesi, bu arada, IV. Haçlı Seferi’yle İstanbul’da, Ortodoks Hıristiyanların da zulme uğraması oluyordu. Katolik Hıristiyan Haçlı Ordusu, 1204 yılında Ortadoğu/Müslüman dünyası hedefine giderken İstanbul’u ele geçirmesinde, Ortodoks kadınlara da tecavüz ediliyor, iki Ortodoks Aziz’in kemikleri çalınıp Vatikan’a götürülüyordu. Katolik Hıristiyanlık ve Ortodoks Hıristiyanlık arasında, “karşılıklı aforozlar” ile sönmemek üzere yeşeren bu düşmanlık, son 200 yıldır dünyanın hakim gücü olan “Anglosakson-Judea ortaklığı”nın; tıpkı, Papa Urbanus’un, aralarındaki düşmanlığı bırakıp Müslümanlara karşı, “haklı savaş yapalım, tanrı böyle istedi” çağrısına benzer şekilde, aralarındaki düşmanlığı bitirmelerini istemesi ve bunun için baskı yapması sonucu barışla noktalanıyor ‘gibi’ oluyor; yaklaşık 800 yıl sonraki Katolik Hıristiyanların ruhani lideri ve Vatikan Devlet Başkanı olan Papa John Paul; Ortodoks Hıristiyanlar’ın ruhani lideri Fener Rum Patriği olan Bartholomeos’u, 2004 yılı 29 Haziran’da Roma’daki kabulünde; “800 yıl önce Haçlıların İstanbul’a saldırdıkları için acı duyduğunu” ifade diyor; Aziz’lere ait çalınan kemikler de iade ediliyor; sonrasında, 2006 yılı 29 Kasım’ında, yine “aynı ikili”, bu defa İstanbul’daki buluşmalarında; ‘iki Ortodoks Aziz’e ait kutsal emanetlere hürmet duası yapıyordu. Böylece de, Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlar” arasında yaklaşık 1000 yıl süren kavga, “İslam ile yapılmakta olan”, –tanrı böyle istedi- savaşı için, son 200 yılın “kuvvet/zulüm gücü” “Anglosakson-Judea ortaklığı” baskısıylabitmiş ‘gibi’ görülüyor!.

Bugünlerde ‘BM/Batılı Beyaz Adam’ emirleri üzerinden, “Kadına Şiddet vb..” şeklindeki ‘bölücülükleriyle’ kendi moral değerlerine “savaş açan” kadınlarımız da; ‘Beyaz Adam’ın tarihinin aynı zamanda; Cadılığa, “Şeytanla işbirliği yaptığı” düşünülen KADINA açılan savaş; yakılan kadınların da tarihiolduğunu bilmeleri gerekiyor.

13. Yüzyılda; 1231’de doğan Engizisyon’un birlikte, Cadılığa karşı açılan ve 18’nci yüzyıla kadar sürdürülen ‘Cadı savaşı’, öyle kanlı bir hâl alıyordu ki; bir milyona yakın Kadın/insan işkencelerle, canlı canlı yakılarak da yok ediliyordu. Bu vahşetin alt yapısı da yine, “sahip olunan ‘Sahte (yanış) inanç’”oluyor/du: “Söz konusu yüzyıllarda, güya halka açık şekilde yürütülen bu davalarda suçlanan kişinin (kadının) Cadı olmadığını ispatlaması gibi imkânsız bir usul uygulanır ve dava Kitab-ı Mukaddes’te geçen ‘Efsuncu kadını yaşatmayacaksın’ hükmüne (-Çıkış 22:18) dayandırılı(yordu)…” (2). ‘Batılı Beyaz Adam’ın kendi insanını öldürmesi bile, “inançları/dini temelli” oluyor/du.

Papa 8. Innocentius’un, 1484 tarihli fermanıyla birlikte, tüm Avrupa’da; Cadıların sistematik olarak suçlanması, işkence görmesi ve idam edilmesi süreci başlıyor, 16’ncı yüzyılda ‘Cadı avı’ çılgınlığı en üst seviyelere ulaşıyordu. Cadılık ve büyücülüğün, bırakınız gerçekten varolduğunu reddetmeyi, olabilirliğini tartışmaya kalkışmak; ‘Tanrı’ının, “hem Eski, hem de Yeni Ahit”in çeşitli bölümlerinde tekrarlanan sözüyle düpedüz çelişmek anlamına geliyordu. Cadı avı 17. yüzyılda Eski Dünya’dan Yeni Dünya’ya sıçrıyor, 1645 ve 1692’de Amerika’da Salem kasabasında 19 Cadı ölüme mahkum ediliyordu. Görüldüğü gibi de, kadına atfedilen; “şeytanla işbirliği yaptığı” anlayışı da, yine yaşanılan “yanlış ahlak/inanç” oluyor/du…

***

15’inci yüzyıl aynı zamanda, ‘Keşifler’ adı altında zihinlerimize sokulan, ama aslında, yine ‘Katliamlar Dönemi’ oluyordu. “Kendilerinden, kendi inançlarından olmayan” insanların topraklarına girilip, onları ‘medenileştirmek –uygarlaştırmak (!!!)– için katliama tabii tutmak-, asırlar boyu‘Keşifler’ olarak belleklere kazınıyordu. Batılı Beyaz Adam’ın asıl tarihi de bu, ‘Katliamlar, Keşifler’ yazılıyordu.

Bu asırda Yahudileri, Engizisyon mahkemelerinde cayır cayır yakılmaktan, Kemal Reis komutasındaki Osmanlı donanması kurtarıyor ve dönemin sultanı II. Bayezıd, 1493’te, Yahudilere insanca muamele edilmesini emreden bir fermanyayınlıyordu. Kolomb’un ABD’yi keşfi yalanı da bu dönemle yaşatılan soykırım tarihi oluyordu: “Kristof Kolomb’un onbeşinci yüzyıl sonunda Yeni Dünya’ya ulaşmasından önce Amerika’da tahminen 100 milyon insan yaşamaktaydı. Avrupalı kaşifler kıtaya kendi din, dil ve kültürlerinden başka şeyler de getirdiler. Yerli Amerikan halklarına yabancı parazit ve patojenler. Bir enfeksiyonu, daha önceden bu enfeksiyona maruz kalmamış kitlelere aktarmak çok ciddi sonuçlara yol açabilir. Meksika’nın nüfusu 1518 ile 1548 arasında 20 milyondan 3 milyona indi ve sonraki 50 yıl içerisinde de %50 daha azaldı. Ölümlerin çoğu Avrupalı kâşiflerin getirdiği çiçek, kızamık, tifüs gibi hastalıklardan kaynaklanmıştı.” (4). Yakın dönemde ortalıkta terörist olarak dolaşan Kene’lerin, dünkü versiyonları olan çiçek, tifüs mikropları oluyordu!. 

16’ncı yüzyılın, ibretlik şu olayı bize; ‘Batılı Katolik Beyaz’ın yaşadığını ve yaşatılanları anlatan güzel bir örnek oluyor: Katolik Hıristiyanların Küba’yı işgalleri sırasında, 1511 yılında, Hatuey adlı bir Kızılderili reisi (Kübalı), küçük çaplı bir direnme hareketi oluşturma suçuyla tutuklanmış ve yakılarak idama mahkûm edilmişti ama, Hıristiyan hayırseverliğinin (!) bir örneği olarak, içerisinde bulunduğu odun yığını tutuşturulmadan önce kendisine, “cennete gidebilmesi için Hıristiyanlığı kabul etmesi” söylenilmişti: “Hatuey Beyaz Adamların halen cennette olup olmadıklarını sordu ve kendisine bu olasılık konusunda garanti verilince de şöyle dedi: Öyleyse ben Hıristiyan olmayacağım; çünkü insanların bu denli zalim oldukları bir yere, bir daha ayak basmaya hiç niyetim yok.” diyordu (5). Yaşanan, ‘Batılı Beyaz Adam’ın, kendisinden olmayanı, ‘insan’ kabul etmemesi ‘inancı’ oluyordu: “Avrupalılar Avustralya’yı buldukları zaman…Avustralyalılar için bu gerçek talihsizlikti…Avrupalıların..düzenlerine boyun eğmek istemedikleri için kendilerine yabanıl hayvan gibi davranılıyordu…Denizin ötesine gidenler, dünyada yaşanan insanların köle ve efendilere…ayrılmış olduklarına alışmışlardı…Avrupalılar Kızılderililere (-Azteklervahşi gözüyle bakıyorlardı…1519 yılında Meksika kıyılarında…bir donanma göründü…Kortes Meksika seferine gönderilmiş filonun komutanıydı…Korteks ve arkadaşları altınları gördükten sonra, Aztekler artık hapı yutmuşlardıİşgalciler kendilerini ‘iyi katolikler’ sayar, işgal ettikleri topraklara birer haç götürürlerdi. Resmin her yerinde Kızılderilililerin kesik başları ve elleri göze çarpıyor…özgür Kızılderililer, insanın insanı köleleştirilmesinin ne olduğunu ilk kez görmüş oldular…İspanyollar, Kızılderilileri insandan saymıyorlardı…İspanyollar birlikte azgın köpekler getirmiş, bunları insan avına alıştırmışlardı. Mastif denilen bu köpekler, ‘tomolu’ yani ‘tut’ emrini işitince Kızılderililere saldırıp gırtlaklarına yapışıyorlardı.” deniliyordu (5). Batı Medeniyeti denilen de zaten bu oluyor, ya aslanlara parçalatılan kendilerinden olmayanlar ya da köpeklere parçalatılan Kızılderili kanlarıyla ‘yazılması’ gerekiyordu. “Fundemantalist Katolik Hıristiyanlığın” “hakim güç” olduğu dönemde Akdeniz, Osmanlı bölgesi olduğu için, zulüm sıçrayamıyor, bu havza dışındaki yerler, ‘zalim Batılı Beyaz Adam’ ile tanışıyordu!.

16’ıncı yüzyılın önemli bir başka olayı da, “vahşet ve zulmü”, 17-18 yüzyılda ‘Katolik Hıristiyan Beyaz Adam’dan ‘miras alacak’ Protestan Hıristiyanlığın ‘doğumu oluyordu. Ortodoks Hristiyanlığın dışındaki bir diğer mezhep; Martin Luther ve Jean Calvin’in öncülüğünde Katolik Kilisesi’ne ve Papa’nın/Vatikan’ın otoritesine karşı girişilen Reform hareketi sonucunda 1529’da doğuyordu. ‘Miras’ devralınmadan önce, 24 Ağustos 1572 tarihinde, tarihe; “Saint Barthelemy Günü Günü” katliamı olarak geçen “Protestan Hıristiyan Katliamı” yaşanıyordu. Katolik Hıristiyan milisler; ellerinde bıçak ve kılıçlarla Protestanları evlerinden dışarı çıkarıp boğazlarını keserek, “Paris’i uyandırıyor”, binlerce ceset, Fransa’nın kan gölüne dönmüş sokaklarına yatırılıyordu! Sözkonusu bu katliam tarihi, aynı zamanda, “mezhepleri savaşları tarihi” de oluyordu.

Bu dönemde Osmanlı bir kez daha “büyüklüğünü/Müslümanlığını” gösteriyor; Katolik Hıristiyan baskısı altındaki Protestanlar da, tıpkı daha önce Yahudilerin yaptığı gibi, “Müslüman Osmanlı İmparatorluğu”na sığınıyor, fakat “gerçek” yine de değişmiyor; Protestanlığın kurucusu Luther, dikkatleri Katolik Hıristiyan zulmüne değil, “Müslüman Osmanlılara çevrilmesi”siyaseti yürütüyor, yani, “tanrı öyle istiyor” amacı uyguluyordu. Çünkü, hemen her türlü Hıristiyan için Müslüman, “tanrısını öldürmüş Yahudiler” gibi suçlu; “Kızıl Yahudi” oluyor/du.

17’nci yüzyıl, Katolik ve Protestan mezhepleri kapsamında, Alman topraklarında sürdürülen iç savaş olarak yaşanıyor; 30 Yıl Savaşları (1618-1648), Protestanlar’ın zaferi; 1648 tarihli Westphalia (Vestefalya) Anlaşması ile sona eriyordu. Savaş sırasında Protestanlar, İngiltere, Fransa ve Hollanda nezdinde girişimlerde bulunuyor, Katolik Alman devletleri ise, Kutsal Roma İmparatoru’nun desteğinde birleşmiş bulunuyordu. Savaş sonunda ‘Avrupa (Batı) güç dengesi’ değişiyor, KatolikHıristiyan İspanya, Batı Avrupa’daki üstünlüğünü yitiriyor, Protestanlık yönüyle Fransa, Avrupa’da en güçlü hale geliyor, Portekiz ve İspanya gibi Katolik Hıristiyan (sömürgen) devletlerin etkinliğini bitiyor, Protestanlar; Fransa, Hollanda, İngiltereetkinliği öne geçiyor; ‘Yeni Sömürgeciler’ doğuyordu. Bu dönemde Protestanlık artık, Katolik Hıristiyanlığın elinden,‘vahşet ve zulüm yapmayı’ miras alıyordu.

18’inci yüzyılda Avrupa’yı ‘zenginleştirmek’ amacıyla, 85.000’den fazla Afrikalı köle, şeker ve tütün tarlalarında çalıştırılıyor, bugün Gana’nın bulunduğu bölge esir ticaretinin merkezi oluyor, Batı’nın sermaye birikimi bu yolla (da) sağlanıyordu (6). İşgal ve yağma ettikleri kolonilerini sömürerek ‘uygar olan’ ‘Batılı Beyaz Adam’ın, ‘büyük devlet’ olmalarının kökeninde, “Yoksul/Güney”den yağmaladıkları ‘varlıklar’ bulunuyor; Aydınlama ve Sanayi Devrimi ‘palavrası’, ‘sermaye’ yaptığı bu ‘yağma-vahşet’ dönemi demek oluyordu. Bu dönemde “Yediyıl Savaşları (1756-1763)” yapılıyor, bu savaşlar sonunda ‘Protestan Hıristiyan İngiltere’ kesin bir zafer kazanıyor; imzalanan Paris Barış Anlaşması ile İngiltere bir dünya gücü olarak kendini kabul ettiriyordu. 1763’e kadar ki Avrupa’daki mezhep savaşları, bu dönemden sonra ‘şekil değiştirir’ gibi görünüyor, ‘millî devletlere giden yol açıldı’ denilse de, aslında olan, “Anglosaxson-Judea işbirliğinin”Avrupa’ya yansıması; imparatorluklar içinde yaşayan Yahudilerin, ‘millî devletlere’ giden yolda ‘sahne alması’oluyordu. Katolik Hıristiyan Kilise (mezhep) alanında sınırlandırılıyor, “laiklik çalışmaları” denilse de, olan “Katolikliğin yumuşatılması” oluyordu. Bu sürecin Avrupa tarihini etkileyen önemli iki olayından biri, Amerikan bağımsızlık mücadeleleri ve iç olayları, diğeri ise; şanı şöhretiyle, giyotin olan 1789 Fransız Devrimi; yani, ‘Özgürlük! Eşitlik! Kardeşlik!’ diye haykırılan, “ihtilal/vahşet dönemi” oluyordu. “1793-1794 yıllarındaki ‘Büyük Terör’ diye adlandırılan dönemde yaklaşık 20 bin masum insan bu aletin (Giyotin) keskin bıçağı altında son nefeslerini verdi. İki yıl içerisinde İhtilal Mahkemesi’nin ölüm cezasına çarptırdığı yaklaşık 20 bin kişi giyotinle idam edilmişti.” (7). Çünkü, özgürlük, “kendilerinden olmayanların”;, bu dönemde ‘Katoliklerin yokedilmesi’ oluyor/du!.

19’ncu yüzyılınbaşında Avrupa, yeninden şekilleniyor, çünkü, Yahudiler;  tanrılarını/İsa’yı öldürdükleri inancını yaşatan Katolik/Hıristiyanlık dünyasının mağlup edilmesiyle yeryüzü sahnesine çıkıyordu. 1804’de, Fransa’da, Yahudiler ‘Vatandaşlık hakkı’ kazanıyor; “Protestan Hıristiyanlar ile Yahudilerin”, yani, “Anglosakson-Judea ortaklığı”nın bu dönemde keskinleşen işbirlikleri, bugüne değin ki ‘insanlık tarihi’ni de şekillendiriyordu. Protestan Hıristiyan Britanya İmparatorluğu’nun yaptığı da, ‘zulüm mirasını devraldığı’ Katolik Hıristiyanlığın yaptığı; yani, “kendinden olmayanı ‘insan görmeme’ ahlakı” oluyordu. Hintli tarihçi Amereş Misra, Hintlilerin ‘Birinci Bağımsızlık Savaşı’, İngilizlerin ise ‘Hint Ayaklanması’ olarak andığı, İngiliz sömürgesi olan ülkesinin, ilk bağımsızlık mücadelesini anlattığı‘Medeniyetler Savaşı: Hindistan MS 1857’ adlıkitabında; 1857 olaylarını, ‘anlatılmamış bir soykırım’ olarak niteliyordu: “Misra, şöyle konuştu: Bu, milyonlarca insanın yokolduğu bir soykırımdı. İngiliz görüşüne göre gerekli bir soykırımdı, çünkü kazanmalarının tek yolunun kasaba ve köylerdeki nüfusu tamamen yok etmek olduğunu düşünüyorlardı. Kolay ve zalimceydi. Katliamın ölçeğini gizli tuttular.” deniliyordu (8). Tarihçi Mike Davis, “Geç Viktoryen Dönem Soykırımları” adlı kitabında, 21 milyon Kızılderili’nin cani Britanya politikalarının yol açtığı kıtlıklardan dolayı gereksiz yere öldüğünü belgelerle ortaya koyuyor, resmi belgeler, o şerefli (!) imparatorluğun resmen sona ermesinden bu yana Britanya hükümetlerinin dünyanın dört tarafında 8.6 ila 13.5 milyon insanın ölümünden doğrudan veya dolaylı olarak ‘ciddi sorumluluğu’ bulunduğunu açığa vuruyor, Mark Curtis bu kurbanlara, ‘gayrı insanlar’ diyordu (9). Bu ‘tek taraflı ahlak’, kendinden olmayanı ‘inançsız’ gören ‘Batılı Beyaz Adam’ın ‘yanlış inancı sorunu’ oluyor/du.İngiliz Protestan Hıristiyan Charles Darwın’lı İngiliz Savaş Gemisi Beagle, Güney Amerika ucundaki Del fugarayı (1831-1836 yılları arasında yapıldı; 1835’de yapılanında Darwın de bulunuyorduyağmalayıp, katliam yaptıktan sonra, oradan aldığı kız ve erkek çocuklarını Hıristiyan yapmak için İngiltere’ye taşıması bu sebeple oluyor; Beagle’nin kaptanı Fıtzroy, Güney Amerika sahillerine yaptığı ilk seyahatten amacı, Tierra del Fuego’lu yerli halkı uygarlaştırmak oluyordu. Oradan edindiği “…genç vahşileri kafir ruhlarını kurtaracağıİngiltere’ye götürmeye niyetlendi. İngilizce ve Hıristiyanlığın açık gerçeklerini, okumayı, bahçıvanlığı ve basit araçları kullanmayı öğreneceklerdi….Fitzroy’a göre kabile üyeleri onlardan bildiklerini öğrenme konusunda o kadar istekli olacaklardaki kısa sürede tüm kıyı kafirlerin karanlığından İngiltere’nin aydınlığına çıkmış olacaktı (Hıristiyanlığa döneceklerdi)..Bu vahşileri uygarlaştırma deneyimi başarılı olabilirse ne büyük bir zafer olacaktı.” (10). “Kendilerinden olmayan insanlar”, Batılı Beyaz Adam için, “hayvan ile insan” arasında bir varlık olarak görülüyor, Caharles Darvin’in “köpeği” olarak adlandırılan Ernest Haeckel (1834-1919), “ ‘maymun insan’ var” diyerek, tarihte keşfedilmemiş olan bir şeye isim –Pithecanthhropus adını– veren ilk kişi oluyor; Avrupalı Beyazların “ırksal (-dinsel) üstünlüğünü de savunmuş bulunuyordu (10). Friedrich Engels ise, 1876’da yazdığı, 1896 yılında yayınlanan, “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü” isimli deneme yazısında, maymundan insana geçişte en önemli adım, “dik duruştur” diyor; dik duruşun araç kullanım için El’i özgür hale getirdiğini, zekanın artması ve konuşmanın daha sonra ortaya çıktığını ileri sürüyordu (11).  Sigmund Freud’da ondan aşağı kalmıyor, 1930 tarihli denemesi olan, “Uygarlığın Huzursuzlukları”nda, uygarlığımızın belirleyici süreci “dik duruşa” geçişle başlamış olmalıdır diyordu (12). Afrikalı insan için, “maymun-hayvandı”; “insan olmak üzere ayağa kalkmıştır”deniliyordu. Kendilerinden olmayan nüfusun yokedilmesini öngören, Protestan Papaz Malthus’la başlayıp da, sonrasında Charles Darwin, Friedrich Engels, Karl Marks zinciri ile de gelen bütün bu öngörüler; “Afrikalının Maymun (hayvan)”, “Asyalının ise, ‘Yarı maymun-Yarı hayvan’” olarak benimsetilmesini sağlıyor, bu da, Avrupamerkezci ideoloji; “İlerlemeci Evrim Kuramı” demek oluyordu. Kendi din adamlarından,‘siyah derililer, insan değil, bir tür maymundur’şeklinde ‘fetva’ almaları da, kendinden olmayanları ‘insan görmeyişleri’ oluyor, 19’uncu yüzyılın sonuna kadar, 20 milyondan fazla Afrikalı, köle ticaretiyle Amerika ve Avrupa’ya getirilip ölünceye kadar çalıştırılıyor, yapılan ‘soykırım’dan da öte bir şey’ ama; köleliğin kaldırılışının temel nedeni acıma duygusu veya insan hakları düşünceleri değil, köle isyanlarının yayılma eğilimi ve giderek Britanya’nın kolonilerini kaybetme korkusu yaşanılması oluyordu. Bu korku, bugünün dünyasında artan yoksulluğun, “güvenlik sorunu” görülmesinin “dünkü versiyonu” oluyor/du.

20’nci yüzyılda da bu “sapık ahlak/kültür” varlığını sürdürüyor, 1920-30’larda Avusturalyalı Aborjin çocukları, denek olarak da kullandırılıyordu (13). ‘Batılı Beyaz Adam’ acımasızca öldürmekten vazgeçmiyor; II. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın tepesine, ‘inancındaki göksel felaketi’ gönderiyor, atom bombası yağdırıyor, ölenlerin sayısının, 500.000’i aştığı tahmin ediliyor.

21’nci yüzyılda bile, ‘Batılı Beyaz Adam’ın ‘insanlığı/uygarlığı’ sorgulanır olmaktan kurtulamıyor/du. 2005 yılında İngiltere’de, sokak ortasında öldürülen Brezilyalı elektrik teknisyeninin suçu, ‘esmer tenli’ olması oluyor, bu sebeple; “Öyle ya, ‘beyaz adam’a göre kendinden olmayan insanın ne önemi olabilir ki…” deniliyordu (14). Kendinden olmayanları ‘gayrı insanlar’ olarak gören ‘Batılı Beyaz Adam’’ın ABD’lisinin amaçları da, ‘yokolası köktendinci anlayışları’ oluyordu: “Irak’ta 200 kişi paramparça oldu; tanıklar, ‘her tarafında et parçaları yüzen kandan menkul bir yüzme havuzu’ndan söz ediyordu…Tümü yanmış yüz binlerce sivil cesedinin yanına…geçim derdindeki sakatları ve kaybedilen bebekleri de ekleyin. İnanılmaz boyuttaki bu katliamın vurmadığı pek az aile kaldı.” deniliyordu (15). Körfez Savaşı sırasında Batı medyasınca kahraman ilan edilen, dönemin Amerikan Genelkurmay Başkanı Colin Powell’a; ‘Sayılarla uğraşmaktan çok daha önemli işlerim var’ dedirten de, ‘yaşatılan sahte inanç’ oluyor/du. Sayılarla uğraşılmadığı için de (!), Iraklılardan Filistinlilere, Timorlulara, Kongolulara, Filistinlilere, Gazze’ye de kadar milyonlarca insan yaşamı sönüyordu!

20’nci yüzyılda, 1995 yılında 11 Temmuz’da yaşandı ama; 21’nci yüzyılda ancak duyulan (!) Serebrenika soykırımıise; ABD’nin kontrolündeki BM için, ‘katil’ denilebilecek bir örnek oluyor; BM askeri üssü yakınlarında yapılan soykırımı uygulayan ise, Protestan Hollanda oluyordu. Srebrenika’da 8 bini aşkın Boşnak, “Ortodoks hıristiyan” Sırp milislerce katlediliyor, Hollanda birliği 8 bini aşkın Boşnak’ı göz göre göre ölüme göndermişti deniliyor/du (16). Srebrenika, tarihin cilvesi değil, ‘Batılı Beyaz Adam’ın ‘yanlış inancı’ bunu hep yaşatıyordu…

***

ABD Başkanı Obama’nın, yemin töreninde söylediği; “Kaderimizi tayin etme günü gelmiştir” sözü ile; Roosevelt’ın, 1898 yılında; “Dünyanın Amerikalılaşması bizim kaderimizdir. Tatlı tatlı konuşun ve yanınızda büyük bir sopa taşıyın: istediğiniz kadar ileri gidebilirsiniz böylece” demesi de,  sahip oldukları ‘terörist anlayışın’ ifadesi oluyor; WASP şeklindeki kısaltmasıyla “Beyaz Anglo-Sakson Protestan”ların seçilmiş ve kutsanmış bir halk olduğu ve Tanrı tarafından vahşi milletlere uygarlık modeli oluşturmakla görevlendirildiğine inanmak, sahip olunan inanç (-yanlış inanç) gereği oluyor (17), bu, Manifest Destiny (Belirlenmiş Kader)denilen şey oluyordu. Bunun için tüm insanlık, ‘Zalim Batılı Beyaz Adam’ın, “insanlık suçuna” tanık oluyor, “Köktendinci Yahudisi’ dahil hepsi, ‘aynı ortak/esas inancı’ taşıyor; arsız ve vahşi, ‘Batılı Beyaz Adam’ın sahip olduğu ‘ahlak anlayışı’, sözkonusu sonucu doğuruyordu: “‘Allah’ın Afrikalıları niçin vahşi ve ilkel yarattığı’na gerekçe bulmak için; beyazların Adem ile Havva’nın oğulları Habil’den, siyahların ise kardeş katili Kabil’den türediğive Tanrı’nın Kabil’in soyunu cezalandırmak için Afrikalıları bu halde bıraktığı yalanını tarih diye söylediler, yazdılar. Hâlâ söylüyorlar. Hâlâ yazıyorlar.” deniliyordu (18).

İşte, ‘Batılı Beyaz Adam’ın yaptığı ve yapmakta olduğu “bütün zulümlerin” temel zemini de bu; “kendinden olmayanı ve onun inancını” insan ve inanç görmeyen ‘ahlak/inanç anlayışları sorunu’ oluyor. Sahip olunan ‘Boşinan’ sebebiyle, şu an ki yeryüzünün hakim gücü “Fundemantalist Anglosakson-Judea ortaklığı”, diğer Hıristiyan mezheplerinin de katkılarıyla İslam/dünyasına; “Sürdürülebilirlik/Babil Sendromu çözümü amaçları için” saldırılarını sürdürüyor…

***

‘Batılı Beyaz Adam’, kendini ‘uygar’ görse de, onu ‘insafsız’ yapan şey, “seçilmiş” olduğunu söyleyen “yanlış ahlakı/inancı” oluyor. “Batı, dünya hakimiyetini..dininin yüceliği ile değil, fakat organize şiddet uygulayarak kazanmıştır.” denilmesi de (19) bu yanlış inancı ortaya koyuyor. Kendilerini ‘uygarlığın memurları (medeni)’ kabul eden bu insanların, ‘uygar görmedikleri (yabanıl gördükleri)’ diğer bir kısım insanlarla ‘sürekli çatışması’; “ben senden üstünüm” şeklindeki ‘şeytani itirazları’ oluyor.

Tanrı”, sadece “O” olan Allah (cc.), herkese her şeyi vermiştir ama, ‘Batılı Beyaz Adam’, verilenlerin sadece kendilerine ait olmasını istiyorverilmiş olana itiraz ediyor. Bu itirazın kökeni, Allah’ın; ademoğlunu (insanı) yaratmak kararını meleklere açıkladıktan sonra ‘Şeytanın yaptığı itiraz’ gibi oluyor:  

Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman derhal ona secdeye kapanın! Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis (şeytan) secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah…Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin dedi. İblis: Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattındedi.”. (Kur’an-ı Kerim: Sâd/38-71-76; A’raf/7-11,12).

İşte, yukarıdaki bildirilen, ‘büyüklük taslama ve ben ondan üstünüm’ algısı; bütün kötülüklerin simgesi ‘Şeytanla örtüşme’; Adem’in karşısındaki Şeytan’ın, “üstünlük itirazı” gibi oluyor. Batılı Beyaz Adam’ın, kendilerini, “kendinden olmayanlardan ‘üstün görmek’ inançları” sorunu; insanlığın ‘asıl sorunu’ olmasını sürdürüyor. Bu sebeple, “Ben, senden üstünüm” şeklindeki ‘Şeytani itirazının’, sahip olunan ‘ahlak/inanç anlayışından’ yerle bir edilmesi gerekiyor. Yoksa, “Haklı savaş”  ya da “Tanrı böyle istiyor” iştahları ‘sorununu yaşamamız’ bitmek bilmeyecek.

İnsanlık için ‘sorun olmayan’ şey ise, “Müslümanları ‘zalim’ yapmayan şey”; yani, ‘İslam dini’ oluyor. Tabii ki de, sözettiğim ‘İslam dini’, kimi cahiliyetin, ‘Muhafazakâr Demokrat ve Hoşgörü ortaklığı’nın İslam kabul ettiği ‘Coniliğin islamı’ olMuyor…

Ahmet MUSAOĞLU

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir