Eski ve Yeni Diyalogcular da ‘Sunni İslamı’ Alevileştiriyor!

Eski ve Yeni Diyalogcular da ‘Sunni İslamı’ Alevileştiriyor!

     “Sunni İslamı ALEVİLEŞTİRMEK isteyen Sunnilere Ehl-i Beyt” başlığıyla yazdığım yazımda, ‘Ehl-i Beyt’ terkibinin; “hemPeygamberin hanımları hem de Peygamberin Ümmeti” anlamında anlaşılması gerektiğini; daha geniş anlamda ise, “En Geniş Ehl-i Beyt Ailesi”ni, yani, “Kir’den Temizlenmiş En Geniş İslam Ailesini = Peygamberler Silsilesine inanmış En Geniş Müminler Ailesini” tanımladığını ifade etmiştim. Bu görüş, hemen hep “ilk’leri” yapan birinden, yine bir ‘ilk’ olmuştu ama, aynı yazıda bir başka ‘tespitim-ilk’im de; ‘Sunni Müslüman’ tanınan kimi kimselerin, ‘daraltılmış Ehl-i Beyttanımı üzerinden”; ‘Sunni Müslümanları’,  ‘Alevileştirmek’ istediklerini yazmam olmuştu. Bu defa konuya devam edip, “Türkleştirip Alevileştirerek ‘reforme etmek (aynı olmayan görüşleri birleştirip, yapay bileşik kültür yapmak)’ istediklerini” yazacağım…

***

      “İskender Pala’yı Aleviler de ‘okumasın’ isterim!..” başlıkla yazdığım, 20.10.2010 tarihli yazımda; “Pala’nın, Şah&Sultan’ isimli kitabının konusu, ‘Çaldıran Savaşı, Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim’in anlatılmasından ziyade, ‘Alevi Açılımı’na hizmet’; ama esasta da, ‘Anadolu Aleviliği’ diye bir ‘ideolojik/ırkçı ayrımlamaya’ katkı oluyor…‘İslam olan’ ile, kendilerini İslam dairesinde görmeyen  Aleviliğin ‘sentez’ yapılmasının…amaçlandığını gösteriyor. Pala, ‘İran Aleviliği’ ile ‘Türk/Anadolu Aleviliği’ diye bir ayrıma gidip, bu ‘ayrımı’ keskinleştiriyor…Pala’nın, Aleviliğin kökeni için; İran Aleviliğinden farklı olarak, ‘Anadolu Aleviliğinin temeli Hz Ali ve Hz. Muaviye’ye dayanmıyor’ şeklindeki açıklaması, ‘Türkiye’nin yeniden dizaynında’, ‘Türk Alevilere rol model’ düşeceğini…Sunni İslam yerine, ‘Anadolu Alevi/Türk İslamı’ inancı amaçlandığını…gösteriyorPala’cı ‘boşsöz depoculuğu’nun bu arka planı, ‘Zeybekçe’de görülüyor…diyordum (1).

     Bu yazımdan bir hafta kadar sonra, 28.10.2010 tarihinde, “Namık Kemal Zeybek’i Aleviler de ‘okumasın’ isterim!..” başlıkla yazdığım yazımda ise; “..‘Zeybekçe’; yani, Türkosantrik görüşler…Bu tür iddiaları ilk ‘Namık Kemal Zeybek’te gördüğüm için ‘Zeybekçe’ dediğim ‘Türkosantrik’ bu hurafelerin, ciddi hiçbir yönü yok…ideolojik yönü bulunuyor…Namık Kemal Zeybek…Osmanlı’nın kurucusu Osman Gazi’nin –Osmanlı’nın Yavuz’a kadar– Alevi olduğunu ileri sürüyor…15.01.2008 tarihinde (-yazısında)…‘Selim Han’dan önce neydi?’ şeklindeki kendi sorusunun cevabını veriyor, ‘Osman(lı) Sunni değil, Alevi’ydi diyordu: “..Diyorum ki Osmanlı devletinin resmi din yolu Alevi-Bektaşilik idi… Ne zamana kadar mı? Selim Padişahın Şah İsmail’e ve Safeviliğe karşı bir Sünni set inşası ihtiyacını duymasına kadar…Mısır’dan getirilen Eşari-Sünni din bilginleri Osmanlı memleketine dağıtıldı ve halka Eşari-Sünnilik öğretildi…Osmanlı’nın resmi mezhebi Sünnilik haline geldi…‘Zeybekçe’ ile, “Türk/Alevi İslamı” inşâsıyla ‘Arap düşmanlığı’ üretilirken; bir önceki yazımda belirttiğim ‘Palacılık’ta da, ‘İran düşmanlığı’ üretiliyor. Bu sebeple, ‘(Hocaefendi) Hareket’ destekli AKP’li ‘Alevi açılımı’ süreciyle yeniden işletilen  “Türkosantrik” görüşler, “İslam olana” zarar veriyor…Namık Kemal Zeybek, Ebu Hanefi üzerinden, Halifeliği “Ehlibeytin yönetmesini” istiyor…AKP ve Hocaefendi Hareketine ‘yakın’ bir isim olduğu da belirtilen bir yazıda; Eski CIA görevlisi Graham Fuller’in, “İslamsız bir dünya” isimli yeni kitabında; Atatürk’ün Müslümanlar için yaptığı en kötü şeyin Halifeliği kaldırmak olduğu, çünkü, Halifelik kurumunun emperyal Batı’ya karşı İslamın bütünlüğünü temsil ettiğini söylediği de ifade ediliyor…Fuller’in öngördüğü “bütünlük…Sunni Müslümanlar üzerinden sağlanamayacağı için, “Türk/Alevi İslam Modeli Projesi” hayata geçirilmiş bulunuyor. Hâlen de ‘inşası’ sürdürülen, Ahmet Yesevi ‘trendi” de, bunun için gerekiyor…” diyordum (2). Atatürk de eleştirilerek, hatta, “Atatürk’ün vasiyeti var” denilerek, “Müslümanlar için ‘üretilecek’ Halifeliği, kimin istediğini” görüyor musunuz! Bunun için, 03.02.2011 tarihinde, “Aytunç Altındal, halife istemiyoruz” başlıkla bir yazı yazmıştım; arzu eden, o yazımı da okuyabilir de diyorum…

***

Kimi “Sunni Müslüman” tanınan kişilerin, “Sunni Müslümanları Alevileştirmek uğraşları olduğunu” ilk tespitim; yukarıda söz ettiğim yazılarım olmuyor; “AKP/Hoşgörü Dönemi…Evcilleştirilen Müslümanlar..” başlıkla, 18.01.2008 tarihinde bir yerel gazetede/Trabzon çıkan yazımdaki aşağıdaki görüşlerim oluyor: “Biri ‘siyasi –AKP-’, diğeri ‘Dini/Hareket’ olan ‘iki gücün’, bugünlerdeki ‘Alevi iftarı’ denilen günde de işbirlikleri için: “İlk kez Sünni geleneğin en uç noktasındaki bir siyasi hareketin lideri (-Tayyip Erdoğan) ve ekibi Alevilerin matem gününü paylaşıyordu…Fethullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak, Abant Platformu sekreteri Salih Yaylacı iftara katılan önemli isimlerden birkaçıydı…O gece Türkiye’de bir ‘ezber’ daha bozuldu…Türkiye’de ‘İslamcı’ denilenlerin yüzyıllık ‘ezberi’bozmasını kabullenmek kolay mı?” deniyor. Aleviliğin İslamın önüne artık ‘sorun’ olarak konulması da, sözkonusu bu ‘iki ayak’ın ittifakı dönemi ile anılacak,bugün bu tespitimi tarihe gönderiyorum.” diyordum (3). 2008 yılı Ocak ayından, 2010 yıllarındaki yazılarımdan sonra, yıl 2013; bu yazımı yazarken, F.Gülen Hocaefendi’ye yakınlığıyla bilinen kişi ve yapıların da, ‘Alevilik konusunda ezber bozduğunu’ yazdığımı hatırlayınca, Hocaefendi’nin; “Türklük ve Alevilik” konusundaki görüşleri nedir (?) diye geçmişe uzanıverdim!…

***

     Fethullah Gülen Hocaefendi1995 yılı Ocak ayında, Hürriyet Gazetesi’nden Ertuğrul Özkök’ün; kendisiyle yaptığı röportajda yer alan; “Irkçılıktan Fersah Fersah Uzaktayım” başlıklı yazıda; “Önce Türk müyüm Yoksa Müslüman mı?Müslümanlık benim için bir esas…Türk milleti belki, gerçek değerlerini sağlam zemine Müslüman olduktan sonra oturtabildi…ben hep kendime Müslüman Türk nazarıyla baktım…Fakat Türklüğümü Müslümanlığımdan ayrı hiç düşünmedim yani hep beraber onu yanında düşündüm. Hiç zıt da görmedim…yüce İslâm dinine değişik milletlermillet olarak da hizmet etmişlerdir. Fakat benim milletim 9-10 asır bu işin karakolculuğunu yapmıştır…(SORU:Size Müslüman Türkçü denilebilir mi?) Bu karakolun çöküşü, bu kesimin çöküşü olmuştur. Bazıları hani bunu ırkçılık gibiböyle şovenizm gibi algılayabilirler. Fersah fersah uzağım o tür bir tarzı telakkilerden. Ama fakat kültürümüz ahlakımız…tarih köklerimiz dinle o kadar içli dışlı…olmuş ki, tüm bir tecrit konusu.” derken (4); yine aynı röportajda, ama bu defa, “Bu Ağızlara Fermuar Vurulmalı” başlıkla çıkan yazıda, yine benzer şeyler söylüyordu: (SORU: Müslümanlık bir evrensel din. Türklüğe ait çizgileri var mı?) Müslümanlık temel prensipleri açısından evrensel. Teferruata ait meseleler, yorumlanabiliyor. Kanaati acizanem Türk milleti, milletimle iftihar ederim, çok iyi yorumlamışlardır.” diyordu (5). Aynı röportajın, “Müslümanlığı her yanıyla bilmeyiz” başlığıyla çıkan yazısında ise; “İran fundamantalizmi, Vehabi fundemantalizmi Müslümanlık adına fena imajlar getirdi.” şeklindeki (6), “İran ve Suudilerin (Arapların) İslam  anlayışlarından” duyduğu rahatsızlığı okuyorduk.

Yine 1995 yılında, ama bu defa Ağustos ayında, Cumhuriyet Gazetesi’nden Oral Çalışlar’a verdiği röportajda; “Devlet yanlısı üslûp” başlıklı yazıda; bir dönem, ‘Milliyetçilik’ üzerine görüşlere sahip olduğunu ifade ediyor; “(SORU: Anılarınızda, ‘İlk zamanlar Said Nursi’nin Kürt olduğunu öğrenince ondan uzak durdum” diyorsunuz. Siz de Ahlatlısınız ve bu yönüyle de Kürt kökenlisiniz. Zaten anılarınızda, dedenize ‘Kürt’ lakabı takıldığından söz ediyorsunuz.)”; “Öncelikle dedeme Kürt veya Kurt denilmesi tamamen o yöreye ait bir yakıştırmadır. Kesinlikle ırk tespiti adına söylenmiş bir söz değildir. Zaten Ahlat merkezi, özbeöz Türktür…Said Nursî ile ilgili mülâhazama gelince, bu da tamamen subjektif bir meseledir. Her Erzurumlu gibi, bende de (bir dönem) milliyetçiliğin tesiri olmuş olabilirim.” diyordu (7). Hocaefendi’nin öne çıkan görüşlerinden biri de, ‘Alevilik’ ile ilgili görüşleri oluyor; yine aynı röportajda, ama, “Kabe’de Sinekler Beni Sokmadı” başlığıyla çıkan yazıda; “Ben, Alevî vatandaşlarımızdan çok ciddî civanmertlik gördüğümü söyleyebilirim. Çok azını istisna edebiliriz. İcabında caminin yanında cemevi de yapabiliriz.. Ben Cem eviyle ve Alevilerle ilgili düşüncelerimi sayın Başbakan’a (-Tansu Çiller’earzettim.” diyordu (8).

Yine 1995 yılı,ama Ağustos ayında, bu defa Zaman Gazetesi’nden Eyüp Can’a verdiği röportajda; “Türk Müslümanlığı’nın şartlarımız içinde, cihana yeni bir ses ve soluk olacağı kanaatini taşıyorum…biz Asya’da, öyle yaşamışız. Gel gör ki kader bizi buraya atmış, onlar orada kalmış. Birleşme, bütünleşme dinamiklerini hazırlama sürecinde, gerçekleştirme imkanı olmamış. Öyle bir fasıl doğunca…onu birleştirmek icap ediyor…Asya ile hangi ölçüde olursa olsun…bir birliktelik yaşayacağız. (SORU: Asya ile entegrasyon İslam dünyasından önce mi geliyor?) Evet…Bu Türk toplumunun, bütün Batı’yla da, zararsız bir planda entegrasyonu olacak.” diyordu (9). Yine aynı röportajda; “Bu (Türk Müslümanlığıtabiri kullanmak belki İslamın evrenselliği ile çelişir gibi gözükebilir…‘Türk Müslümanlığı’ tabiri doğrudur. Ama İslam’ın evrenselliği açısından bir Türk Müslümanlığı deyince, bir Kürt Müslümanlığı, bir Fars Müslümanlığı, bir Arap Müslümanlığı çıkar. Bu noktada da işi karıştırmış oluruz.” da diyordu ki (10), yapılan, gerçekten de, “karıştırma/sentezreform”oluyordu.

1997 yılı Şubat ayında Sabah Gazetesi’nden Hulûsi Turgut röportajında, “Türkiye Müslümanlığı” başlıkla çıkan yazıda; “Türkiye Türklerine has kılınan/özelleştirilmiş İslam anlayışı” okunuyordu: “Fethullah Gülen, ‘Türkiye Müslümanlığı’ konusunda ilk defa olarak çok ilginç ve önemli değerlendirmelerde bulunup, ‘Türkiye, Müslümanlığı Araplar’dan almadı’ dedi. Bugün, Türkiye sınırları içinde bulunan Müslümanlar, doğrudan doğruya Müslümanlığın temel kaynağını Mekke’den, Medine’den almamıştır. Şimdi bu tabir değişik kesimleri rahatsız edebilir.” diyordu (11). ‘Türkosantik (Türkçü) din anlayışı’ denilebilecek bu görüş, aynı röportajda, “Medreseden Üniversiteye Okullar” başlığıyla çıkan yazıda okunan, “Atayurd”un izahında da görülüyordu: “Asya bizim ata yurdumuzdur…Asya’dan, ata diyarlarımızdan koptuğumuzda köksüz, dolayısıyla yerlerde sürüm sürüm bir ağaç gibi olur” diyordu (12). Fakat, Cumhuriyetin ilk yıllarında ileri sürülen, Türklerin Orta Asya’dan dünyaya yayıldığı şeklindeki ‘oklarla da haritalanmış’ iddiaların bilimsel hiçbir değeri yok; “Uygarlığın Tarihi (1999)” isimli eserimde ortaya koyduğum gibi de, Yeryüzündeki Şehirlerin “İlk’i/Ana’sı” Mekke’dir (Şura-7); insanlık, oradan yeryüzüne yayılmıştır; bunun aksi görüşler, bilimsel olmadığı gibi, zaten de, dini de olmuyor.   

Yine 1997 yılında, ama bu defa Temmuz ayında ve Yeni Yüzyıl Gazetesi’nden Neval Sevindi’ye verdiği röportajda, 23.07.1997 tarihli yazıda, “Amerikasız olunmayacağını” söylüyordu: “Amerika..şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilirAmerika ile dostça geçinmeden destek almak değil, dostça geçinmeden, Amerikalılar istemezlerse, kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar..gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu…Amerika ile çatıştığınız sürece…mümkün olmaz. Amerika, hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır…ABD’ne bugün de dünyada ihtiyaç vardır.” diyordu (13). Yine aynı röportajın, 24.07.1997 tarihli yazısında ise, “İran ve Suudi (Araplardaki) İslam anlayışından rahatsızlığını belirtirken, onlara karşı tasavvuf anlayışı öngörüyor; Mevlanalı, Ahmet Yesevi’li Türk kültürünün yayılmasını istiyordu: “İran baştan beri Sünni toplumlara reaksiyoner olmayı yeğlemiştir…doğru düşünmesi…dünya konjonktürüne göre bir yol takip etmesi mümkün değildir…Ali muhabbeti…bahanedir. Ali sevgisi değil, Ebu Bekir, Ömer düşmanlığıdır ayakta tutan onları… İran’ın bizimle olan tarihi rekabeti, belli bir tehlike arz etmektedir denebilir…İran hep fitneler tarihi olmuştur. İran İslam’ı zorla kabul etmiş, mukavemeti entrikada bulmuştur…Vahabiler de Ali’yi küçümserVahabiler’i ve İranlılar’ıuzak tutmak için tasavvufun enginliğinden de yararlanarak, kendi anlayışımızı toplumunun her kademesine hâkim kılmazsanız, o tür bağnazlıkların hâkim olmamaları için hiçbir sebep yok…Bizim İslam anlayışımız daha derindir diyebiliriz. Bu Mevlana’lara, Yesevi’lere ışık tutan şey… Türk kültürünün dünyaya katkısı kavgasının verilmesi lüzumuna inanıyorum…” diyordu (14). 25.07.1997 tarihli yazıda istediğini bir kez daha ortaya koyuyordu: “( SORU: 21. yüzyılda nasıl bir Türk kimliği olabilir) Zannediyorum, 21. asra girerken gerçek kimliğimizbağlı bulunduğumuz ülkelerleberaber, Türklük dünyası ile beraber…araştırılmalı, tarihi eserler, vicahi kültürle birlikte yeniden bir arada ele alınmalı… Fakat, Amerika ile kavgalı, Avrupa ile kavgalı bir Türk dünyası olarak değil…temel unsuru karşılıklı hoşgörü olan Türk kimliğini, Yesevi inancını, mantalitesini öne çıkartan, bir Mevlana aşkını şevkini, insani yönünü öne çıkaran oluşum.” istiyordu (15). 26.07.1997 tarihli yazıda da istediği ‘Türklerin birleşimi’ oluyordu: “…her ne şekilde olursa olsun, koskocaman Türk dünyasının şöyle veya böyle bir araya gelmesi…Anadolu bir yönüyle yavru yurt gibi…Asya’dan gelip, burada yurt kurmuşuz…Tacikistan için söylemeye cesaretim yoktu. Özbekistan’da da, hususiyle Fergana Vadisi’nde mollaların bir ağırlığı var. Belki, Latin harflerini teklif etme meselesi onlarda rahatsızlık doğurur diye korktum…Gelecekte şu veya bu şekilde en azından bazı hususlarda birlikte hareket etme düşünülüyorsa…bir alfabe birliği çok önemlidir…” diyordu (16). Yine aynı röportajın, 28.07.1997 tarihli yazısında ise; “…Türk kültürünün dünyaya katkısı kavgasının verilmesi lüzumuna inanıyorum…İran’ın, Suudiler’in menfi tesirlerinden uzak kalabilmek için bu ülkelerin birbirleriyle aynı şeyi yazıp, aynı şeyi okumalarının..çok önemli olduğunu söyledim…Asya’daki kültür birikimi, Türkiye’deki farklılık, bunların karışımı, meczi zannediyorum ayrı bir zenginlik…olacak bizim için…Belki bizim de bütün toplum olarak bazı yanlarımız itibariyle rötuşlanmamız lazım. Tasavvufun yaptığı budur…hakikaten Alevilik ayrı bir zenginlik kaynağı oluşturuyor. Bence o kültür Sünnilik mülahazasıyla kaldırılıp bir kenara atılmamalı…biz ve onlar aramızda yeniden bir millet olmanın gerektirdiği birliği, kardeşliği tesis edersek…o kültür akışı, intikali kendi kendine gerçekleşecektir…Aleviler’le aramızdaki suni aysberglerin eritilmesi adına çok daha yararlı olacak gibi. Bir de fakirin…bir teklifi olmuştu. Alevilik vicahi kültüre dayanıyor. Bunun kitabileşmesi…için Cem evlerine Alevi kaynaklarını koyalım demiştim…Bunun için, lokalleriniz…kuma salonlarınız olsun…Buralara Hacı Bektaş Veli’ninMakalât’ını koyalım, Mevlana‘nın, Yunus Emre‘nin Niyazi Mısri‘nin eserlerini koyalım…Alevi kültürü;vicahi, yani ağızdan ağza aktarılan bu kültürü kitabi kültüre çevirelim ki kalıcı olsuncem evlerine destek olunmasını, mesela Tunceli’deki tanıdıklarıma tavsiye ettim, yardımcı olun dedim. Ortak okul projesi İzmir Narlıdere’de düşünüldü. Orada…Dedeler’den birisi ile çok sevişiriz. Onunla, cem evi yapalım, yanına da cami yapalımdiye görüştük.” (17). Türk kültürünün, İran ve Suudi İslamı’ndan etkilenmemesi, Türklükte birleşmek, Alevilerle aynileşmek, bütün toplum olarak daTasaavuf eliyle rötuşlanmamız, bazı öngörüleri oluyordu.

1998 yılında, Fransız Le Monde’dan Nicole Pope ile yaptığı röportajı ise, “Kaç çeşit İslam var?” başlığıyla, çıkıyor; öncekilerde olduğu gibi de, yine “Türkler ile, İran-Arapların yapıldığı ayrım ve Anadolu Türk-Alevi İslamı/Türk(iye) Müslümanlığı” denilebilecek görüşleri okunuyordu: “Müslümanlık bu bölgede…daha yumuşak…olarak yorumlanmıştır…Türkler Müslümanlıkla tanıştıkları andan itibaren hep böyle yaşarken…İranlılar hiç de böyle düşünmüyorlarEmevîler Türkler gibi değildiAbbasilerin farklılıkları vardı…Türkiye’nin de içinde bulunduğu geniş bir alanda öteden beri bu yumuşaklık her zaman var olmuş…belki dini sağlam bir temele oturtma imkânı olmasa da, buna ‘Türk Müslümanlığı’ demek zannediyorum makuldür. Ama, din açısından Türk Müslümanlığı, Kürt Müslümanlığı, Arap Müslümanlığı olmaz.” diyordu  (18). Gördüğünüz gibi de, kendilerisavunduğu görüşe ‘Türk Müslümanlığı’ diyor, hem de böyle bir tanım için, ‘dini sağlam bir temele oturtma imkânı olmasa da’ diyordu ki; haliyle bu tür görüşler, ‘İslam olanı’ reforme edici oluyor…

***

    Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 1990’ların ikinci yarısında verdiği röportajlarda öne çıkan ‘üç husus’tan biri; “Türklük/Türkiye Müslümanlığı/Yumuşak (yani, Ahmet Yesevi-Mevlana..) İslam”ını öne çıkarması; diğer ikisi ise, “İran ve Suudi/Arap İslam” anlayışı ile, “Türk(ye) -Anadolu- İslamı” dedikleri anlayışın ‘ilişkisini kesmek’ ve de “Alevilik” ile, “Sunni İslamı”;yani, “Anadolu Türk İslamı” dediği ile, “Ortaasya/Atayurd kültürü” dediğini “birleştirmek/sentezlemek” diyebileceğimiz görüşleri oluyor. Sözkonusu bu görüşleri, 2000’li yıllarda; “Şah & Sultan” kitabı yazarı da olan İskender Palave de “bütün peygamberleri Türkleştirmesi yanında, Osmanlıyı Yavuz’a kadar Alevileştiren; yine Ahmet Yesevici ve  Türkçü..” Namık Kemal Zeybek’in de görüşleri oluyordu.

     Türkosantirkbu görüşler, ‘Devletin (de) Projesi’ olduğu için, Süleyman Demirel’in T.C. Başbakanı olarak yaptığı ilk Kazakistan gezisinde (1992), Kazakistan ve Türkiye ortak üniversitesi olarak “Ahmet Yesevi Üniversitesi” kurulması ve “tüm Türk Dünyasına hizmet vermesi/birleştirilmesi kararlaştırılmış”, üniversitenin ilk Mütevelli Heyet Başkanlığına da, 18.10.1993 tarihinde, Başbakan Başdanışmanı Namık Kemal Zeybek getiriliyordu.

      Sözkonusu Türkosantrik görüşler; “daraltılmış Ehl-i Beyt anlayışı” üzerinden ‘Alevi(ci)liği’ savunmasıyla ya da “Yavuz Sultan Selim Han’ı eleştirmesiyle” öne çıkan bir diğer “Sunni Hocaefendi Hareketi’nde” de; Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı da olan “Prof.Dr. Haydar Baş Hareketi”nde de görülebiliyor.

     Her ‘İki Hocaefendi Hareketi’nin ‘ortak paydaları’, ‘Türk kimliğini öne çıkarmaları; ‘Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi Veli çizgisini’ benimsemeleri; haliyle, “Anadolu Türk –Alevi– İslamı Modelini” öngörmeleri oluyor. ‘Prof.Dr.Haydar Baş Hareketi’, yakın yıllara kadar her platformda ‘çok sıkı AB eleştiriciliği yaparlarken’, şimdilerde, ‘daraltılmış Ehl-i Beyt anlayışını yaymayı misyon yüklenmiş gibi” görünüyor. 2012 yılı Kasım ayında; Muharrem’in 10. Gününde, Almanya’nın başkenti Berlin’de organize ettiği Ehl-i Beyt Sempozyumunda; Şii, Sünni, Alevi, Caferi hepsinin, ‘Ehl-i Beyt çatısı/imameti altında bir ve beraber olunması” zaruretinden sözedilerek; başkalarının ise (-gayri Müslimlerle Diyalogçuluğu başlatan F.G.Hocaefendi Hareketi kastedilerek), okyanus ötesinden ve de Vatikan’dan aldıkları talimatla farklı inançlara sahipinsanları Diyalog yaptırmaya çalışmalarına karşın,  ‘Gerçek Diyalogun, Şiilerle, Alevilerle yapılmasıgerektiğinden sözedilmesi (19), bu “İki Diyalogcu Hareketi”; “Eski Diyalogcular” ve “Yeni Diyalogçular” olarak anlamamızı ‘mümkün’ kılabiliyor.

     Prof. Dr. Haydar Baş, Antalya’nın Elmalı İlçesi’nde Abdal Musa Kültür Merkezi’nde Aralık/2012’de tertip edilen, 6. Uluslararası Ehl-i Beyt Sempozyumu’nun kapanışında yaptığı konuşmada; “Hacı Bektâş-ı Veli, Abdal Musa gibi Horasan diyarından gelen alperenlerin Anadolu’da Türklüğün temellerini attığını ifade ettiAhmed Yesevi Hazretleri, Hacı Bektâş-ı Veli’yi Anadolu’ya gönderdi. Anadolu’da o zamanlar 35-36 etnik grup vardı. Bunların tamamına yakını Müslüman oldu…Yahudisi, Ermenisi, Keldanisi o zamanlar ‘Biz Türk’üz’ dediler…Hacı Bektâş-ı Veli, Abdal Musa…Bunlar Türklüğün temellerini atmıştır.’..Türk olmak kolay değil. Türk oğlu Türk olmak hiç kolay değil.” diyordu (20).

     Fakat, Kur’an’ın, kişiye; “Müslüman” isminden ‘başka bir isim takmadığı’ da bilinebiliyor (Hacc-78, İmran-102). “Türk milleti ya da Kürt milleti vb..” gibi öngörüler, Kur’an’dışı olup; “millet” tanımının da, “din olarak” algılanması gerektiğini gösterir bir ayet olarak kişiye, sadece; “Şüphesiz İbrahim de onun (Nuh’un) milletinden idi./Saffat-83) ayeti bile yeter derken; bilimsel gelişmeler de zaten, hiç kimsenin; -Ben Türküm, Kürdüm vb.. demek lüksü bulunmadığını kesinleştirmiş’bulunuyor. İnsan türünün zaman içerisindeki yolculuğunun ‘hikayesi’ olan ‘İnsan Genom Projesi’, 26 Haziran 2000 yılında;  o dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ve İngiltere Başbakanı Tony Blair’ın da katıldığı bir Beyaz Saray töreninde, dünyaya açıklanmasıyla ve de 2001 ve 2003 yıllarında da,, proje çalışanı biliminsanları tarafından sonuçlarının  yayınlanmasıyla biliyoruz ki; DNA bilgisinin % 99’undan fazlasının, ‘tüm insanlar’ için ortak olduğunu; bir başka deyişle de, “ırk geni” bulunmadığını; dolayısıyla da, Kur’an gibi, bilimin de, kimilerine, –Ben Türk milletindenim vb..demelerini ‘yasakladığı’ da tartışıl(a)maz oluyor (Konuyla ilgili; 27.10.2010 tarihli, “Türk veya Kürt ‘ırkı/milleti’ yalanı bitmeli” başlıklı yazım okunabilir)…

İşte, tam da bu noktada sözü, rahmetli Mehmet Akif’e bırakıyor ve susuyorum :

“Hani, milliyyetin İslâm idi… Kavmiyyet ne!

Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.

“Arnavutluk” ne demek? Var mı şerîatte yeri?

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!

Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;

Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde!

Müslümanlık´ta “anâsır”mı olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i kavmiyyeti tel´în ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır rûh-i Nebî tefrikanın;

Adı batsın onu İslâm´a sokan kaltabanın!

***

İmdi de, bir Alevi yazarı; Sevilay Yükselir’i okuyun diyor, ben yine susuyorum :

“Diyanet..‘ibadetimi cemevinde yapmak istiyorum’ diyen Alevilere, ısrarla camiyi işaret ediyor…Maalesef sorun Diyanette değil! Sorun Alevilerin kendisinde. Birlik yok! Dirlik yok! Bütünlük yok! Karman çorman bir resim var ortada…Kimi diyor ki mesela; “Aleviyim. Elhamdülillah Müslümanım. Hz. Muhammed Peygamberim. Hz.Ali’nin yolu yolum. İslamiyet’in bütün ritüelleri de düsturum!”Kimi diyor ki; “Aleviyim. Elhamdülillah Müslümanım. Hz. Muhammed Peygamberim. Hz. Ali’nin yolu yolum. Ama ben camide değil, cemevinde ibadetimi yaparım. Dedelerim bana ne yol gösteriyorsa ona göre inancımı yaşarım!”Kimi ise diyor ki; “Aleviyim evet ama Müslüman değilim. Aleviliğin kökü İslamiyet, Peygamberi Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin yolu da yolum değil! Bizim yolumuz başka bir yol!”Kimi de diyor ki…“Alevilik başka bir dindir! İbadeti cem, ibadet yeri de cemevidir!” Bakıyorum şimdi bu resme ve emin olun bir Alevi olarak bile benim kafam allak bullak oluyor.” (21). “…Alevilerin mühim şahsiyetlerinden bir kişi geçenlerde…TV’deki konuşmasında dedi ki: “Kuranı Kerim seçmeli olacaksa, o zaman muhakkak Alevilik de seçmeli dersler arasında olmalı!” Buyurun buradan yakın! Kardeşim ne alakası var? Alevilerin başka kutsal bir kitabı var da biz mi bilmiyoruz? Niye Kuran’ın karşısına Alevilik’i koyuyorsan be aptal! Eyy cahil! Sırf dedeleri olan peygamber Hz. Muhammed’in İslam anlayışını yaymak ve “Allah’ın Aslanı” olarak anılan babaları Hz. Ali’nin yolundan gitmek için çıktıkları yolda, Kerbela’da şehit edilen İmam Hüseyin ve kardeşlerinin öldürülürken bile yanlarında Kuran-ı Kerim yok muydu?…ilk Müslüman Hz. Ali’yi biraz anlamaya çalış! O da, çocukları da son nefesini verene kadar iman etmişler İslamiyet’e. Kuran-ı Kerim’e ve Hz. Muhammed’e…Eğer, “Onun yolundan gidiyorum. Ehl-i Beyt’e inanıyorum” filan diyorsan bi sus bu tartışmada! Ha illa da konuşacağım diyorsan. O zaman bari söze, “Ali’nin yolundayım” diye başlama gudubet!” (22)…

***

      “Sunni Müslüman” anlayışa sahip olarak ‘tanınan’ kimi kişilerin; ‘Sunni İslam şuurunu’ yokedip, ‘Türkleştirme ve Alevi anlayışıyla özdeşleştirilme –reforme etme uğraşları’nın bir de, ‘siyasi boyutu’ bulunuyor. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez; Almanya’ya ziyareti çerçevesinde, “Avrupa Türk İslam Birliği (ATİB)” ve de Köln’de bulunan “Hacı Bektaşı Veli Cem Evi”ni ziyaret edişinde; “Alevi vatandaşlarımız Anadolu’nun asli sahibidir.” diyordu (23). Başkan Görmez, bu hurafeyi, ‘kendinden üretip’ yapamayacağına göre, olmakta olanın bir ‘devlet projesi’ olduğunu anlamamız da mümkün olabiliyor. Demek ki de, bu yeni projede, “Sunni Müslümanlar, Anadolu’nun asli olmayanları” yapılıyor! “Osmanlı, Yavuz Sultan Han’a kadar Alevi’ydi, Yavuz Selim halkı ‘Sunni İslam’ yaptı” kandırmacasının ileri sürülmesi de, yine aynı ‘Toplum Mühendisliği’ oluyor. Fakat, ülkemizde yaşanan ‘darbeler’in, de “ABD’siz izah edilemediği” gözönüne alındığında, “Sunni İslam anlayışı”yerine konulmak istenilen “Anadolu Türk -Alevi Bektaşi- İslam Modeli Projesi”nin, kimin projesi olduğunu anlamamız; Sunni Müslümanlara ‘inanç anlayışı’ olarak, ‘ABD İslamı’ olan, ‘Türk –Alevi- İslam’ inancı (!) biçildiğinigörebilmemiz mümkün olabiliyor..

 Yavuz Sultan Selim Han rahmetli, “Kızılbaşları-Alevileri-Aleviliği katlettiği’ iddiasından hareketle ‘OUT’ yapıldığı için, ‘23 yıl Valilik yaptığı/şehrim Trabzon’un; Büyükşehir yapılması ile doğan ‘Yeni Belediye’ye, gündeme getirilmesine rağmen de, ‘AKP iktidar çoğunluğu’ tarafından ‘Yavuz Selim Belediyesi’ ismi veril(e)meyişi, sahi sizce neden başarılamadı!..

Ge(tiri)liyor, ge(tiri)liyor!..

Tarihe not düşmek için yazdığım zaten bilinebiliyor…

Ahmet MUSAOĞLU

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir