İLBER ORTAYLI ve TRABZON CAHİLİYETİNE!..

İLBER ORTAYLI ve TRABZON CAHİLİYETİNE!..

       Bugünlerde Trabzon’da; Trabzon Belediyesi ve Trabzon Valiliği başta olmak üzere, Karadeniz Teknik Üniversitesi ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün destek verdiği, “Trabzon’da Kitap Zamanı” adlı, “45 Yazar’lı fuar”ın; bölgenin en önemli kültür faaliyeti olacağı, yetişen nesillere kitap okuma alışkanlığını erken yaşta kazandırmanın amaçlandığıböylelikle de, ‘Türkiye Okuyor’ sloganıyla yola çıkılan seferberliğe katkı olunacağı ifade edilen etkinliğin, “nesillerimize, ‘okunması gereken’ kitapların okumasının sağlanmayacağı” sebebiyle fayda sağlamayacağını; “Yazar” ve “Yazan” ya da “ünlü ve kaliteli” farkının ortaya koyulmadığı her eylemin, “Türkiye okuyor” olmayacağını, dahası da; bu etkinlikte, Trabzon’da yaşayan bir tek Yazar’ın bile yeralmadığını, oysa;, ‘Fuar’a iştirak edecek “her yazara”, “Trabzon’da yaşayıp da ders verecek bir Yazar-Münevver” bulunduğu düşüncemizi de kamuoyu ile paylaşmıştım..

İmdi de, ‘Fuarcılarımıza, ama, “davetkâr Trabzon cahiliyetine de ders vereceğim’; İlber Ortaylı üzerinden..

Cahiliyeti, “bilgi sahibi olmayan/bilgisizlik” olarak kullandığımı okuyucum-izleyicim bilir, “kim/ne olduğunu bilemeyişe

***

       İlber Ortaylı Bey, şehrim Trabzon’daki, ‘fuar/pazar yeri etkinliği’ sırasında, bir konferans da vermiş, Trabzon/Yerel basını bunu, “Trabzon’a ders verdi” başlığıyla da haber yapmıştır. Bendeniz, “Trabzon’daki fuar/kitap etkinliğinegelen herkese ders verebileceğimi”söylediğim için; gelenlerin en ünlüsü diyebileceğimiz İlber Ortaylı Bey’in, Trabzon’a verdiği ders”denilen açıklamalarını “yanlışlamak”, ama aynı zamanda, mülkü amirlik başta olmak üzere, organizasyona destek verenkişi ve kuruluşların ‘yetkili yetkisiz’ kişilerine, tabii ki ‘Yerel basında’ da; “kendi şehrinde” Ahmet Musaoğlu’nu yoksaydıkları için” de‘ders vermeyi’ sürdüreceğim, imdi…

***

       İlber Ortaylı konuşmasında; “Burası için söylenen laflara çok inanmayınız. Çünkü Trabzon içine kapanık, bağnaz ve ırkçı değil…Eğer burada bazı şeyler olmuş ise bunun potansiyel ile kabahati sadece bu memlekette değildir. Bunu herkese söylemek lazım.” diyordu. Yukarıdaki açıklamasında görülebileceği gibi de, Ortaylı; “Trabzon Tarihi”, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında; sözettiği konsoloslukların kurulduğu 1850’lerden sonra başlamış” kabulüyaparak, bu tarihten önce yaşanmış, ‘yaklaşık 350-400 yıllık’ şehir tarihini yoksayıyor, değerlendirmesini buna göre yapıyordu.  Oysa, Trabzon, sadece 19’uncu yüzyılda değil, bu tarihten öncesi olan,  Fatih Sultan Mehmet’in, fethi/1461 ile başlayan ve o günden 19’inci yüzyılın başına; 1801 yılına kadar gelen zaman dilimi de dahil, o günden bugüne kadar, ‘ne içine kapanık, ne de bağnaz’bir yapısı olmuştur. Irkçılık denilen  zırvaya gelince de; Türk ırkı, Ermeni ırkı, Kürt ırkı vb.. gibi hurafeler de, 1789 Fransız İhtilali denilen “vahşet dönemi” sonrası; Osmanlı İmparatorluğu’nu (da) yıkmak için1800’lü yıllarla “üretilmiş yalan/lar” oluyor. Bu tarih öncesinde, “ırk/çılık”  sözkonusu olmayıp, 1800’lü yıllarla ortaya çıkan ‘kimi ırkçılık’ta, sadece Trabzon ile ilişkili değil, tüm şehirlerimiz için sözkonusu edilebilirse de, ‘hakim ırkçı bir yapı’dan sözedilemez. Buna rağmen de, Ortaylı, “neden Trabzon’un bağnaz ve ırkçı olmadığını” vurgulamak gereği duymuş bulunuyor! Bununla, 2006 ve 2007 yıllarında bu şehir/Trabzon çocuklarının, ‘kullanılmaları sonucu’, işledikleri, Rahip Santorove Hrant Dinkcinayetlerinden mi sözedilmiştir, konferans salonunda olmadığım için bilemiyoruz. Ya da Hirant Dink’in cenaze töreni sırasında eşi Rakel Dink’in; “Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27 olsunBir bebekten bir katil yaratmayı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz..” sözlerindeki, “bebekten katil ürettiği” denilen şeyin; “Benim kültürüm; kültürü belirleyen şey de din olduğu için, Benim inancım” olmasına gönderme yapmasına mı bir tepki gönderiyor, ki, sanmıyorum. Rahip Santoro ve Hrant Dink’in, çocuk denilebilecek ‘evlatlarımız’ tarafından –menfur bir şekilde– öldürülmeleri de zaten, ‘şu veya bu gücün’,çocuklarımızı‘kullanması’örneği ama, bu da sadece ‘Trabzon’a hâs’ olmuyor. Mesela da, daha eski yıllarda, çocuk-delikanlı denilecek yaşta-Lise öğrencisi Hüseyin Üzmez’in, Malatya’yı ziyaret etmekte olan Ahmet Emin Yalman’ı vurması ve yine Malatya’lı 21 yaşındaki Mehmet Ali Ağca’nın, Abdi İpekçi suikastını gerçekleştirmesinde ‘kullanıldıkları’ vurgunları veya sonrası kimi ‘vurgunlar’ da, Trabzon’da gerçekleştirilen ‘vurgunlara’ benzer yaşanan hadiselerden oluyor. Bu sebeple, bu tip hadiseler üzerinden şehirleri, Trabzon’u da ‘mahkûm etmek’ ancak ‘kasıtlı yapılıyor’ ile açıklanabilir ki, bunu da herkese değil, İlber Ortaylı benzeri açıklamalar yapan kişilere söylemek gerektiği için, onu yapıyorum. Ortaylı, neredeyse tamamen, “19’uncu yüzyıl temelli” konuştuğu için, ‘ırkçı değil’ açıklamasıyla, 1895 yılı, Ekim ayı içerisinde, “Trabzon Ermeni isyanı” sırasında yaşananlara değiniyor gibi (de) duruyor! “Eğer burada/Trabzon’da, bazı şeyler olmuş ise, bunun potansiyel ile kabahati sadece bu memlekette değildir” sözlerinin muhtemel ‘göndermesi’, sanki bu gibi de duruyor. Her ne kadar, “Bunun kabahati sadece bu memlekette değildir” ifadesi, öncesindeki veya o dönemdeki “Trabzon(luy)u”, yaşanan hadiselerden tamamen değil, ‘kısmen’ sorumlu tutmuş olsa da, bu görüşü de doğru olmuyor. Çünkü, isyana sebep olanların Trabzon(lu) olmaması, İngilizler olması; onların ‘kullandıklarının da Ermeni denilenler olması”, ‘kabahatli’ olanları ortaya koyduğu  için, Trabzon(lu), kısmen bile ‘kabahatli’ olmuyor…

       Ortaylı’nın, “Tarihte buradaki tüccarın büyük çoğunluğu İtalyan ve Rum’dur. Şehirde aşağı-yukarı benim bildiğim kadarıyla 8-9 konsolosluk vardır, dini misyonlar ve yabancı okullar vardır. Sadece gayri Müslim okullar değil yabancı misyonlar da vardır. Yani burası kozmopolit hayata hazırlıklı ve yaşamaya alışık bir bölgedir” görüşleri de doğru olmuyor. Kendileri’nin, “Tarihte buradaki tüccarın büyük çoğunluğu İtalyan ve Rum’dur.” açıklaması, “Trabzon’u değerlendirirlerken”, fethinden/1461’den beri süregelen tarihi esas almadığı; ‘Trabzon tarihi’ olarak, 19’uncu yüzyılı, hatta onun bile ikinci yarısını; –1850’den, 1900’a kadar ki,  konsolosluk yılları dönemi’ diyebileceğimiz zaman dilimini değerlendirmeye tabii tuttukları için, sağlıklı değerlendirmeler de yapamıyor. Sözettikleri, “İtalyan ve Rum olunması” görüşleri de aynen öyle; Anadolu’nun tarihinde, “Rum” denilen –bugünkü Yunanlılarla da irtibatlandırılan– bir unsur yaşamadığını; “Doğu Romalılar’a, Roma’dan mütevellit, ‘Rum’ denildiği; Rûmi’nin ‘Doğu Romalı’ olduğu bilinebiliyor. İlber Bey, bu gerçeğe göre konuşması gerekirken, nedense; ‘yanlış/zararlı’ olan “Rum” vurgusu yapıyor. Ayrıca da, “Rum” dediklerinin “Doğu (Ortodoks Hıristiyanlar) Roma”; İtalyan dediklerinin ise, “Batı (Katolik Hıristiyanlar) Roma” olduğu; bunun bilinip söylenmedikten sonra, bırakın Anadolu’ya, Trabzon’a dahi tarih yazılamayacağını Ortaylı’nın bilmesi ya da Bendeniz’den öğrenmesi gerekiyor. Konsolosluk meselesine gelince de, Trabzon’da, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında; sayılarında, yıllara göre değişiklik olsa da, “1874’de, Trabzon’da, 11 konsolosluk” bulunuyordu. Konsolosluk sayısı fazlalığı, Trabzon’un ticaret hayatını göstermekten ziyade, “dini misyonlar ve yabancı okullar da dahil”, hepİsinin birlikte, “kültürel değerlerimize saldırı/Misyonerlik amaçlı” bulunduklarını gösteriyor. Sözkonusu bu dönemde, ‘Müslüman toplumun’, gayrimüslimlerle bir arada gibi yaşamaları (!) görülen şey ise, Ortaylı’nın dediği gibi; “kozmopolit hayata alışık bölge” olma hâli değil, aksine; “gavura ‘gavur denilmesinin’ yasak olduğu” bir dönemde, Trabzonlu’nun; ‘mecburi yaşama hâline tabii tutulması’ gibi duruyor. Konsoloslarıyla birlikte tüm yabancı unsurlar; Hıristiyanlığın; “Katolik, Ortodoks ve Protestan” Misyonerliğinin, ‘Trabzon’a işgali yaşatması”; Müslüman toplumun “değerlerine saldırı” olması oluyordu. İşte, böyle bir yapıdaki Trabzon’da, 1895’de; ‘Ermeni ayaklanması’ yaşanıyor fakat, bilinebiliyor ki; Fatih Sultan Mehmet’in, Trabzon’u 1461 yılında Osmanlı İmparatorluğu topraklarına katmasından, 19’uncu yüzyıla kadar ki yaklaşık 350 Trabzon yılı yaşanmış; bu tarihsel süreçte, Müslim ve Gayrimüslimlerinyaşamları, milletler arası bir anlaşmazlığa konu olmadan sürmüşkengözden kaçırılan bu durum, “kozmopolit bir hayat yaşamı değil, İslam’a isyankâr olunmadan yaşanan bir hayat; “İslam dininin ‘koruması’ altında” huzur içerisinde yaşanan toplumsal bir yapı demek oluyordu. Ortaylı’nın ‘kozmopolit hayat’ dediği dönem, 19’uncu yüzyılda, ‘İslamın, yaşayıp yaşatmasına’ karşı girişilen, ‘saldırı dönemi’ oluyordu. 1830’da ve 1838 yılında, Osmanlı’nın; Amerika ve İngiltere ile yaptığı Ticaret Anlaşması (bu dönem sonrası ticaret faaliyeletler de, Osmanlı’yı imar hareketleri değil, yıkıma sebebiyet vermiş faaliyetler oluyor). 1839 Tanzimat Fermanı ve 1855 Islahat Fermanı sonrası ‘kozmopolitik’ denilen yaşam şekli doğuyor; bu durum, Müslüman tanınan insanların, “ÖZ  değerlerine” karşı ‘savaş açmaları da’ oluyor ama, bu dönemlere kadar sakin yaşayan gayrimüslim vatandaşlarınihanetlerinin doğması, Trabzon(lu)nun; “Kültürel-Misyoner saldırıya uğratıldığı dönem” de oluyordu. Haliyle de, “ÖZ/Kendi Kimliğinin Kırılması”  sonucu yaşanan ‘Kimliksiz olma’ hâli de oluyor. Anglosakson/Protestan Hıristiyan ‘Batılı Beyaz Adam’ın, “Ermeni Hıristiyan Mezhebi/Gregoryan mensuplarına” yaptıkları ‘saldırılar’ bile, bu mezhep mensuplarının diğer Hıristiyan mezheplerine; asıl da Protestan Hıristiyan mezhebine geçişleri oluyor, ama aynı zamanda/esasta, “Osmanlı’ya ihanetçi yetiştiren dönem de” demek oluyordu. 1800’lü yılların (19’uncu yüzyılın) ilk yarısında, Balkanlarda  yaşayan “Hıristiyan/Dini kimliklerden”, “Yunan ve Bulgar ırkları/milletleri” üretiliyor; Müslümanlara yaşatılan ‘vahşetler’ sonrası bu unsurlar, “millet/devlet” haline ge(tiri)liyordu. Her devir ve dönemde fundemantalist olan ‘Batılı Beyaz Adam”ın; içimizde ürettikleri Türkçülük, Kürtçülük, Arapçılık vb.. zırvalıklarıyla daOsmanlı İmparatorluğunun parçalanması inşâediliyordu! Ortaylı’nın, “burası kozmopolit hayata hazırlıklı ve yaşamaya alışık bir bölgedir” dediğiişte böyle; ‘hatırlanılması bile istenilmeyecek’Trabzon (tarihi) zaman dilimi’ oluyordu.

       İlber Ortaylı, “Trabzon tarihte İzmir’den çok daha kozmopolit olarak yaşayan bir vilayet merkezidir. Sadece burası değil bağlı sancakları kazaları ile de. Mesela Giresun’un 30 küsür yıl belediye reisliğini yapan kişi Andrea’dır, Andrea sonunda İkinci Abdülhamit’ten bizim başı bozuk paşalığı dediğimiz paşalık rütbesini de almıştır. Böyle Rum Ortadoks belediye reisinin yönettiği bir yerde bazı olaylar olmuş ise orada onu herhalde sadece oradaki insanların Müslümanların yapısına bağlayarak izah edemezsiniz. Bunu bilmek lazım. Onun için tarihi belgeleri lütfen dikkat edin.” diyordu. Asıl belgelere dikkat etmesi gereken kişi ise, Sayın Ortaylı oluyor, çünkü; tüm açıklamalarında görülebileceği gibi de, sürekli, Trabzon’un, 1461’den, 1850’lere kadar olan yaşanan toplumsal yapısını yok sayıp, ‘Trabzon Tarihini’, 19’uncu yüzyıl, onu da, 1850-1900 arası gibi alıp yorumluyor, bu da kendilerinin işledikleri, ‘sürekli hatası’ oluyor/du.  İzmir ve Trabzon ‘mukayesesi’ yapsa da, yine aynı zaman dilimi için yapıyor; “Osmanlı Trabzon’u” ve “Osmanlı İzmir’i” için bir karşılaştırma yapmıyor; dahası, Osmanlı tarihinde ‘Trabzon’un yeri’ ve ‘İzmir’in yeri’ farkını da göremiyor. Andrea gibi gayrimüslimlerin, Batılı Beyaz Adam’ın, “Osmanlı’nın ‘idari yapısına müdahale ettikleri” 19’uncu yüzyılda üretildiklerini de göremiyor ya da bilerek yoksayıyor; Osmanlı’nın, haliyle de Trabzon’un, ‘misyonerlerin saldırısı’ altında kaldığı 19’uncu yüzyıl dönemi “yıkılmışlığımızı/teslim alınışımızı” bize, ‘model dönem’ gibi gösteriyor. Ortaylı, bir anlamda ‘misyonerlik yapmış’ oluyor. “Ortodoks (Rum=RomaHıristiyanların”, yaşadıkları alanlarda ‘sorun” olmalarını “pasifize” etmek için, Abdülhamit’in, ‘Andrea’lara’ verdiği “başı bozuk paşalığı” örnek göstermesi; APO denilen katile, ‘Bodrum Paşalığı verilerek “evde gözhapsinde” tutulması öngörülerini hatırlatması/katkı gibi duruyor. Gayrimüslimlerin, sadece Belediye Başkanı-Yönetici olarak görev yaptıkları yerlerde değil, Anadolu genelinde “isyan etmelerinin”; o dönemde, başta İngiltere, Fransa, Rusya gibi devletlerin katkıları demek olduğunu söylemesi gerekiyordu! Yoksa, tabii ki de, yaşanan isyanlar, o bölgelerde yaşayan “Müslümanların baskısı sonucu” doğmuş olmuyor. Balkanlarda, Kafkaslarda, Arap yarımadası, Afrika’da, hep mazlum olan, kendilerine “isyan ve ihanet edenlere karşı meşru müdafa” durumunda kalanlar/Müslümanlar oluyor/du.

       Sayın Ortaylı,“…fetihte burası 1461 yılı. Fatih Sultan Mehmet sayesinde buradan Pontus kuvveti bitiyor” da diyordu. Oysa, Fetih/1461’de biten, “Pontus (devleti-imparatorluğu, kültürü)” değil, “Trabzon –Doğu- Romalıları” tarihi oluyordu. Çünkü, tarihte hiçbir zaman, “Pontus kültürü ya da Pontus devleti ya da Pontus kimliği” yaşamamıştır. Persler’in Anadolu’daki hakimiyetleri sırasında, satraplıkların birinin adı olan “Pont”tan üretilmesi de muhtemel görünen ‘Pontus’ adı, deniz-okyanus, anlamında, haliyle de, “yaşamda/evrende herşeyin başlangıcı su olduğu” şeklindeki dini önermenin, ama aynı zamanda bilimsel önermenin ifadesi oluyor. Uyduruk Pontus kültürü/devleti yerine söylenilmesi gereken, İstanbul merkezli “Doğu Roma/Ortodoks Hıristiyanlığın”, Haçlı Seferleri sırasında/1204 tarihinde, “Batı Roma/Katolik Hıristiyanlığın” güçleri tarafından yağmalanması sonrası merkezden kaçanların sığındıkları Trabzon yöresinde oluşturdukları yapı, bağımsız, bir devlet-imparatorluktan ziyade, Persliler ve Selçuklular arasında gidip gelen “vasal/köle” bir yapı oluyor; bunun ismi de, hiçbir zaman Pontus olmuyor, en fazla, “Trabzon –Doğu- Romalıları” denilmesi gerekiyor. Sayın Ortaylı, Trabzon için (de), “Pontus” tanımlamasının kullanılmasının yanlış/kasıtlı olduğunu, ‘misyonerlik olabileceğini’  bilebilecek durumda ama, bunu yapması, ‘olması gereken” gibi bir ‘münevver olmadığını’ gösteriyor.

       Ortaylı ayrıca; “Trabzon halkı işgale ve yabancı müdahalesine karşı fevkalade hassas ve tahammülsüzdür…Çünkü burası çok dış istilaya açık bir bölgedir. Ve 1915’te bir Rus istilası yaşandığı için de bu konuda son derece hassas son derece tahammülsüz bir şehirdirMaalesef nüfus yapısındaki kozmopolitizm 19. asır boyu bile çok faydalı bir karşılıklı ilişkiler arttığı halde birinci Cihan Harbi yıllarında ve sonrasında aynı tesiri yapmadığı için bazı konularda yine hassasiyeti olan bir bölgedir…TrabzonBirinci Harp’ten sonra…Sadece ve sadece büyükşehirlere göçle hayatını sürdürebilmiştir. İşte bu dönemde Trabzon’un aşırı derecede maarife düşkün olduğunu ve insanların bir ölçekte iktisadi hayattaki kıvraklığı elde edemediklerinden dolayı zenginleşmenin yolunu Türkiye bürokrasisine, ilim hayatına, serbest mesleklere girmekte buldukları bir gerçektir. Bir sayım yaptığınız zaman mühendislik, tıp üniversite hocalığı gibi dallarda Trabzon Lisesi’nin yetiştirdiği talebe sayısının çok kalabalık olduğunu görürsünüz. Bu da eski liselerdendir. Sultan İkinci Abdülhamit Han devrinde kurulanlardandır hatta daha evveldir.” de diyordu. Trabzon’un ‘yabancı müdahaleye’ karşı hassas bir şehir olmasının, öngördükleri, ‘1915 yılı Rus işgaliyle’ ilgisi yok, bu durum; Doğu Karadeniz Bölgesi’nin ‘Başkenti’ durumunda diyebileceğimiz Trabzon’da hâlâ da görülebilmesi, insanının, “kimliğinin/ÖZ’ünün henüz/tamamen kırıl(a)mamış olmasından; TRABZON’UN HENÜZ TESLİM ALINAMAMASINDAN/kendi olmaktan çıkartılAmamasından” geliyor. Ortaylı, 19’uncu yüzyıldaki “kozmopolitliği/misyoner saldırı dönemini”, “karşılıklı ilişkiler artması” şeklinde olumlu olarak yorumlayıp, Birinci Cihan Harbi yılları-sonrasının, aynı tesiri yaşamayışı sebebiyle “şehrin hassasiyetini” koruduğunu ileri sürmesi ise, komikliğin bile ötesinde oluyor. Bir başka deyişle, ‘şehrin hassasiyetini koruyuşunu istememesi” demek (gibi) duruyor. Trabzon da olsa, “bir şehirden, iş imkanları bulunan büyük şehirlere göçün, hemen her Anadolu şehrinde görüldüğü, bununyerel sebepleri olsa da”, bu durumun; “ülkenin genel sorunlarından/iyi idare edilemeyişinden, sisteminden kaynaklandığını” göremeyişi de, yine bilgisizliği oluyor. ‘IMF, Dünya Bankası’ üzerinden ‘alınan emirler’ doğrultusunda; “köyden şehre göç ettirilme yaşandığını”, bunun halen de, “köylünün nüfusunun, % 15’e indirilmesine kadar” süreceğini de bilemeyen Ortaylı, “köyden şehre göç ettirilen insanların, şehirde bulamadığı yaşam şartlarını bulmak için bir başka şehre göçünü” kavrayamayışının, “ülke tarımın öldürülüşü” de demek olmasını da bilemiyor. Trabzonlu da, ülkenin diğer şehirlerindeki insanlar gibi, milli gelirden payını ‘gereği gibi’ alamadığı için, Ortaylı’nın, “Birinci Harp’ten sonra…Sadece ve sadece büyükşehirlere göçle hayatını sürdürebilmiştir.” değerlendirmesi de yanlış oluyor. Üstelik de, Trabzon aynı zamanda “göç alan da” bir şehir oluyor. Ayrıca da, eğer sistem, ‘Vehbi Koçları değil, halkı büyütseydi’, Trabzonlu’nun da göç etmesi için bir zorunluluk doğmayacaktı. Bu sebeple, Ortaylı’nın, “Trabzonlu’ya (da)hakaret” denilebilecek; “insanların iktisadi hayattaki kıvraklığı elde edemedikleri/nden dolayı zenginleşmenin yolunu Türkiye bürokrasisine, ilim hayatına, serbest mesleklere girmekte buldukları bir gerçektir” sözü de, boşsözdepoculuğu oluyor! ‘Trabzon’un maarif’ine’, Abdülhamit dönemi üzerinden bakması da, Trabzon’u, fethinden 19’uncu yüzyıla kadar “yaşamamış” gibi sayması demek oluyor. Oysa, hep unuttuğu ve esasta da bilmediği, Abdülhamit gibi büyük bir padişahtan çok önceleri; “Osmanlı Trabzon’unun” başlangıç döneminde Trabzon’un; “Osmanlı’ın ‘dört büyük padişahına’ taht şehri” olduğu oluyor. Dahası da, “Dördüncü Murad ve İbrahim Han” zamanlarında da şehrin Beylerbeylik olduğu, Trabzon halkının da, hemen her döneminde “maarif ehli” oldukları da oluyor. Ve de, Ermeniliği atfedilen kuyumculuğun Trabzon’daki kökeninin, Yavuz Sultan Selim Han olduğunu da, 19’uncu yüzyıldan yaklaşık 200 yıl önce yaşamış olan Evliya Çelebi’den okumamışlarsa, Bendeniz’den okusunlar, imdi, buyurun: “Fetihten sonra, Mehmet Han burayı taht edinip içinde para kestirdi, hutbe okuttu. Üç sene bu şehirde oturdu…Şehzade Beyazıd Han’ı Trabzon’a hâkim tayin etti ve kendisi İstanbul’a gitti. Sonra Beyazıd-ı Veli padişah olunca, oğlu Selim’i Trabzon’a yerine hâkim tayin etti…Şehzade Süleyman da Trabzon’da doğup orada hâkim oldu. Bu Trabzon, Osman oğullarından dört padişaha taht şehri olmuş eski bir şehirdir. Süleyman Han 926 tarihinde padişah olunca, anasını Trabzon’a göndererek bu şehri tamir ve Batum Sancağını da ilhak ederek ayrı bir eyalet yapmıştır. İki tuğlu mirmiranlıktır (Beylerbeyiliktir) . Dördüncü Murad ve İbrahim Han zamanlarında, bir çok vezirlere tuğlu olarak ihsan olundu. Paşasının, padişah tarafından –Süleyman Han kanunu gereğince- 30.000 hası vardır…Bu şehir…İrem bağına benzer, süslü bir şehirdir…Trabzon halkı..temiz cübbe ve elbiseli, maarif ehlidirler. İçlerinde gazel okuyan, Farsça bilen sayısız şairler vardır…Dünyada Trabzon’un kuyumcuları kadar usta kuyumcu yoktur. Hatta Birinci Selim burada doğmuş, çocukluğu zamanında kuyumculuğu öğrenerek babası Beyazıd Han adına Trabzon’da para kazınmıştır. Hakir, bu parayı gördüm. İşte o zamandan beri kuyumcuları şöhret bulmuştur…Halkı ahlaklı ve yabacı dostu insanlardır…Bu şehirde birkaç ay zevk ve sefa edip, bütün maarif ve ilim erbabı ile can sohbetleri ederek şehri istediğimiz gibi gezip gördük.” (1). Bunları göremeyip, bilemeyip yanlış değerlendirmeler yapmak İlber Ortaylı Bey’in ‘sorunu’ oluyor. Trabzon Lisesi’nin şehrin tarihindeki önemi büyük ama, Trabzon, fethinden beri zaten hep bir “maarif-eğitim-ilim” denilen hadiseyle ‘içiçe’ olmuş, hep bir “Başkent (gibi) olmuş-kalmıştır”. Bu sebeple, Sayın Ortaylı’nın yanlış değerlendirmeleri, ‘yazarlık-münevverlik’ olmuyor…   

       İlber Ortaylı; “Bir diğer husus bu bölge Türkiye’deki siyasi çalkantılara karşı fevkalade hassastır…Mesela ittihatçılık ortaya çıkar Trabzon çok aktif olarak içindedir, ittihatçılığa karşı bir hareket çıkar yine aktif olarak içindedir. Moskova’da TKP kurulur buradadırlar. Biliyorsunuz genel sekreter burada öldürüldü. Karşı hareket de yine burada ortaya çıkar.” da demiş bulunuyor. Bu da tabii ki, ‘yanlış değerlendirmelerinden’ oluyor. Trabzon(lu)’un sözedilen bu durumu, “Eski Bir Başkent Ruhu”nun kazandırdığı şehr-i yapıdan; “tarihi beslenme kaynağından” geliyor. “Karşı hareket de yine burada ortaya çıkar.” sözü ise, haddi aşıyor; zaten “Malatya’da veya herhangi bir yerde ortaya çıkmasını” daaçıklayamaz!..    

      Ortaylı, “Yani buraya (-Trabzon’agöç olmak aksine buradan göç olur. Bunun yapısı ne zaman değişecek? Değiştiği gün gelmiştir. Yani Kafkasya ve Kuzey Karadeniz ve İran tabiatıyla tekrardan buraya entegredir…AB’ye girelim veya girmeyelim, İran Kafkasya ticaretini köstekleyecek tedbirlere mutlaka girmememiz lazımYani İran ve Kafkasya ülkelerine vize koyamayızRusya’ya Kafkas ülkelerine ve İran’a vize koyamayız…İlk işareti başvekil vermiştir. ‘Biz Euro’ya girmeyeceğiz ‘dedi. Son derece isabetli bir görüştür. Türkiye Euro sistemine giremez…doğrusu da budurDeğişen hava trafiği şartları dolayısıyla bu bölge bir turizm bölgesi olmak durumundadırbiz bu bölgede bir eski eser koruması…tabi çevrenin koruması hareketine önem vermekteyiz.” de diyordu. Bu açıklamasıyla da, “dünyada neler olup bittiğinden habersiz olduğunu” ortaya koyuyor. Kafkasya, Kuzey Karadeniz ve İran ile “entegre olma” görüşü, “ABD Dış Politikası” uygulaması; ülkeler arasında ‘Yeni Bölgesel Birlikler’ kurulurken, “vizelerin de” kaldırılması, bu politikanın uygulaması gereği oluyor, yoksa, Türkiye’nin menfaatleri olmuyor. “Türkiye Euro sistemine giremez…” diyor ama, “Şangay 5’lisi hayallerinize neden sokuluyor!” başlıklı yazımı da okurlarsa, o konuda da kendisini “bilgilendirmiş” olurum diyor; “Türkiye’nin AB’ye girmemesi gerektiğini, Ortadoğu coğrafyasında lider olması gerektiğini”, İstanbul’da bile, bizimkilerin yüzüne söyleyenlerden biri de, Samuel Huntingtonoluyordu. Bu sebeple, 50 küsur yıl “AB kapılarında halkın kandırılması” bitirilip,  “Doğu-Asya ile entegrasyon” düşüncesi, bizim düşüncemiz gibi sunulsa da, değil; KüreselciNler’in, bulunduğumuz bölge ile ilgili “modellerini yenilemeleri’ gereği oluyor. Bunun aksi düşünce “komedi olarak bile” izlettirilmemesi gerekiyor! Ortaylı da dediler diye, “bu bölge Turizm bölgesi” olmalı değil, bu komediyi, rahmetli Ecevit; 1970’lerde, İskandinav Sosyal Demokratları üzerinden çok konuşmuş, buyurmuş ama, bugüne baktığımızda, boş da konuşmuştu, yeni bir boş konuşma dinleyemeyiz diyorum. Yapılacak şey de, ‘tabii çevrenin korunması’ değil, insanımızın, ‘kirlenen zihninin’ acilen temizlenmesi oluyor, çünkü; “kirli zihinlerin kirlettiği çevre”, ancak o şekilde temizlenmiş olur, başka şekilse olmaz; ancak o zaman, “Kendimiz olur; işte o zaman ancak,’ gerçek milli’ bir politika” izliyor oluruz. Kim aksini söylerse söylesin, laf-ı güzaf olur, başka bir şey olmaz, olmuyor…

***

       ‘Osmanlı/Müslüman sever’ zannedilen, “Trabzon’un İslamlaşma ve Türkleşmesi 1461-1583” isimli eserin de yazarı olan Heath W. Lowry’ye sorulan; “Osmanlıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna verdiği cevap, “kim/ne olduğunu bilmeyen herkesi’ düşündürtmesi gerekiyor. Lowry,  “Tabi buna cevap verebilirim ama, benim mesleğimi gözönünde bulundurmanız lazım. Ben de bagajsız gelmiyorum. Benim bagajım işte Hıristiyanım, Amerikalıyım, çocukluğum babamın misyoner olması…Benim söylediklerimi değerlendirirken bunların hepsini gözönünde tutmak lazım. Çünkü ben bunlarla beraberim, bunlarla varım.” diyordu (2).

       Peki de, “İlber Ortaylı dahil, 45’liklerin bagajlarında’ ne var da ‘ilkokul çocuklarımız’ da otobüs otobüs ‘fuar/pazar yerine’ taşınıyor!.

      Başörtülü genç kızların ‘putperest oldukları bir dönem yaşanıyor…

***

Yaşamda hiçbir şey delicesine değil, geçici mekanımız; Osmanlı’nın “dört padişahına”;  fethedene/Fatih, sonra teslim ettiği oğluna/II.Beyazıt, onun oğlu, 23 yıl şehzadelik yapana/Yavuz, onun da oğlu Kanuni olana, ‘taht şehri’ olmuş Trabzon’umuzdan..

Mühendislik hayatım sürerken başlayan ve emekliliğimde de sürdürdüğüm Yazar’lığım boyunca Bendenizi ‘öfke dolu çığlık’ atmaya zorlayan şey, ortalıkta “bilgi adına ‘bilgi kirliliği’ dolaşıyor olması, 20-21’inci asrın cahiliyetinin sürmesi” oluyor. Yaptığım şey; ‘ilmimin zekatını vermek’, ‘bilgi birikimimi paylaşmak’ oluyor..

Seni de sigaya çekecek bir Molla Kasım her dem bulunur hâli..

Bu ülkedeki herkese “ders vermem” sürüyor..

“Eski bir Başkent Ruhu” taşıyan şehrim Trabzon’un, “Turabozan” bir evladından…

        Ahmet MUSAOĞLU

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir