ALTIN ÇAĞ Beklemek Boşuna

ALTIN ÇAĞ Beklemek Boşuna

             ‘Üçüncü Bin Yıl’ın başlamasıyla birlikte yeşeren ‘Kıyamet´ haberleri, zihinlerimizi neredeyse ‘işgal’ etmiş; Milenyum’la birlikte ‘felaket’ haberlerinin ‘sürekli diri tutulduğu’ dikkatli gözlerden kaçmıyor. ‘Kıyamet Alametleri’ ile ilgili yayınlanan kitapların, televizyon programlarının (vb.) sayılarında belirgin bir artış olduğu gözlenmiş bulunuyor. 1990’lı yıllardan sonra Holywood’da çekilmiş ‘Kıyamet öngörülü’ filmlerin sıklıkla gösterime girmeleri de, yine bu döneme denk düşüyor. Nostradamus’lara, İbn Arabi’lere ait olduğu söylenen ‘Kıyamet tarihi’ öngörüleri ise, havada uçuşuyor! 2000’li yılların “ilk çeyreği”nin “Kıyamet yılı” olacağı, “Hz.İsa’ın ikinci kez” yeryüzüne geleceği, “Mehdi”nin de çıkacağı, sonrasında ise “Altın Çağı”ın başlayacağı iddiaları insanımızın ‘zihnine’ sokulmuş bulunuyor.

Fundemantalist ‘Şeytani insanlar’ın, “Kıyamet/Altın Çağ” düşlerinin tarihi ise, 2012 (-2014) tarihi oluyor..

‘Kıyamet’ değil, ‘Kıyametçi’ sorunu var…

Hatırlayıverin, 100 sene öncesinin tarihi olan 1914’ü…

Yahudilik ile de zaten ilişkili olan bazı ‘Protestan Hıristiyanlar’, 1914 yılı için; bazı görünmez “Göksel olaylar” zinciri yaşandığı, İsa Mesih’in 1914 yılında görünmez olarak gelip, Şeytanı gökten kovarak göksel tahtına oturduğu, Vahiy kitabında bildirilen korkunç olayların bir bir yerine geldiği, 1918 yılının kutsalların ilk dirilişinin –Yeni (Altın) Çağ’ın– gerçekleşeceği düşünülüyordu. Onlar bunu ‘düşleyince’ de, “1914-1918” tarihleri, I.Dünya Savaşı’nın başlama ve bitiş tarihleri oluyor; “Babil” olarak kabul edilen “Katolik Hıristiyanlık alemi”, ‘Eski Milenyumun (1900’lü yılların)’ ilk çeyreğinde; 1918’de yıkılıyordu!

Bu sebeple, 2000’de başladığımız ‘Yeni Milenyum’un, 2012 (-14) tarih(ler)i, “İslam/coğrafyası” için ‘sorun’ oluyor!..

Bu dönemde “Kıyamet” yaşanacağı, ‘Altın (Yeni) Çağ’ yaşanacağı, Köktendinci (fundamentalistProtestan/Evanjelik Hıristiyanların ve Yahudilerin (Anglosakson-Judea) inanç ‘arka planları’nın öngörüsü oluyor: “Evanjelik Hıristiyanlar ile Yahudi koalisyonunun dünyaya yeniden çeki düzen vermek üzere deyim yerindeyse kelleyi koltuğa alarak yola çıkmaları…hem Evanjalik Hıristiyanlık hem Yahudiler…inandıkları efsanelerin nihayet gerçekleşmesi zamanının yaklaştığını düşünmektedirler…dünyayı yeniden kendi inanışları doğrultusunda düzenleme görevinin uygulanma zamanının geldiğine de inanmaktadırlar.” denilmesi (1) bu oluyor. Tabii ki de ‘Kıyamet’ kopacak ama bu, “Fundemantalist Batılı Beyaz Adam”ın veya başka tarihler öngören benzeri hurafecilerin bildirdiği tarihde değil, “kimsenin bilemeyeceği bir tarihte” kopacak; “ansızın” kopacağı için de, kimsenin de zaten bir tarih öngörmesi doğru olmuyor.

İşte, konumuz  bugün bu; ‘Kıyametçiler/Altın (Yeni) Çağ’cılar’, onların ‘boşinan’ları oluyor. ‘Kıyametçi’ bu anlayışın Müslümanlar içerisinde de “damarı” var, kökeni, “Eski-Yeni Ahid” oluyor…

‘Kıyametçi’ anlayış kökenini Eski-Yeni Ahid’de buluyor..

“Kıyametçi anlayış” inanç kökenini, “Tevtat/Eski Ahit”te, Daniel’in haber verdiği ‘Günlerin (-TarihinSonu’ misyonunda; İncil/Yeni Ahit’te ise, Yuhanna’nın Vahyi’nin 13’ncü bölümünde, ‘Tanrı’nın Krallığı’nın gökten yeryüzüne inmesinden hemen önce İsa/Mesih’in düşmanının yenik düşmesinin öngörülmesinde; o andan itibaren de dünyada huzur dolu ‘Altın Çağ’ başlayacak olduğu iddiasında buluyor (2). Bunun yanında, “Kıyamet gününe” kadar da ‘yaşanacak felaketler dizisi ‘de sözkonusu oluyor. Bu durum, Hıristiyan teolojisinde “Yedi Yıllık Sıkıntı Dönemi (2005-2011)” inancı şeklinde, “Matta 24:6-8” anlatımında ise, ‘olması gerekir’ denilen olaylar olarak yer buluyor. 11 Eylül 2001’de, New York’taki, Babil Kulesi’ni hatırlatan ‘İkiz Kuleleri’ ‘kendilerinin’ vurmaları, teolojideki “Sıkıntı Yılları”nın başlangıcı oluyor. Ünlü köktendinci Bernard Lewıs’ın, bir röportajında; “11 Eylül’ün nihai savaşın açılış olayı olduğundan şüphem yok.” demesi de (3) zaten bu oluyor. Sonrasında, 15-20 Aralık 2003’de İstanbul’da bomba patlatmaları; 11 Mart 2004’de Madrid’de tren faciası yaşatılması; 7 Temmuz 2005’te Londra’da metro istasyonu bombalamaları ve de benzer şekilde sürecek başka olaylar, 2005-2011 yılları arasının kendilerinin de katlanmaları gereken ‘Sıkıntı (Kıyamet) Yılları’ olduğu inancının gereği olarak yaşandı, yaşatılıyor. Havada, denizde, karada yaşanacak her türlü ‘sıkıntı’, mesela da; Kuş gribi, Kene gibi her ‘neler’ olacaksa, ‘sıkıntı çekecek’ başka yeni bölgeler bulunacağı görülebiliyor. “Kıyametçilerin” öngördükleri “Kıyamete (!)” kadar belki de her ülkenin bir ‘11 Eylül’ü olması isteniliyor! Yaşanacakların son safhasında ise, bir büyük “Göksel afet olması” inancıbulunuyor. Sonrası ise –‘Tanrının Krallığı’na giden yolda Müslümanlarla yapılacak son savaş– Armegoddeon ve Mesih/İsa’nın gelmesiAltın (Yeni) Çağ’ın başlayacağı ‘kabulü’ oluyor.

Altın (Yeni) Çağ ya da Cennet yeryüzünde!..

Gerek “Hz.İsa gelecek, Mehdi çıkacak” diyen Müslümanların, gerekse de “Mesih/İsa gelişini” bekleyen “Yahudilerin ve Hıristiyanların”, Ahirzamanda yaşanacağına inandıkları bir ütopyaları var: “Altın (Yeni) Çağ

İlk ‘ütopya’ insanlık tarihinde ne zaman ortaya çıktı bilinmez ama, ütopya’dan yola çıkılarak yapılan Altın Çağ yorumunda; “Tüm hile ve entrikalar sona erer; onlara gereksinim duyulmaz. Haydutluk ve tahrip edicilik artık sökmez. Hatta öyle ki; dışarıda hâlâ deliler dolaşsa da, onları bir yere tıkmaya gereksinim kalmaz. Bu büyük toplum çağıdır (-Altın Çağ’dır)…Her şey ortak, özel mülkiyet yok. Yönetici, o mevkiye soyuyla değil yeteneğiyle ve seçimle geliyor. Çocukların bakımı, hastaların ve özürlülerin yaşamı toplum tarafından garanti altına alınmış. İhtiyaç fazlası tüketim kalmamış. Sömürü -metinde ‘kişisel yarar’- yok. Hile, entrika, haydutluk yok. Tımarhane bile yok. En önemlisi, bu metin geçmişteki bir ‘altın çağ’a gönderme yapmıyor,’Büyük Yol’ ile varılacak gelecekteki bir ‘büyük toplum’dan…söz ediyor…Her şey bir yana, kutsal kitapların ‘Cennet’i ne ola ki? O artık burada, dünyada…” açıklamasındaki gibi de (4), Altın Çağ tanımı;“Cennetin yeryüzünde olması”, ‘yeryüzü cenneti’ oluyor..

Altın Çağ için; büyük bir mutluluk ve refah dönemi, dünyadan terörün, kargaşanın, düşmanlığın, şiddetin, hırsızlığın, sahtekarlığın, dolandırıcılığın, katilliğin de ortadan kalkacak olması hâli deniliyor. Öylesine olacakmış ki, yeryüzünün her köşesi insanların büyük bir rahatlık, huzur, güven ve adalet içerisinde yaşayabilecekleri emin beldelere dönüşecek/miş. Kurt ile Kuzu birarada otlayacak, minik çocuklar yılan ve akreple oynayacak, ama zarar görmeyecek, gökyüzü yağmurunu esirgemeyecek, bol bol yağdıracak, yeryüzünde bitkilerden hiçbirini eksik kalmayacak, kişiler hayatlarından o kadar memnun olacaklar/mış ki, zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varılamayacak/mış. Daha neler neler. Hayal bile edemezsiniz ki; ismi üzerinde: Altın Çağ…

Anlatılanlar Hz.Peygamberin ve O’nun “mümtaz” sahabelerinin yaşadıkları “Asr-ı Saadet” hiç değil ama, “Asr-ı Saadet”den daha iyi bir devir öngörülüyor. Tabii ki de bu dönem; “Nüzül-i İsa ve Mehdi”nin “ineceği ve çıkacağı” devir oluyor/muş: “Rivayet edildiği gibi Mehdi ile İsa aleyhisselamın veya şahs-ı manevilerinin buluşması..birleşen yollaranlamına gelecektir…20. yüzyıl küfrün final yüzyılıydı. 21. yüzyıl ise imanın tomurcuklandığı imanın final yüzyılı olacaktıryeryüzü tek bir millet ve dünyada bu milletin camisi haline gelecektir. Yüzyılların tefrikası sona erecektir. -Et Tasrih Bima Tevatere fi Nüzül el Mesih-Enver Şah Keşmiri, sayfa 223- Bu devrede yeryüzünde bilinen ve mahut şekliyle Hıristiyanlık kalmayacaktır. Teslis tevhide inkılap edecek, cizye kaldırılacak, domuz yasaklanacak ve haç şiar ve sembol olmaktan çıkacaktır -Et-Tasrih, Keşmiri, sayfa 303-. Dolayısıyla kudsi bir asrın başlangıcında bulunuyoruz…21yüzyıl da -Allahu a’lem- asırların gizlediği hayrını ve bereketini fışkırtacaktır…21. yüzyıl atideki gizlenmiş bir nevi Asr-ı Saadet hükmüne geçecektir. Biiznillah….21. yüzyıl ise aydınlık çağımız ve Altın Çağımız -golden age- olmaya namzettir.” deniliyor (5). Müslümanlar arasındaki bu “düşün” yaşatılmasında, Şiilikten gelen “Mehdi beklentisi” anlayışı ile, “Nüzül-i İsa” olayı yaşanacak olduğunu “İslam” coğrafyasına “yerleştiren”, Enver Şah Keşmiri’nin katkısı oluyor. Gerek bu “yanlış inanca” sahip Müslümanlar, gerekse de Yahudi-Hıristiyanlar; ‘Altın (Yeni) Çağ’ beklemenin “boşuna” olduğunu bilemiyor.

‘Altın Çağ’ beklemek boşuna…

Altın Çağ, hakkında, Kur’an-ı Kerim’in, hakkında pek az bilgi verdiği, “Hz.Adem ile Hz.Nuh arasında” yaşanan uzun dönem, insanlığın ‘Altın Çağ’ı oluyor. Bu tarihsel dönem, insanların yeryüzünde ve kendi aralarında “barış içinde” yaşadıkları bir dönem olmasının yanında, herkesin ‘aynı/Tek dili’ konuştuğu ve ‘Bir/Tek tanrı’ya da taptıkları bir dönem olması sebebiyle Altın Çağ ismini almış bulunuyor. Bu sebeple Altın Çağ, önümüzde yaşanacak bir dönem değil, yaşanmış bitmiş bir dönem oluyor.

Bunu tarihsel olarak şu şekilde izah edebilmemiz mümkün olabiliyor: Arkeoloji alanındaki bulgulara göre, ‘insanlık kültürü’Ortadoğu’da ortaya çıkmıştır. Bu kültür, ‘İlk Anayurd’ MEKKE yöresindeki yaşamdan sonra çıkılan “Filistin-Mısır bölgesi” gelişmesi ile; sonrasında, Suriye-Anadolu-Irak ve İran Zağrosları ve onun da sonrasında güneybatı İran’dan inilen Aşağı Mezopotamya’da (yaklaşık, M.Ö.10-5 bin yılları arasında) yeşeren medeniyetlerin toplamına (6), katılan çeşitli kollarla da durmaksızın genişleyerek bugüne gelmiş bulunuyor. “Verimli (Bereketli) Hilal” adı ile tanımlanan bu bölgenin batı ucu Mısır,doğudaki ucunu ise, Nil’in Mısır’da oynadığı rolü Mezopotamya’da oynayan Dicle ve Fırat’ın aşağı kesimi (-Aşağı Mezopotamya) oluşturur (7). Bu alanın batı ucunda, geçmişte, Lut Gölü’nün kıyısında kurulan ve M.Ö.8000 yıllarında tahıl üretimiyle uğraşan büyük bir köy olan Jericho’da bulunan ve ata kültü (atalara saygı) olarak tanımlanan eserleri yorumlayan uzmanlar, burada yaşayan insanların atalarının ´ölmedikleri´başka bir dünyada (-Ahirette) yaşadıkları ve yeni doğan çocuklarolarak (-dirilerek) dünyaya geri dönecekleri inancının delilleri olarak yorumlamışlardır (8). İnsanoğlunun yeryüzündeki bu ilk dönemlerine yakın yıllarda Filistin bölgesinde yaşayan insanların, inançlarına yönelik olarak yapılan bu yorumlama, o dönemlerde o yörede yaşayan insanların “Ahiretin varlığı”na ve öldükten sonra yeniden dirilecekleri inancına, yani “Tek Tanrı”lı bir din inancına sahip olduklarını gösteriyor.

Din/ler tarihi verilirken başlangıçta animizm, ruhçuluk, naturalizm (vb.) vardı, sonrasında çok tanrıcılık ortaya çıktı, ondan da “tek tanrıcılık” gelişti şeklindeki hurafeleri çöplüğe atarak düşündüğümüzde, dinin yeryüzündeki ilk insan toplulukları ile ortaya çıkan bir olgu olduğunu görebilmemiz mümkün oluyor. Bu yüzden günümüzde pek çok yazar, dinsel düşünüşün Neolitik Dönemde (M.Ö.9000-5000 arasında) ortaya çıktığını, Neolitiğin getirdiği üç kurumun; ‘aile, din, devlet’ olduğu ifade edilmektedir (9). Neolitik toplumlarda hiyerarşi, sömürü, yıkıcılık ya da belirgin saldırganlık bulunmadığı gibi, “eşitlik” de sözkonusu olmuştur. Mesela, Çatalhöyük’te (M.Ö.6500-5000), varlıklılar ile yoksullar arasında çok az sınıfsal ayrılığın olduğu ve kesinlikle belirgin bir eşitsizliğin olmadığı söylenmesi de (10) budur. Yaklaşık M.Ö.10.000 ile M.Ö.5000 yılları arası dönem (Hz.Adem ile Nuh Aleyhisselama kadar olan dönem) dikkatli bir şekilde incelenirse, bu süreçte yeryüzünde çok belirgin bir toplumsal huzursuzluğun yaşanmadığı görülebilmektedir. Bu dönemin sonu olan, yaklaşık M.Ö.4500 civarında, Nuh Kavmi’ninsergilediği ‘toplumsal putçuluk’ hareketi üzerine Tufan hadisesi gelmiş, insanlık kültüründe Nuh Tufanı hadisesi, Altın Çağ’ın ‘bitim’ dönemi olmuştur.

İşte, uzak geçmişte (M.Ö.4500 öncesi) yaşanıp “bitmiş” olan bu dönem, sonraları Eski Mısırlıların bile özlemi olmuştu. Mısır’da yaşayan “…çiftçi, esnaf, soylu ve rahibin (-din adamının)hedefi, dünyanın başlangıcında yaratılan şeylerin doğru düzenine, maa’ta, uygun yaşamaktı. Bu nedenle, ister maddi olsun isterse toplumsal ya da dinsel olsun kökten değişimi benimsemek ma’at’ı ihlal etmek anlamına geliyordu.” (11). Maat için, insanoğluna “yaratıcısı” tarafından konulan kurallar, evrensel düzen denilebilir. Maat sözcüğü’nün Mezopotamya’daki karşılığı Me’dir. Me, uygarlıklık tarihinin olaylarını koruyan (tanrısal) kural ve yönergeler bütünü demektir (12). Eski Mısır dininin ve yaşamının ayrılmaz parçası olan ma’at kavramı; adalet, düzen, kozmik uyum, yaratılmış ve miras bırakılmış gibi değişik anlamları kendinde birleştirir. “(Mısırlılar)…oldukça erken bir tarihte son derece muhafazakar bir yaşam görüşü geliştirdiler. İlerlemeye, insan becerisinin müdahalesiyle şeylerin daha iyi olacağına inanan Batı uygarlığının tersine, eski Mısırlılar böylesi kavramlara sahip değillerdi. Onlara göre şeyler asla yaratılış zamanında olmuş olduklarından daha iyi olamazlardı. Tanrıların dünyada ikamet ettikleri bu zaman bir Altın Çağdı. Sürekli olarak bu mükemmel zamanı yeniden yaratmaya çalışıyorlardı.” (13). Bırakın gelecekte “Altın Çağ” düşü görenleri, binlerce yıl öncesinin Eski Mısırlılarının düşü olan “Altın Çağa dönüş özlemi” bile gerçekleşmedi, çünkü o “yaşanılıp bitmiş” bir dönem oluyor.

‘Altın Çağ’ yaşanıp bitmiş bir dönem oluyor…

İnsanoğlunun,barış içinde yaşadıkları, hepsinin “aynı dili”konuştuğu, bir “Tek Tanrı”ya taptıklarıbu efsanevi dönem, yaşanılıp bitince; zaman içerisinde özlenilir olmuş, yaşanmasından uzun bir zaman sonra bile şiir olarak tarihsel belgelere yansımıştır (Bu dönem Enki’nin Nam-şub’u, yani büyülü gücü şiirinde şöyle anlatılmaktadır):

“Bir zamanlar ne yılan

ne de akrep varmış,

ne sırtlan

ne de arslan varmış.

ne yabani köpek

ne de kurt varmış

ne korku

ne de dehşet varmış;

İnsanın rakibi yokmuş.

Bir zamanlar, Şubur-Hamazi ülkelerinde,

çok-dilli Sümer,

efendilik (prenslikme’si ile yükselmiş ülkede,

Uri,

her şeyin bulunduğu ülkede,

güvenle dinlenen

Martu ülkesinde,

bütün dünya-

halklar tek vucüd gibi-

Enlil’e (-tanrıya) tek bir dilde seslenirlermiş.

Sonra çekişmeci ne yaptı –en

çekişmeci- efendi

çekişmeci-kral

……………..

Enki, hegal’in en’i,

………………….

Eridu’nun en’i,

Onların ağızlarındaki sözü değiştirdi,

çekişme koydu,

bir olan insanın konuşmasına.”

Yukarıdaki şiirin (14) yazıldığı –yaklaşık M.Ö.2000-3000 arası– dönemde insanların yerleşme alanı olarak Dünya; ‘Dört ana toprak parçası’ olarak gösteriliyordu. Bunlar, şairin kendi ülkesi olan Sümer Ülkesi (Aşağı Mezopotamya) ile, kuzeyindeki Uri Ülkesi; batısında, Batı İran’ın büyük bir bölümünü içine alan Şabur-Hamazi ülkesi ve Sümer’in batı ve güney batısında, Fırat Irmağı ile Akdeniz arasında, Arabistan da dahil çoğunluğu çölden oluşan geniş bir alan olan, Martu Ülkesi oluyordu. Bu devirde “Dünya/İnsanlık”, kuzeyde Anadolu’nın güneyi, güneyde Arabistan körfezi, doğuda ise Akdeniz’e kadar uzanıyor; yani insanoğlu o dönemde ancak bu alanlarda yaşıyordu..

Şiirin yazıldığıbu  dönemde ‘Musevilik’ henüz ortada yoktur. Tevrat’ın, dolayısıyla Hz.Musa’nın yeryüzünde yaşadığı tarih, yaklaşık M.Ö.1200 oluyor. Bu durumda Musevilik, ‘şiir’in yazıldığı dönemden (M.Ö.2000-3000 arası olan tarihi göz önüne aldığımızda), 800 ile 1800 yıl sonra ancak ortaya çıkacaktır.

İşte, burada çok önemli bir BULGU ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bu “tarihi gerçek”, Tevrat’ta/Eski-Yeni Ahid’e konu edilen, “Diller”in, Babil Kulesi Efsanesi ile ‘ayrımlandığı; insanlık “tek dili” konuşurken “dillerin çoğaldığı”, yani : ‘Altın (Yeni) Çağ’ istenilmesinin sebebi olan, “Babil Sendromu” iddiasını geçersiz kılıyor.

 ‘Babil Sendromu’ düşü de boşuna..

Çünkü, insanoğlunun,barış içinde yaşadıkları, hepsinin “aynı dili”konuştuğu, bir “Tek Tanrı”ya taptıklarısözkonusu efsanevi dönemin, Tevrat’tın ortaya çıkışından  asırlar öncesinden olduğu tartışılır bile değildir.

Bu durumda, Sümerliler’den -Aşağı Mezopotamyalı- bir şairin yazdığı şiir’deki haberin, zaman içerİsinde Tevrat’a girdiği kesin oluyor. Haliyle de, ‘Babil Sendromu’, yani, dillerin Babil Kulesi yıkılması ile ayrımlanması sonucu kaosun yaşandığı ve bu kaosun ortadan kalkması için “dillerin/dinlerin tekrar birleşmesi”’ iddiaları  yanlışlanmış oluyor. Zaten şiir’de, “İnsanın diline –çekişme- koyan ve Altın Çağ’ı sona erdiren Enki’dir denilmesi de (16), Babil Sendromu’nun, Tevrat’a sonradan girdiğininşiirdeki haberin Tevrat’taki habere köken olduğunun kesin delili oluyor.Zaten, Aşmelon Müzesi’nde bulunan bir tablette yer alan –dillerin karmaşasını da anlatan– Altın Çağ bölümü de; Altın Çağ’ın yaşanıp bittiğini (-hem de Babil Sendromu tanımı ile anlatılan dillerin karmaşasının, Musevilikle ilgisi olmadığını) ortaya koyan “tarihsel delil” oluyor (17). Şiir’de söz edilen Altın Çağ Dönemi, şiirin yazıldığı dönemden çok önce; yaklaşık M.Ö.4500’lerde yaşanmış “insanlığın Tanrısına karşı ilk toplu isyanı” olan “Nuh Tufanı öncesi yaşanmış bitmiştir ki”, bu durum; Başbakan Tayyip Erdoğan’ın; 2005 Eylül’ünde, “I.Hatay Medeniyetler Buluşmasında” sözettiği; Tevrat’tan gelen, Babil Kulesi felaketi iddiası ve insanlığın özlemi” yanlışlığını, haliyle de, “Altın Çağ” beklemenin anlamsızlığını da ortaya koyuyor…

‘Mesih/İsa -Mehdi’ beklerken ‘gelecek olan’

Geçmişte Aşağı Mezopotamya’da, M.Ö.2000-3000’lerde yaşamış Sümerler (doğru tanımı ile SÜMERLİLER) olarak adlandırılan halklar, insanların eskiden, çok uzun zaman öncesinde kalmış bir geçmişte mutlu yaşamış olduklarını biliyorlardı. “Bu (-yılanın, akrebin olmadığı) Altın Çağ temasını ünlendiren, klasik mitolojidir…fikir ilk kez Sümer Edebiyatı’nda ortaya çıkmıştır…insanlığın günahkar olmadan önce, bolluğu ve huzuru tanıdığı ‘çok eski çağ’dan söz eder…çok iyi korunmuş (tabletteki) ilk on bir satır mutlu günleri betimliyor; o zaman, diyor şair, evrenin bütün halkları aynı tanrıya..tapıyordu…Sümerleri, daha sonraki Yahudiler gibi, dil karmaşasından önce bütün insanların konuştuğu ortak bir dilin varlığına inandıkları ortaya çıkar.” (18).

İşte, sözedilen; insanlığın günahkâr olduğu dönem, yani “Yaratıcısına ilk toplumsal isyanı” Nuh Kavmi Döneminde yaşanmıştır. Nuh Kavmi Dönemi öncesinde insanlığın Yaratıcısına herhangi bir isyanı sözkonusu olmadığı için de, Altın Çağ olarak yaşanmıştır.

Tarihsel belgeler, hem ‘nüzül-i isa ve Mehdi’ beklentisi olanların, hem de Köktendinci Yahudi-Hıristiyanların gelecekte yaşanacağını bekledikleri Altın Çağ düşünün (!) kökenini ortaya koyarken, aynı zamanda gelecekte Altın Çağ yaşanmayacağını da ortaya koymaktadır. Hal bu olunca, Altın Çağ, yaşanmış bitmiş bir dönem olmakta, bir daha da (önümüzde bir tarihte) yaşanacak bir dönem olmamaktadır. Böyle bir dönemi beklemek, ne İslami, (zaten bilim İslam olduğu için de) ne de bilimseldir.

Bu sebeple de, “Hz. Mehdi (a.r.) ve Hz. İsa (a.s.) Yahudilerin başına geçen Mesih-i Deccal’i öldürüp, sistemini dağıttıktan sonra dünyaya hakim olacaklardır. O zaman tek bir dinin yani İslamiyetin yeryüzüne yayılması ile ırkçılık, milli egoizm yok olacak; sevgi, kardeşlik, güzel ahlak ana düşünce haline gelecek; ayrıca masonluk, siyonizm, materyalist felsefe, komünizm, faşizm, kapitalizm v.s. tarih sahnesinden silinecek, egoistlik, bencillik, kin düşmanlık her türlü sapkınlıklar etkinliğini kaybederek yok olacaktır. Savaşların, çatışmaların sebepleri yok olacağı için, savaş sanayine harcanan trilyonlarca lira, bu sefer meşru ihtiyaçlara, gıdaya, imara, teknolojiye, kültür harcamalarına, sağlık ihtiyaçlarına v.s. gibi insanların mutluluğu için gerekli diğer yatırımlara harcanacaktır…Hz. İsa(a.s.)zamanında, bilimin gelişmesiyle hayvansal ve bitkisel gıdaların üretimi arttırılacak, ilim ve teknoloji son safhaya ulaşacak, dünya kurulduğundan bu yana teknolojik olarak en gelişmiş çağ yaşanacaktır. İnsanlar teknolojinin imkanlarıyla çok rahat ve bolluk içinde yaşayacaklardır. Bu devreye bu yüzden Altın Çağ adı verilmiştir. (Allahualem) denilmesinin (19) hiçbir önemi yoktur. Zaten de, yapılan açıklamada, ‘Allahualem’ denilmesi de, iddianın kesinliği olmadığınınöyle olmasının istenilmesinin delili oluyor.

Üçleme İnancı’na sahip olanlar, yani Deccal, Mehdi, Nüzül-i İsa beklentisi olanlar, çok farklı beklentiler içersinde olsalar da, “..O halde yüzyılın başından itibaren her gelişen hadise görünüşte İslâmın aleyhine bile olsasonuçta İslâmın kazanç hanesine geçecek..” gibi, ne dediğini bilemeyecek görüşler ileri sürseler de (20); 21’nci yüzyılın ilk yarısında –Allah’ın yardımı olmazsa, Müslümanlar açısından bir şey olmayacağı, “aksine, ‘İslamın’ kaybettiği bir asır olarak anılacağı” şimdiden görülebiliyor.

Daha önce de yazmıştım; KÂBE’yi bile vurmaktan söz eden “Fundamentalist/Kıyametçiler”, herhangi bir çılgınlık yapıp, mesela; uydu düşürülmesi” veya “denizaltından, yerkabuğunun en genç çatlağının yer aldığı Kızıldenize bir nükleer bomba atması” oradaki tektonik yapıyı tetikleyerek, tsunami ya da başka bir felakete sebebiyet verip, sonra da, ‘göktaşı düştü’ diyebilecekleri mümkün görülebiliyor.

Nüzül-i İsa gerçekleşecek-Mehdi çıkacak” bağlılarıyla, “Mesih/İsa bekleyen Fundamentelist Batılı Beyaz Adam”; “gelecek olanı” beklemekte aynı konumdalar; “Kıyamet alameti” olarak “Mesih/İsa ve Mehdi (kurtarıcı)” beklenirken, ‘felaket bekleyenlere’, yani “İslam olana” gelebilir diyorum…

Tarihe göndermek için de yazdım…

Ahmet MUSAOĞLU

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir