Ali Bulaç, Nihal B. Karaca.. ‘Başörtüsü görünmeyen kadın ve erkekler’

Ali Bulaç, Nihal B. Karaca.. ‘Başörtüsü görünmeyen kadın ve erkekler’

Yazılarım ve konuşmalarımda, ‘cahil’ tanımını kullandığım biliniyor. Bir kez daha da hatırlatıyorum ki de, bu tanımlamayı kimsenin şahsına bir hakaret olarak kullanmıyorum, kullandığım anlam, TDK’ya uyumlu; “Yeterli bilgi sahibi olmayan, bilgisiz (cahil) kişi”, yani ‘Bilmediğini Bilmeyen’ oluyor. Bunu belirttiğime göre, kimsenin ‘kaşınması’ için sebep yok, itirazım, bu ülkede ‘bilgili insan’ pek bulamayışıma, ‘Bilmediğini Bilmeyişe’ oluyor. ‘Bikiniciler’ cenahı da bulunuyor ama, bugünkü seslenişim ‘Haşemacılar’a; Ali Bulaç ve Nihal Bengisu Karaca ‘prototipleri’ üzerinden oluyor…

Ali Bulaç; genç yaşlarımda gıyaben sempati duyduğum, yazarlık dönemimde ise ‘modernlik, postmodernlik’ gibi içi boş tanımlamalarla ‘tarihi yorumlayamayacağı’ düşüncemi de kendisine yazdığım kişi; Nihal Bengisu Karaca ise; bir önceki gazetesinde sosyal yazılar yazarken yazarlığını beğendiğim, “tarihsel kültürel model” sahibi olabilseydi eğer, “gerçek yazar” olurdu diye düşündüğüm, hâlen ki gazetesindeki siyasi yazıları sebebiyle de, ‘kaybettiğimiz yazarımız’ olan kişi oluyor…

Bu iki ‘rol model’imiz, “inancınıza güveniyorsanız korkmayınız” diyen, “dini” ve “siyasi” model rol liderlerimizinhükümferma olduğu ‘II.Tanzimat Dönemi’ya da ‘Muhafazakar (DemokratKiliseleşme Dönemi’ dediğim, 2002’den sonra ülkemizde daha bir ‘sahne almışlar’dan oluyor. ‘Kiliseleşme Dönemi’ dedimse de, “İslam/coğrafyası” gibi yokedilmekte olan ‘Katolik Hıristiyanlık kiliselerinden’ sözettiğim zannedilmesin, bahsettiğim; ‘Judea ortağı’ da bulunan ‘Protestan Hıristiyan(Anglosakson) kiliseleş(tiril)mesi’nden söz ediyorum. “İslam olanın”Protestanlaştırdığıdönemden; –Ben Müslümanım diyen insanların, yine – Ben Müslümanım diyen insanlar tarafından ‘reforme’ edilmeleriyle doğan ‘İslamSIZLAŞ(tır)ma’ sürecinden, ipini koparmış giden ‘İslamdışılık’tan söz ediyorum…

‘Muhafazakar Demokratlık’ ve onun ortağı olan ‘Amerikan İslamcılığı (Anadolu/Ilımlı/Türk İslamı)’ denilen hurafelerin, “İslam olanı” yokettiği bu dönemde, “gavurlarla olan ÖTEKİ’liğimizin (farklılığımızın) yıkılması”nın sağlanmasıyla, Müslüman erkek ve kadının ‘kimliği kırılmış’ bulunuyor. Müslüman olan, ‘kendine ait olmayan kimliği’ yaşadığı ve savunduğunun, asıl da, “kaybettiği kendini araması gerektiğinin” farkındalığını yaşamadan; ‘İnsan Hakları, Özgürlük, Demokratlık, Değişmemiz gerekir” illüzyonlarını ‘hamal gibi’ yüklenmiş bulunuyor. “Senin tanrın Benim Tanrım değil” farkı yokedilince de, ‘Medeniyetler Arası İttifak’ ya da ‘Dinler/Kültürler Arası Diyalog’ hurafeleri savunuluyor, “hangi Ermeni’nin,  Anadolu’yu, kendi/kutsal toprakları, yani biz Müslümanları Anadolu’da kiracı görmediği!!” sorulmadan, ‘Hirantlık/Hıristiyanlık kardeşliği’ de yaşatılıyor. Osmanlı “çok kültürlü yapısını” yaşatanın, o yapının ‘baskın’ kültürünün, “İslam kültürü/dini olduğu gerçeği” yoksayılarak, bugünkü “İslamsızlıkta” ‘birlikte yaşamak’ doğabileceği cahilliği sergileniyor. Voltaire atfen söylenilen;  “Düşüncelerine inanmıyorum ama, savunmana destek veriyorum” gibi hurafeler de yaşatılıyor ama, yanlış olana saygı duyulmaması gerektiği de bilinmiyor.

İşte, bugünkü itirazımız, ‘Bilmediğini Bilmeyenler’in ‘Bikiniciler’ cenahına, yani ‘Baş(ı)örtüsüz’ olanlarına değil; ‘Haşemacılar’ cenahına, yani‘Baş(ı)örtülü’ olanlarına, onların kadın ve erkeklerine oluyor. Daha önce ‘aynı/yanlış zeminde’ bulunan ‘Haşemacılar’dan bir kısmının, bu defa da, ‘farklı/yanlış bir zemine’ geçiş yapmalarına rağmen, ayrıldıkları ‘zemindekiler’ da dahil, ‘farkındalık’ yaşanamayışa oluyor…

 ‘Başörtülü aday yoksa oy da yok’

Önümüzdeki seçim için, ‘adaylar’ın tespit edilmesi öncesinde, ‘Baş(ı)örtülü bayanlar’ın da seçime katılmalarını sağlamaya matuf olarak oluşturulan bir kampanya ile, ‘Başörtü tartışmaları’ başka bir boyut kazanmış bulunuyor. Ana sloganı, “Başörtülü aday yoksa oy da yok” olan kampanya metninde; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan; 28 Şubat’ın kalıntısı başörtüsü ayrımcılığına karşı çıkması ve Ak Parti saflarında siyaset yapmak üzere başvuruda bulunan başörtülü kadın milletvekili aday adaylarına seçilebilecek sıralardan listelerde yer verilmesi istenilirken, davet; “tüm siyasi partilere” de yapılıyordu (21.03.2011)…

Bu ‘karşı çıkış’ın öncülerinden diyebileceğimiz, Habertürk Gazetesi Köşe Yazarı Nihal Bengisu Karaca, 04/Mart tarihinde; “Şimdi yine seçim arifesindeyiz ve KADER aynı umutlarla yeniden yola çıkmış durumda. Bu kampanyada benim de yer almam için teklifte bulundular, kabul ettim…milletvekili olsaydı, ortamın tozunu attıracak pek çok kadın gördüm…Fakat hiçbiri aday adayı bile olamazdı; başörtülü idiler çünkü…Hangi partiye üye olursanız olun…Katı laiklik ile katı muhafazakârlık formunun el ele verip sizi ‘mutfakta’ tutmaya azmetmiş kirli mutabakatını delmek zorundasınız. Yüklenin ve alın.” diyordu (1). Karaca, 13/Mart tarihli yazısında ise, “..bu görüşü KADER gibi ‘laik bir koalisyon’ içinden seslendirmiş olmam sorun oldu…Başörtülü kadın adayları destekleyen mütedeyyin bir kontekst oluştu ve bana bir teklif yapıldı da ben mi görmezden geldim? Hayır, muhafazakâr ve mütedeyyin cenahta yaprak kımıldamıyor.” da diyordu (2). Şimdilerde Yeni Şafak Gazetesi’nde yazsa da, 16/Mart tarihli Taraf Gazetesi yazısında Hilal Kaplan ise, 16.03.2011 tarihinde; “Bülent Arınç, ‘Vakti gelmeyince çiçek bile açmıyor’ diyerek başörtülü vekil tartışmasına kendince son noktayı koydu. ‘Ak Parti’nin vicdanı’ olarak andığımız bir siyasetçiden bu sözleri duymak yüreğime ağır geldi..” diyordu (3). “Başörtülü vekil istiyoruz” temasıyla ortaya çıkan Nihal Bengisu Karaca, Hilal Kaplan, Hidayet Tuksal, Yıldız Ramazanoğlu, Cihan Aktaş, Emine Uçak (vb.), gibi ‘cesur TÜRBANLI –Baş(ı)örtülü- kadınlar’ın oluşturdukları kampanya, daha önce, hatta hâlen de; ‘AKP-H.Hareketi, yani “Muhafazakar demokratlık/Höşgörülü İslam ortaklığı”zemininde’ bir arada bulunanlar arasında, bir ‘çatışma’ başlatıyordu…

“ ‘İyi saatte olsunlar’ın erkek ve kadınları”

Başörtüsü görünmeyen -Baş(ı)örtülü- kadınlar’ olan ‘Buluşmacı Kadınlar’a tepki, ‘Başörtüsü görünmeyen -Baş(ı)örtülü- erkekler’den Ali Bulaç’tan geliyor; “Başörtüsünü araçsallaştıranlar…para, şöhret ve statü kazandıkça cemaati…içinden çıktıkları…çevreleri, mahallelerini küçük görmeye…başladılar. Yetkin birer fakih edasıyla dinin asli referanslarını keyfi okuma ve yorumlara tabi tuttular…Dinî hayatın ve tesettürün anlamını yitirdikleri gibi dinin dilini de bir kenara bıraktılar…başörtüsü konusu neredeyse AK Parti’yi kapattırıyordu…‘iyi saatte olsunlar‘ bu sefer iyi niyetli bayanlar üzerinden AK Parti’ye yeni bir tuzak kuruyor.” diyordu (4). Ali Bulaç, ortada ‘Mahalle’ değil, ‘Mahallesizlik’ bulunduğunu bilmiyor, açıklamalarının çıktığı gün,Star Gazetesi’nden Elif Çakır, kendisi gibi  ‘Baş(ı)örtülü’ olan kampanyacılara karşı çıkıyor; “AK Parti tek başına başörtüsü sorunun muhatabı değildir…‘oy yok’ tehdidi…sadece AK Parti…üzerinden tartışılacaksa…bu tartışmada ben yokum…ben, başörtüsü tartışmasının asıl muhatabının CHP olduğunu düşünüyorum…‘oy yok’ diyen arkadaşların vermeyecekleri oyların kime fayda sağlayacağını da…sonuna kadar tartışırım.” diyordu (5)…

Baş(ı)örtülü (Bilmediğini Bilmeyen) erkek’ler katmanından Ali Bulaç’ın yaptığı açıklamalara tepki ‘Baş(ı)örtülü/Türbanlı’ kadınlardan geliyor; Nihal Bengisu Karaca; “Dünya çok hızlı değişiyor arkadaşlar…iktidara gelmelerini…çoğulcu bir demokrasi anlayışına borçlu olanlar, bugün…kendi koltuk ve nüfuz alanlarını tahkim etme derdine düşmüşler…AK Parti hükümetinin ve onun aydın hinterlandının halkın tercihlerini yok sayan siyaset dışı odaklara karşı vermiş olduğu bir başarı var. Bu başarı diğer yapıları da ‘değişim zamanının geldiğine’ ikna etti. KADER’i, TÜSİAD’ı, hatta CHP’si, yazan çizeri oturup düşündü: ‘Artık bazı şeylerin değişmesi gerekiyor…insanlar çok hızlı değişiyor.” diyordu (6). ‘Bilmediğini Bilemeyiş’ sebebiyle, “Dünyanın değişmediği, ABD’nin insnalığı değiştirdiği” görülemiyordu. ‘Baş(ı)örtülü/Türbanlı kadınlar’dan bir diğeri olan Hilal Kaplan ise, Yeni Şafak’ta; “…iş fikrî ayrılıktan çıkalı çok oldu, ‘muhafazakâr’ kesimin içindeki bir zihinsel yarılmaya işaret eder hale geldi…Ak Parti’nin selâmetini kendi haklarımızdan daha üstün tutacağımıza yemin etmediğimiz…sürece…böyle devam edecek …nur topu gibi ‘İyi başörtülü- Kötü Başörtülü ayrımımız oldu…Eskiden haklarımızı alamamaktan korkmamıza rağmen mücadeleden geri adım atmazken, bugün nasıl olup da ‘elimizdeki’ iktidara halel gelmesi korkusundan ötürü hak taleplerimizi gönüllü bir biçimde askıya alır hale geldik?” diyordu (7). Olan sadece, bir ‘yanlışlıktan’ yine bir yanlışlığa, bir başka ‘Bilmediğini Bilmeyişe’ geçiş oluyordu…

Tartışma ‘sazı’nı yeniden eline alan Ali Bulaç ise; “…başörtüsü mağdurları…‘bazı bayanlar’, bunu…mevki kapmanın vasıtası olarak kullandılar…onların ‘başkaları’yla bir araya geldikleri…oluşum ve platformlar, başörtüsünü dinî muhtevasından kopardılar, içini boşalttılar, feminizmden mülhem basit kadın hakları seviyesine…indirgediler…Bana öyle geliyor ki ‘iyi saatte olsunlar‘ bu sefer iyi niyetli bayanlar üzerinden AK Parti’ye yeni bir tuzak kuruyor…AK Parti…kapatma davasıyla karşı karşıya gelmesin!” diyordu (8).

Tartışmalar sürerken ‘saz’ yine el değiştiriyor, Nihal Bengisu Karaca Ali Bulaç’ı; ‘nazi’lerin katil doktoru Mengele’ye benzetiyor; “Kullandığı ‘soğuk savaş’ dili, bazılarımızın…‘beyaz casus’olarak suçlanmasına…kadar gitmiş…düşmanına hamle etmiş…Başörtüsü İslam’ın beş şartı içinde yok’ diyenleri eleştirdiği zaman bu Kuran’ın bir emrini hatırlatmak değil, ‘cemaati ve mahalleyi küçümsemek (!)’ olmak olur, öyle mi!..bugün ‘başörtüsü görünmeyen erkek’ cenahında ciddi bir çarpıklık söz konusudur.” diye yazıyordu (9)…

Yazımızın ‘başlığını’, Nihal Hanımın, yukarıda yer alan cümlesindeki, ‘başörtüsü görünmeyen erkek’ tanımından esinlenerek ürettim, biline de; kendisinden duyulan rahatsızlıklar sebebiyle Ali Bulaç; “Bundan niçin rahatsızlık duyulduğunu anlamış değilim…12 Haziran son dönemeçtir…sorun yaşayan herkesAK Parti’ye ve Erdoğan’a yüklenelim, yeni ve sivil bir anayasanın önünü açmasını isteyelim…12 Haziran’ı herkes…bir fırsat olarak kullanmalı.” diyordu (10)…  

Ali Bulaç’ın açıklamalarından rahatsızlık duyanlardan Hilal Kaplan ise; “Sadece kötü değilmişiz…İslâmî hareketleri içerden çökerten devşirmelermişiz…Bulaç’ın dayanamadığı…erkek entelektüellerin ağzının içine bakma(y)an…başörtülüler olmasın?Böyleleri bir de Bulaç’la yan yana aynı konuşmalara (-Tv. vb..bile çağrılıyorlar.” diyordu (11). Hilal hanım, iki gün sonraki yazısında ise; “… ‘laikçi’ kesimlerden ve partilerden gelecek tepkilerle uğraşacağımızı düşünüyordum. Yanılmışım…esas başörtüsü yasağına karşı duyarlı olduğunu sandığımız insanları ikna etmemiz gerekiyormuş…beni umutlandıran kişiyse hiç şüphesiz Başbakan Erdoğan’dır.” diyordu (12)…

Başörtüsü görünmeyen erkek’ katmanından Ahmet Taşgetiren ise; “…içimden ‘Başörtülü aday yoksa, oy da yokdenmesine onay vermek gelmiyor…Bu kampanyanın halkta pek karşılığı olmaz…halkı ‘Ya başörtüsü ya AK Parti gibi bir tercihe sürüklemek de sağlıklı gelmiyor bana.” diye yazıyordu (13)…

Aday listelerinin açıklanması öncesinde, Buluşan Kadınlar’ sertleşiyor,  Nihal Bengisu Karaca;Hangi kesimden olursa olsun ‘Bu kadın(lar)a haddini bildirin’ diyenlere kulaklarımız kapalı…’had’dimizi aşıp HAKLARIMIZI ALMAK niyetindeyiz.” diyordu (14)…

O, bu, şu deniliyordu da, ‘iyi saatte olsunlar‘ sadece ‘iyi niyetli bayanlar’ üzerinden değil, ‘iyi niyetli/Bilmediğini Bilmeyen erkekler’ üzerinden de tuzak kurdular…

İster  ‘Başörtüsü görünmeyen erkek’, isterse de, ‘Başörtüsü görünmeyen kadın’ katmanından olsun, ‘Haşemacılar’ın‘hepİsi’, ‘İslam olan’dan ÖTEKİ’ni çalmaları; “İslam olan” ile, “gayrimüslimleri” aynileştirmeleriyle, “iyi saatte olsunlar/cı” zaten oldular; ‘Mahallesizliğin’, kendini hâlâ da ‘Mahalle’de zannetmesi de bu oluyor…

 ‘Mahallesizlik’ kendini ‘Mahalle’ zannediyor…

“İyi saatte olsunlar”cı ‘kadın katmanı’, partilerin aday listeleri açıklanınca –onlardan– Hilal Kaplan; “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin listelerine baktığımızda…Gayri Müslim adaya da yer verilmemiş…tek başörtülü vekil adayı olan Gülderen Gültekin’in Antalya 13. Sıradan…Seçilmesi mümkün olmayan bir yerden başörtülü aday gösterilmesi ve üstelik bu adayın meclise girdiği takdirde başını açabileceğini beyan etmesi bu hayal kırıklığını daha da perçinledi.” derken (15), aday seçimi öncesi yaptığı, “..beni umutlandıran kişi şüphesiz Başbakan Erdoğan’dır” açıklamasını ise, ‘unutuyor’, çünkü; “Erdoğan”ı da bilmiyordu ya da‘Ak Parti’nin vicdanı’ olarak andığı Bülent Arınç ‘misali’, “Erdoğan’ın seçimi” de ‘yüreğine ağır’ gelmesi gerekiyordu. Hilal Kaplan bilgisizliği, “Cemevleri ibadethane değildir diyenler de kaybetmeye mahkûmdur” dese de (16), I.Tanzimatçılara benzer şekilde, II.Tanzimat Dönemi’nde TBMM’de, “gayrimüslim vekil” görmek istese de, ‘Mahallesizlik’ yüzünden ‘Osmanlı’ gibi, ‘Cumhuriyetimiz’in de yokolacağını göremiyor. Hilal hanım, “Eskiden haklarımızı alamamaktan korkmamıza rağmen mücadeleden geri adım atmazken” ifadesiyle de, ‘daha fazla Müslüman’ olarak tanınan insanların/AKP iktidarıyla ‘pasifize edildiklerini”, ortada eğer “CHP iktidarı olsa” ‘susulmayacağı’ gerçeğini, ‘Bilmediğini Bilemeyiş’ sebebiyle göremiyor. “Başörtülüler, Ali Bulaç’la yan yana aynı konuşmalara bile çağrılıyorlar… “ görüşü ise, trajikomik, çünkü; hemen tüm ‘Baş(ı)örtülü/Türbanlı kadınlar’ın, gazete veya televizyon köşelerinde görünmeleri, ‘bilgili/donanımlı’ olmalarından değil, “Anglosakson-Judea ortakılığı’nın, “İslam olan”ı, ‘kadın üzerinden’ yıkacağını ‘bilmesinden’ kökenleniyor…

Aday listesi açıklanması sonrası Nihal Bengisu Karaca; “…en fazla hayal kırıklığı içeren liste AK Parti’nin listesi oldu..AK Parti nasıl bir parti olmaya çalışıyor? Nereden geldi, nereye gidiyor?” diye yazıyordu ama (17), Beni ‘okumadığı’ için o da bilemiyor, ‘Fuller dostları’, “dini ve siyasi lider ayak”lı reformistliğimizin, kimi nereye götürdüğünü açıkladı, biz de yazmış bulunuyoruz. Nihal hanım, Ali Bulaç’a gönderme yapıyor; “Başörtüsü İslam’ın beş şartı içinde yok’ diyenleri eleştirdiği zaman bu Kuran’ın bir emrini hatırlatmak değil, ‘cemaati ve mahalleyi küçümsemek (!)’ olmak olur, öyle mi!..” diye soruyordu ama, “Başörtü”nün, 1995 yılında imandışı ‘(bir iman meselesi ölçüsünde önemli değildir, önem arz etmez şeklinde)’ ilan edildiğini bugünlerde ‘Pusulasız Keşiş’ bile yazıyor, kendileri de Ali Bulaç gibi, o dönemlerde  ‘zaman’ kapsamında bulunuyordu. Nihal hanım ayrıca; ‘başörtüsü görünmeyen erkek’ katmanında ciddi bir çarpıklık söz konusudur dese de, İster ‘Başörtüsü görünmeyen erkek’, isterse de, ‘Başörtüsü görünmeyen kadın’ katmanından olsun, ‘hepİsi’; “İslam olan”dan ÖTEKİ’niçalmakla’, “İslam olan” ile “olmayanları” aynileştirmiş, “İslam’a” zarar vermiş bulunuyor. Nihal hanım, “İlginçtir, kadının statüsünü daha avantajlı bir pozisyona evirecek değişimlerin çoğu da AKP döneminde gerçekleşti..” diyor (18), önemsedikleri AKP Kadın Kolları Başkanı Fatma Şahin’in, “Biz AK Parti iktidarı olarak ikinci kadın devrimini yaşamış bir beş yıl geçirdik..” açıklamasında (19) ‘gerçekleşenin’ de, “BM üzerinden gelen saldırılar” sonucu ‘kazanıldığını’ bilemiyordu…

Bilmediğini Bilmeyenler’den bir diğeri de o olan –kampanyacılardan- Ayşe Böhürler; “Harranlı Meryem ‘artık feminist mi ne oldum’ derken gülüyor ve feminizmi ‘kadınların yükseleceğine inanmak’ olarak tanımlıyordu…Harran’da feminizmden söz eden birisini bulacağımı hiç düşünemezdim.” diyordu ama (20), diğer taraftan, aynı cenah ve kampanyada olduğu, “Feride’nin Günlüğü” denilen cahillik tarafından, “Feministlliğin yakıştığı tek Müslüman kadın” denilen –kendisini dindar feminist gibi bir saçmalıkla tanımlayanHidayet Şefkatli Tuksal ‘yıkıcılığı’nın, hemen yanıbaşında bulunduğunu, ona karşı çıkması gerektiğini de bilemiyordu. Ayşe Böhürler, hatırlarlar mı bilemem, kendi eseri olan, “Duvarların Arkasında: Müslüman Ülkelerde Kadın” belgeselinin, İslam coğrafyasındaki ‘yıkıcılığını (Kadını değiştirip dönüştürmesini)’ kendisine yazmıştım, ‘Kadının adının ASIL ŞİMDİ yokolmasına’ kendilerinin de katkı koyduğunu onun da bilmesi gerekiyor. Kampanyacı olsun olmasın, diğer ‘Baş(ı)örtülü kadınlara’ değinmiyorum, onlar da ‘bilgisizliğin’ benzer örnekleri oluyor.

Bu noktada belirtmek isterim ki de; geçmişlerinde ‘Mahallesizlik’ bulunup da, aralarında oluşan ‘çatlak’ sebebiyle şimdilerde ‘çatışan’, “Başörtüsü görünmeyen –Baş(ı)örtülü- kadın” katmanı ile, “Başörtüsü görünmeyen -Baş(ı)örtülü- erkek”, yani ‘Baş(ı)örtülü erkek’ katmanı, bu ‘iki katman’, artık ‘düşman gibi’ olsalar da, yine de ‘aynı kampta’lar; ‘Mahallesizliğin’ farklı versiyonu oluyorlar. ‘Mahalle’, ‘ÖZ’dür; başkasının ‘amacını’ kendi/hayatı gibi yaşamaz, söz ettiğim ‘iki katman’ın, “Ev/Mahalle’den kaçan kızları gibi, erkekleri de” ‘Bilmediğini Bilmeyenler’den  oluyor.

‘Baş(ı)örtülü (zihni işgal edilmiş) erkek’ Ali Bulaç; “Batı dünyasının zihninin gerisinde, Türkiye ve İslam dünyasının‘tam Batılı bir demokrasi’yi içselleştirip uygulayabileceklerine ilişkin bir kabul yok. Onlara göre bu hiçbir zaman mümkün olmayacaktır, çünkü Batı biriciktir, taklit edilebilir, ama başarılamaz..” diyor ama (21), ‘taklitçilikten’ de bir türlü ‘Mahalle’ye geçmiyor. Ali Bulaç ayrıca; “İslam dünyası Batı ile bir arada ve barış içinde yaşamaya hazır…Batı-dışı dünyaya saygı göstermiyor; saygı göstermediği gibi gerektiğinde ülkeleri işgal edip tabii kaynaklarına ve zenginliklerine el koymaktan çekinmiyor…İslam dini… insanı ötekileştirmez..Müslümanlar Batı’ya ve Amerika’ya düşman değildir, haksızlıklara, işgallere, sömürüye…karşıdırlar. İki dünya arasında bir türlü diyalog kurulamamasının asıl müsebbibi Batı’dır. Buna rağmen nice kanaat önderi, Müslümanlara…büyük bir sabır ve olgunlukla davranmalarını tavsiye ediyor. Batı, Müslüman dünyadan ‘hoşgörülü’ davranmasını istiyor, fakat tek taraflı bir hoşgörünün olamayacağı açıktır.” diyor ama (22), ‘Hoşgörücülüğün’, Müslümanları ‘ABD için evcilleştirdiğini’ söylemesi gerekiyor. İslam dini, ‘ötekileştirmez’ diyerek de büyük bir “vebal” altına giriyor. Kur’an bildirdiği “gayrimüslimi (ötekini)” elimizden çalıyor. ‘Mahallesizliğin görügüsüzlüğü (cahiliyet)’ o kadar yaygınlaştı ki, Ali Bulaç; “…İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) bünyesinde bir “İslam Barış Gücü” oluşturulabilir, Batılılara “Siz kenarda durun, Kaddafi’yi biz durduracağız” denebilir.” diyor ama (23),  “Ortadoğudaki ABD işgalleri” yerine işgal yapacak “İslam Barış Gücü” isterken, olmakta olanın, “Savaşın Afganlaşması”, yani, ABD’nin, kendisinin “zarar görmemesi için” Müslümanın/İslamın, “Müslüman/İslam” tarafından “yokedilmesi savaşı” verdirmesi olacağını da bilmiyor!..

Bilmediğini Bilmeyenler’den biri de o olan Taha Akyol nam zat; “İslami kesimde erkekler demokrasiyi ‘öbür mahalle’ ye karşı kuvvetle savunurken, ‘Mahallemizde demokratikleşme’nin öncülüğünü kadınlar yapıyor…Ayşe Böhürler ‘hem kendi mahallemizde hem karşı mahallede mücadele veriyoruz’ diye yazıyor….eğitim ve şehirleşme gibi modernleşme faktörleri bütün mahallelerimizde demokrasi talebini güçlendiriyor.” diye yazsa da (24), o da ‘Mahallesizliğin görgüsüzlüğü’nü sergiliyor. ‘Mahalle’, ‘Demokrasi’ denilenin, ‘Kırk Katır’lı ve ‘Kırk Satır’lı modelleri bulunan “ABD (Anglosakson-Judea) dış politikası uygulaması” olduğunu bilirken, ‘Mahallesizlik’ bunu da, ayrıca da, İslam olanın, “kadın üzerinden” değiştirilip dönüştürüldüğünü 2004 yazdığımı da göremiyor. ‘Mahallesizlere’ de bir dersim de bu, şu da olsun diyorum…  

‘Pusulasız Keşiş’ sizden daha iyi yazar, daha iyi entelektüel…

‘Haşamacılar’ın ‘Baş(ı)örtülü erkekler katmanı’ndan Akif Beki; ‘Baş(ı)örtülü kadınlar’ ile ‘Baş(ı)örtülü erkekler’ arasında yaşanan ‘çatışma’nın faturasını, ‘Bikinici Mahallesizler’e kesiyor; “Başörtülünün cipe binmesini hazmedemeyenler, nasıl oluyor da Meclis’e girmelerini ateşli bir biçimde savunuyorlar?”diye sorsa da; ‘Pusulasız Keşiş’ Ertuğrul Özkök, faturayı, “Türbanlı erkekler”üzerine yıkıp, tartışmadan, “Türbanlı kadınlar”ın galip çıkacağını söylüyordu. Dahası ve önemlisi ise; ‘türbanlı kadınları’ ve AK Partili siyasetçileri de; kızları, eşleri, kardeşleri, sevgilileri ve arkadaşlarını “Sunset”te, “Paper Moon”a bekliyor ve –Tayyip Erdoğan’ı, kimi İslamdışılığın beklediği, Mehdi olarak öngören–  Akif Beki’ye hitaben de; “Seni de nehir kenarına bekliyorum..Yakın gözlüğe hiç ihtiyaç yok….diyorum ki: ‘Bir gün herkes nehir kenarını tadacak’… diyordu (25). Kendisi de ‘Bilmediğini Bilmeyenler’den biri olmasına karşın, ‘Mahallesiz Haşemecılar’ın tüm yazar, entelektüellerinden daha iyi ‘yazar, entellektüel’ olduğu için, ‘yakın gözlüğü’ olmayanlara, ‘gelmekte olanı (amacını)’ öngörüyor…

Başörtüsü görünmeyen kadınlar’ ya da ‘Başörtüsü görünmeyen erkekler’ tüm ‘Haşemacılar’, ülkemizde yaşananların, “dünyada neler olup bittiği” bilinmeden ‘okunamayacağını’; esasta ‘Bilmediklerini Bilmedikleri’ için, kendilerinin de ‘katkı’ koydukları ‘gelecek olanı’; ‘Küresel Tek Yapı (Babil Sendromu çözümünü’nü) göremiyor. Çünkü, ‘farkındalık’ yaşatacak ‘kimlik/Mahalle’ terk edilmiş bulunuyor…  

‘Biz kimiz (mi?)’ ya da sizler kim misiniz!..

Ayşe Böhürler’in; “Muhafazakâr erkekler neden başörtülülere düşman oldular?…erkekler, İslami değerlere sahip olmayı en çok, kadınlara ikinci hanımın İslam’a uygun bir durum olduğunu onaylatmak…olarak gördüler…Başörtüsünü savundular ama başörtülü eşlerini başı açık kadınlarla aldatmayı erkeklik hakkı olarak gördüler…Hidayet Tuksal’ın deyimiyle ‘muhafazakâr körlüğe’ tanık oluyoruz.” açıklaması da zaten (26), bu eleştirileri yapan ‘Başörtü görünmeyen muhafazakar kadınlar’ın da, ‘kırılan kimlikler (Mahallesizlik) olduğunu gösteriyor. Ya da Nihal Bengisu Karaca’nın; “Pek çok ‘erkek’ arkadaşımın Duygu Asena’nın ölümüne açık açık sevindiğini gördüm…Kendimi, soru: ‘Muhafazakâr bir erkekle yarım saat aynı odada kalırsan ne olur?’ Cevap: ‘Feminist olursun’, gibi hiç de komik olmayan esprilerle avutmaya çalıştım. O da kesmedi, Allah’a sığındım.” ifadesine karşın (27), ‘Tuksal’lığın feministleşmesi‘ kırıcılığıyla aynı zeminde buluşulması, ‘Mahallesizlik’te buluşma oluyor…

Ali Bulaç gibi ‘modernleşme’ hurafeleri kullanan Fatma Barbarosoğlu; “Son nefesimiz! Bağırmaz isek öleceğiz hepimiz!” başlıklı yazısında; “Size sesleniyorum! Annelere, babalara!…Hukukçusundan psikoloğuna…gazetecisine, yazarına Kurumlara sesleniyorum. Hükümete, Diyanet İşleri’ne, üniversitelere, Emniyet Teşkilatı’na, sivil toplum örgütlerine. Kalbinize sesleniyorum. Hümanist duygularınıza, rasyonel aklınıza. Mümin kalbinize, Peygamberimiz’den miras şefkatinize sesleniyorum. BİZE sesleniyorum. Bize! Biz kimiz!!!” diye soruyordu da (28), bulamadığı cevap ‘Benden’ geliyor; “Sizler ‘Mahalle’den ‘Mahallesizliğe’ geçenlerdensiniz” diyorum…  

Mıhellemi Dinler, Diller ve Medeniyetler Arası Diyaloglar Derneği”nin, Mardin’in Midyat İlçesi Mercimekli Köyü’nde, gayrimüslim Michael Jackson için ‘mevlit (!)’ okutması –kimlik kırıcılığı– üzerine, Köy Muhtarı Bedrettin Demir; “Gitsin dedesi, babası için mevlit okutsun. Köylüler Jackson’un fanı değil..” diyordu. Mardin’deki bu “kırıcılık”tan (-Mahallesizlik’ten) 15 gün kadar önce BBC World’a açıklama yapan, Michael Jackson’ın ‘Müslüman kardeşi’ Jermaine ise; “Michael İslam ile buluşsaydı, bugün hala burada olurdu…Neden? Çünkü kim olduğunu, ne olduğunu yüzde yüz bilirsen, neden varolduğunu…yüzde yüz bilirsen.” diyordu (29). Mardin’deki köy muhtarının ya da Jermaine Jackson’ın ‘Bildiğini Bilemeyenler’in şikayet ettikleri ‘sorun’, “Müslüman erkeğin” de ama, asıl da, “kadının/İslam kimliğinin” kırılması sonucu yaşanılıyor. ‘Kimliği kırılanlar’; ‘bilemeyişleri sonucu’, ‘feminist olma’ veya ‘ikinci eş bulma’ çabalarını sürdürürlerken, ‘Mahalle’yi ‘yoketmelerini’ de sürdürüyor…

Halk müziği ustası Mehmet Özbek’in, yakın günlerde ödül alırken söylediği; “Kendi türküsünü söylemeyenlere, yabancılar kendi türküsünü söyletir” sözü, Mahallesizliğin görgüsüzlüğü’nün,  “kaybedilen Kıble”nin de açıklaması oluyor…

‘O soruya cevap verecek bir yiğit var’

‘Mahalle’den kaçan erkek çocuklar’dan biri de, Yeni Şafak Gazetesi yazarı, Salih Tuna oluyor, “Bu soruya cevap verecek bir yiğit yok mu?” başlıklı yazısında; “Başörtülü aday yoksa oy da yok, diyenlerden olmadım. Ali Bulaç gibi de karşı çıkmadım ama! Beni bu tarz fikri ayrılıklardan ziyade ‘muhafazakarlaşmak’ ilgilendiriyor. Anamalcılığa karşı ‘Klas Duruş’ sergileyecek adam kalmadı nerdeyse. ‘Mal da yalan mülk de yalan’ duyarlığına bu kadar yabancı hale nasıl gelindi? Makam mevki için birbirini çiğnercesine yarışmak nasıl bu kadar içselleştirildi? Nasıl da her şey gitgide kıblesini kaybetmeye başladı; ah nasıl! Başörtüsünün davası değil, davamızın başörtüsü vardı mesela. Lafı uzatmayayım: Benim isyanım muhafazakarlığa!..” diyordu (30). Herşeyin “Kıble’sinin kaybolduğu” söyleniliyor ama, ‘yokoluşun’ sebebinin ‘kendileri/Mahallesizlik’ olduğu bilinemiyor. “Hesap sorulması” gereken, ‘Muhafazakar Demokratlık ve Hoşgörücülük ortaklığı’, sorunun ortadan kalkması için de “(herhangi bir partiden değil, ‘Kimlik’ten söz ediyorumMahalle’ye dönülmesi” gerekiyor ama,  ‘açık olan kapı’ bile görülemiyor!…

Ey Ali Bulaç, Nihal Bengisu Karaca… Başbakan Tayyip Erdoğan, “1.HATAY Medeniyetler Buluşması”nın açılışında/2005; “Bugün farklı medeniyetlerin bir ideal etrafında bir araya geldiğini, bu idealin, ‘Babil Kulesi’ felaketinden bu yana, insanların özlemlerinin en önemlisini temsil ettiğini…artık Babil Kulesi sendromunu aşmanın da vakti geldi” diyordu, ne diyorsunuz? Sizin de ‘özleminiz’ bu mu? Ya da “Mene, Teke, Peres” hurafecisi de olan Akif Beki ya da tüm ‘Bilmediğini Bilmeyenler’, “Babil Sendromu, Babil Balığı, Mene Tekel Peres ‘sorunu’ ” başlıklı, 27.02.2011 tarihli yazımda; “‘Domino/Kelebek Etkisi’ yok, ‘Babil Balığı’ kulaklara sokuluyor…Tarih, ‘Müslüman olup’ da ‘Babil Sendromu çözümüne’ katkı koyanlar ya da ‘Babil Balığı’nın ‘İslam olan’ın yaşantısına girmesini sağlayanlar ya da ‘Mene Tekel Peres’ sürecine ‘hizmet verenler’ için hükmünü verecektir. Ben bu yazıyı bugünden, o günkü hüküm için yazdım. Sahi, kim bana, ‘ders vermiyorsun’ diyebilir!..” diye yazmıştım…

“Yeterli bilgisi olmayan (cahil) kadın ve erkekleri bilgilendirmek” için yazıyorum… Tarihe göndermek için de yazdım…

Ahmet MUSAOĞLU / 20.04.2011

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir