Kelime Oyunu, Var mısın Yok musun ve Başörtüsü

Kelime Oyunu, Var mısın Yok musun ve Başörtüsü

Eski adıyla Kanal 1, yeni adıyla Bloomberg HT kanalında yayınlanan kelime bilgi ‘yarışması’ “Kelime Oyunu” büyük bir beğeniyle izleniyor. Yarışmacıların yapması gereken, belli bir süre içerisinde istenilen kelimeleri bulmak. Başvuru yapmak için de, özgeçmiş yanında, fotoğraf da isteniliyor…

Büyük bir keyif ve zevkle izlenen bu yarışmayı, Ali İhsan Varol başarılı bir şekilde sürüyor. O’nun başarısının getirdiği katkıyla da program, “prime-time” denilen Saat 20.00’ye alındı, hem de reklam süresi de uzatılmış bulunuyor. Yarışmada zirzopça ve sokak jargonu tarzında sorular da sorulsa da, aldığı reyting ve yükseliş grafiğiyle başarısı hâlen de süren programın, inanılmaz bir izleyici kitlesi bulunuyor. Üstelik, “ödül” dağıtımında “cimri” olunsa da, programa gösterilen teveccüh durmaksızın büyüyor …

Programa çok şey katan Ali İhsan Varol biyografisinde; üniversitede önce “Astronomi ve Uzay Bilimleri”, sonra “Tarih” Bölümüne, sonra da “Kamu Yönetimine” yazıldığı, ama 3 üniversiteyi de bitirmeden bıraktığı yazıyor. Son olarak televizyon sektörüne, prodüksiyon asistanlığıyla girip, setin hemen her alanında çalıştıktan 13 Yıl Sonra da “Kelime Oyunu”nun sunucusu oluyor…

Yarışmaya sunucu olarak başlamasını Ali İhsan Varol şöyle anlatıyor: Yarışmaya sunucu olması şans eseri olmuş. Yarışma başlama aşamasında kendisinden, sadece “soruları yazması” istenmiş, daha sonraları, çekim için çalışmaların başladığı bir gün aranarak, “Çekimlere gel soruların nasıl işlediğini gör” denmiş, o sıralar yarışmanın sunucusu daha henüz bulunmadığı için de, gittiği bir deneme çekiminde “sunucu rolü” alınca, çekimden hemen sonra “yarışmanın sunucusu” oluyordu. Programa yansıyan, benimsemediğim ‘Aziz Nesinciliği’ olsa da, hakkını yiyemem; kişiliğiyle, başarısıyla, “Kelime Oyunu”nu çok izlenen bir program hâline getirmiş bulunuyor.

Bu tür yarışmalar için bilgi dağarcığımızı zenginleştiren’ programlar denilse de, ben şahsen bu yarışmaların, “Bilgi üretmediğini, aksine, bilgiye ulaşılmasını önlediğini de” düşünüyorum, bu bahs-i diğer… Bu yazıya yazmama sebep ise, izleyicisi pek olmasam da, bizde de izlenilmesi oluyor…

İlk sunucumuzu ve programını –şimdilik- burada bitiriyor, imdi de, bir başka yarışma ve sunucusundan; “Var mısın Yok musun?” ve Acun Ilıcalı’dan söz edeceğim. Kabul edelim ki de o bayağı bir ünlü, onu tanıtmaya pek gerek de yok, biraz değinip sonra da yazımın esas konusuna geçeceğim…

Acun Ilıcalı, aslen Erzurum’lu, ama Edirne doğumlu. Kendi deyimiyle, çok yaramaz bir çocuk, tam bir sokak çocuğu!… düşünün işte, acayip bir şey (!), Lise hayatında her yıl ikmale kalan kopyacı bir öğrenciymiş… İstanbul Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nü kazanmış, ama üniversite hayatı, 7 yılın sonunda mezun olmadan bitmiş… Aile hayatıyla ilgili acılar, dramlar sözkonusu ama, konumuz bu değil, programı ve kendisi… Dibe vurmasından sonra bir yakını vasıtasıyla televizyon dünyası ile tanışıyor, sempatik ve samimi olması ‘Beşiktaş spor muhabiri’ olduktan sonra “verime” dönüşünce bir anda yıldızı parlıyor ve Şansal Büyüka’nın yanına transfer oluyor. Bu transferle birlikte gelen Televole programı, onu ülkeye tanıtıyor, sonrasında da kendi programları ve yapımcılığı başlıyor. Artık o, neredeyse herkesin evinde, sevdiği, izlediği biri. Son programı “Var mısın Yok musun?” ile yine zirvede…

Ali İhsan Varol ve Acun Ilıcalı, bu iki isim neden başarılı? Her ikisinin de üniversite hayatları olmamasına rağmen, üniversitelilerin yakalayamadığı başarıyı nasıl yakaladılar?..

Konumuz bu olmadığı için derin bir analiz yapacak değilim. Fakat, yapacağım kısa tahlilin, ‘derin analizciler’in yorumlamalarından ‘daha doğru’ olacağını da bilebiliyorum… Ortalıkta ‘dolu üniversiteli’ varken de, üniversite tahsili yapmayan bu ikilinin başarılı olmaları, aynı zamanda, “alaylı-mektepli” tartışmalarına da –bugünkü üniversite ve üniversitelilerin yetersizlikleri anlamında– cevap gibi oluyor. Fakat, gerek Ali İhsan Varol’un, gerekse de Acun Ilıcalı’nın izleyicilerince “kabul edilir kılınmasının” sebebi, “alaylı” olmaları değil, “inandırıcı” olmaları, izleyicilerce “sempatik” bulunmaları, “samimi” olmaları, görülmeleri oluyor. Ekranbaşındakiler onları “kendinden biliyor”, başarılı bu ikilide adeta “kendilerini buluyor”… Onların başarılarının temel sebebi –işlerini iyi/kaliteli de yapmaları yanında- esasta bu oluyor…

Siyasi anlamda “sağ” ve “sol” kavramlarını (milliyetçisi, İslamcısı veya diğer benzerlerini) içi boş kavramlar olarak görür, kendini bu isimlerle ananları da ciddiye almam, öncelikle bunu belirtiyor, şimdi de şunu diyorum: Ali İhsan Varol ve Acun Ilıcalı için, biri ‘Anadolu’nun solundan’, ikincisi ise, “Anadolu’nun sağından’ geliyor, ama her ikisi de ‘Anadolu’ oluyor, “Anadolu’yu temsil ediyor” diyebiliyorum… Bu kadar tanımlama yeter, şimdi de onlarla olan ‘derdime’ geçeyim…

Geçenlerde bende takıldım –evdekilerle- ‘Kelime Oyunu’a… İzleyip sohbet ederken de, –Şu yarışmada bir tek başörtülü bile görünmedi dendi bana… Derdimiz, “yarışmada başörtülü” biri neden yok (?)” değil, yapılan “ayrımcılığı” sorgulamak oluyor. Tepkim, ‘başörtülüler’ üzerinden de kazanılıp, sonra da yapılan bu ‘saldırıya’ oluyor… Bu tarz ‘Ben’ olunca da, –Evet benim de dikkatimi çekti, Acun Ilıcalı’nın programında da görünmüyor, durun şunu “Kelime Oyunu”na sorayımdedim…

Bir mail yazdım o gece; Ağustos’un son günleri, Ali İhsan Bey’in şahsında, selam saygı ile; “benim fazla ilgim olmasa da, keyifle izlenen, başarılı sunduğunuz programınızda -bir tek de olsa- başörtülü bir hanımefendi neden göremiyoruz, diye soruyorum… müracaat etmedikleri için mi, elemede başarılı olamadıkları için mi ya da sizin tercihiniz mi!…” diye soruyordum… 

Bu e-mail’e üç gün cevap gelmeyince, Ağustos ayının bitimine iki gün kala bu defa, yine e-mail’le; “benim fazla ilgim olmasa da, keyifle izlenen, başarılı sunduğunuz programınızda -bir tek de olsa- başörtülü bir hanımefendi neden göremiyoruz, diye soruyorum… müracaat etmedikleri için mi, elemede başarılı olamadıkları için mi ya da sizin tercihiniz mi!tekraren gönderiyorum…okuduğunuz halde cevap verilmiyorsa eğer bu ayıbınız olur…” diyordum bu defa “Kelime Oyunu”na…

Eylül ayı başladı, 5’nci günü de oldu, Ali İhsan Varol’lu “Kelime Oyunu’ndan ses seda yine çıkmayınca, bu defa da; “Ali İhsan bey ya da ilgililere, siz/ler/e…tarihlerinde iki mail atmış, ‘keyifle izlenen, başarılı sunduğunuz programınızda -bir tek de olsa- başörtülü bir hanımefendi neden göremiyoruz, diye soruyorum… müracaat etmedikleri için mi, elemede başarılı olamadıkları için mi ya da sizin tercihiniz mi!…’ve de aynı mesajı bir daha göndererek, ‘tekraren gönderiyorum…okuduğunuz halde cevap verilmiyorsa eğer bu ayıbınız olur…’ diye de yazmıştım…ayıbı işlediniz, ama bu üçüncü ve size SON mailim oluyor. yapılan kabalığı ve ‘program’ olarak da bu ayıbınızı -eğer bu defa da cevap alamazsam- kişisel web sitemde ortaya koyacağım. saygı hakedilirse sunulur.” diyor ve web site adresimi de mesajımın altına yazıyordum…

Cevap alamadığım ilk iki e-mail’i, “vatandaş Ahmet Musaoğlu” olarak yazmıştım, üçüncü mailim ise, “web sitem ve yazarlığımı” ortaya koyunca hemen aynı gün, “Kelime Oyunu”ndan D.D. mesajı gelmekte gecikmedi: “Ahmet bey. Konu ile ilgili olarak sadece şu açıklamayı yapmam yeterli olacaktır. sadece başvuru yapmak yeterli değil ben 100 tane başvuru içerisin de sadece 10 ya da 15  tane başvuruyu değerlendirebiliyorum… Takdir edersiniz ki her başvuran kişiyi yayına almıyoruz dolayısıyla sadece kapalı yarışmacımız olsun diye gelen ilk kapalı hanımefendi başvurusunu değerlendirmemiz doğru olamayacaktır. Kısaca şöyle belirtebilirim kapalı diye tabir ettiğiniz yarışmacı başvurusu çok sık gelmiyor…” cevabını alıyordum…

Buna karşın ben de; “…eğer açıklamanıza “siz inanıyorsanız” benim de inanmamı bekleyiniz…500 programda bir kişi de mi çıkmadı! bu vesile ile… ben “haşemacılığa” ve “bikinciliğe” karşı görüşleri olan biriyim… sakın “bilgisiz islamcılarla da” beni karıştırmayın… dahası, bu ülkenin insanını “aptal” görenleri, “çok aptal” görmekle de kalmayıp, niye “aptak/çarpık akıl” sahibi olduklarını ‘kendilerine’ bilimsel olarak da sunan biriyim.. ayrıca da, sizin programınız veya benzeri veya diğer programların da, kişiyi “bilgiden” uzaklaştırdığını düşünen de biriyim...benim sorunum “örtülü” bir hanımefendinin programınıza çıkması (hiç) değil, itirazım, yaptığınız “ayrımcılığa”, dolayısıyla “saldırıya” oluyor. bir 500 program daha bekleyemeyeceğim… ben sizden “önünüze ilk çıkan başörtülü bir hanımefendiyi çıkarın” demiyorum, eğer “hakediyorsa çıkarın” diyorum…ama kabul edin ki de lütfen, hiç olmazsa bir kişi bile çıkabilirdi… çıkardığınızı görmeyi umuyorum…” diyordum, ses çıkmıyordu karşı taraftan bu defa…

Bu yazışmalar özel değildi, yapılan uygulamadan rahatsız olan bir vatandaş olarak sordum, kamuoyunu ilgilendirdiği için de kullandım, özel olsa zaten asla kullanmazdım, “Kelime Oyunu” ile muhabbetimizi bu şekilde bitiriyor, yine bir tek “başörtülü yarışmacı” göremediğimiz “Var mısın Yok musun?”a dönüyorum, imdi…

Dönüyorum dedik de, ilk buradan yazıyorum; eğer yanılmıyorsam da, orada da “bir tek başörtülü yarışmacı” görememiş bulunuyoruz…  

Peki de, ne iş ki, “Acunlara da başörtülü müracaat” hiç olmadı!..

Olmadı mı gerçekten!..

Bugünkü “başörtülüler”in de “saygın olanları da” tabii ki var, çok da… ama, “kendi bildikleri insanlar” eliyle “reforme” tabii tutuldukları için konserlerde “göbekli” olarak bulunabilenleri de görülebiliyor… Eğer alınsalar, Acun Ilıcalı’nın “Survivor”inde de yarışacak olanını –inanıyorum– görürdük. Gerek “Kelime Oyunu”na, gerekse de “Var mısın Yok musun?”a, “reforme” olmamışları da çıkmayı tercih eder ama, buna rağmen de “bir tek başörtülü” hâlâ göremedik, göremiyoruz, Ali İhsan Bey, Acun Bey, neden?..

Bu kadar uzun süreli ve kaliteli iki programda ‘numunelik bir başörtülü’  göremiyoruz neden?… ‘Kelimecilere’ söylemiştik, size de, -Ayıp olmuyor mu Acun?..

Ali İhsan Varol’lar gibi “ayıp” eden Acun Ilıcalı’nın, ‘Var mısın Yok musun?’ programına, Türk sineması oyuncularından Aytaç Arman’dan eleştiri geliyor; “Kimi tarafta kazanma umuduyla oraya gelmiş insanlar ve kaybettiklerinde yüzlerindeki üzüntü, kimi tarafta da kazanınca büyük sevinç yaşayanlar. İnsanların duygularıyla oynamak, bu kadar ajite etmek hoş bir şey mi? Aynı insanları adaya topladı; bu nasıl bir ahlaksızlıktır, arkadaş olanları birbirine düşürmek, birbirlerini elemek için yaptıkları türlü oyunlar. Bu programın topluma ne tür bir katkısı var anlamakta güçlük çekiyorum. İnsanlara sadece ahlaksızlık yaptırılıyor.” diyordu. Yapılan bu eleştiri bana, Türkan Şoray’ın (veya yaşlanmış diğer benzer örneklerin), “Türkan Şoray Kanunları” yürürlükte iken “şunu bunu yapmam” derken, yaşlandığında “sevişme” sahneleri çekmesine, yaşlanınca ilgi azalmasına uğrayan eski oyuncuların (vb.), “reytingi” yüksek olanlara ‘sataşarak’ gündem olmak istemeleri gibi duruyor…   

Benim, Acun Ilıcalı’nın ‘Var mısın Yok musun?’una, “başörtülü yarışmacı neden hiç göremiyoruz” soru/eleştirim, çok başka bir şey oluyor… Ayrımcılığa, saldırıya itirazım oluyor…

Programda “başörtülü hanım” görmememizin dışında hemen her türlü “yabancı konuklar” görmemiz ise, programa ‘esas’ eleştirim oluyor. Bu itirazım, programa “neden yabancı alıyorsun?” anlamında değil; “yabancılarla (farklı dinden insanlarla) bizim/Müslüman insanımızın “karışımı” ile yapılan programlar ile”‘ortak (küresel) bilinç’ sağlanıyorolunmasına oluyor. “Benim” duygularımla “Öteki”nin duygularının “sentezlenmesi”, her ikisinin de kaybettirilmesi, yokedilmesi oluyor. Bir başka deyişle de, bu sentez, “farklılıkların” ortadan kaldırılması, “çeşitliliğin” yok edilerek insanoğlunun “tek tipe” dönüştürülmesi ‘tehlikesi’ oluyor. ‘Var mısın Yok musun?’a bu ‘tehlike giriyor’ ama, bu ülkenin “asli unsuru’ giremiyor!…

Bu son cümlem üzerine kalkıp bir cahil; “başı açık olanlar asli unsur değil mi?” diye sormasın, hatasıyla sevabıyla Müslümanım diyen herkes Müslümandır, bahsettiğim başka bir şey oluyor… Söz ettiğim, “Ben/Biz/im” Ben/Biz olmaktan çıkartılmamız, “Ben/Biz olanın” her şeyde, yarışmalarda bile yoksayılması, yok edilmesi oluyor!.. Bu yaşanırken ilginç olan ise, “başörtülülerin”, “kendilerini kendilerinin” idare ettiğini sanması oluyor

Başörtülüler de”, erkekleri gibi, “Kendi/Öz” olamadıkları için yaşatıldıkları ‘hâli’ algılayamıyor. Her alanda ‘ortalıktalar’ ama, söz ettiğim ‘saldırıyı’ yazmak bile bize düşüyor…

Bu noktada sözüm Ali İhsan Varol, Acun Ilıcalı kardeşlerime: Sizleri tabii ki anlıyorum, ya bu deveyi güdeceksiniz ya da bu diyardan gideceksiniz (!), ama şöyle de düşünebiliriz: Bu dünya/insanlık, “medeniyet tarihi halkaları” olan peygamberleri bile unutmuş, unutmayı da her devirde yaşayabildiğini bilebiliyoruz. Kimler unutulmadı ki, siz de unutulup gideceksiniz… Osman Beyler, Fatihler, Kanuniler nerede!.. Bir de böyle düşünelim, değer mi bu tercihe!..          

Bizimkisi; “Seni de sigaya çekecek bir Molla Kasım her dem bulunur hâli”, başka bir şey olmuyor. Bizim ‘Molla Kasım misali’ olmamamız için de, herkesin “hacısını hocasını, siyasetçisini idarecisini, programcısını, basınını (vb.), tabii ki de başta kendini”,mutlaka “sorgulaması” gerekiyor… Kur’an-ı Kerim, başörtülüye de, “-Akletmez misiniz?” diyor… Akletmediğimiz, zirzopluğu “bilgi” sandığımız için de cehalet bizi yakıyor!..

Kur’an neslinden (!) olan Üstad Mehmet Akif, Safahat, Hakkın Sesleri bölümünde “cehalete” isyan ediyor (11 Nisan 1913), Kur’ân-ı Kerim’in bu konudaki tespiti, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” mealindeki ayetini (Zümer, 39/9), bir manzumesinin başlığına da çekip, ‘yanmamak’ için yapılacak ilk işin, “cehaletten kurtulup ilim sahibi olmak” olduğunu ortaya koyuyordu:

Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

Olmaz ya! Tabiî… Biri insan, biri hayvan!

Öyleyse “cehalet” denilen yüz karasından

Kurtulmaya azmatmeli baştan başa millet.

……….

………

Eyvah, bu zilletlere sensin yine illet.

Ey derd-i cehalet sana düşmekle bu millet,

Bir hâle getirdin ki ne din kaldı ne nâmus!

Ey sine-i İslam’a çöken kapkara kâbus,

Ey hâsım-ı hakiki, seni öldürmeli evvel;

Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el.

Ey millet uyan! Cehline kurban gidiyorsun!

İslam’ı da “batsın” diye tutmuş yediyorsun!

Allahtan utan! bari bırak dini elinden…

Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen!

Lakin, ne demek bizleri Allah ile iskat (susturmak)?

Allahtan utanmak da olur, ilim ile… Heyhat!

Akif’in / Asım’ın ‘farkındalık’ yaşayan neslinden olarak ben de, imzamı atıyorum bu sözlerine de, başka söze de zaten gerek yok, susuyorum, ‘Aklediniz’ artık siz de

Ahmet MUSAOĞLU

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir