MANZAK.. Habitat Faroz’u teslim alamadı..

MANZAK.. Habitat Faroz’u teslim alamadı..

Bu bir spor yazısı değil, ama bir futbol anısı ile başlayacağım.. paylaşacağım hadiseyi, Ben’deniz; o gün kadroda olup da, yedek soyunup kulübede antrenörünün yanında oturan –yıllarca önce rahmetli olmuş, Bafra’lı sınıf arkadaşım– Hüseyin Topaloğlu’ndan dinlemiştim.. yazacağım hatırayı bilenler, bu satırları okurken emimin tebessüme başlamışlardır da, bilmeyene de şimdi, ben tebessüm ettireceğim ama, ondan önce şu.. bu bir “saygı ve sevgi yazısıdır”; incitmek, eğlendirmek amaçlı yazılan bir yazı değil.. ibretlik.. bir tespit yazısı da…

***

KTÜ Jeoloji Yüksek Mühendisliği Bölümünde talebeyiz. 1971 yılında Konya’daki şampiyonada birinci olan KTÜ Futbol Takımı;  1972 yılında, Hatay’da yapılan; “Üniversitelerarası Futbol Şampiyonası”na da katıldığında, takımımızın antrenörü; sonraları Trabzonspor’da da antrenörlük yapan Özkan Sümer.. rakibi hatırlayamıyorum ama, sanırım Ankara’dan bir üniversite takımı idi.. bizim takım her dem olduğu gibi iddialı, ama, o gün maça kötü başlıyor.. rakip ise, bastırdıkça bastırıyor.. müdafaamız, yoğun baskı altında maçı sürdürse de, dayanabilmesi pek mümkün görünmüyor.. takımın stoperi ve kaptanı, –bizden iki sınıf üstte okuyan– İrfan Manzak.. kaptan, oyunun başlarında verdiği bir geri pas ile ‘ilk golümüzü’ atıyordu!. atıyor deyince de, rakip takıma değil; kendi kalemize ‘rakibin golünü’ atıyordu.. golü yedik ama, oyunu dönüştüremiyor; takımımızın kötü oyunu ve rakibin baskısı da sürüyordu.. müdafaamız, süregelen ataklara dayanamıyorken, Kaptan Manzak, yine bir geri pasında ‘rakibin ikinci golünü’, yine kendi kalemize atıyordu.. bu tip ‘geri paslarını’ Ben’deniz; üniversiteye girmeden önce Trabzon amatör takımı Yeşilspor’da oynarken değil ama; hemen sonrasında Rize’de, yine bir amatör takımda, üniversiteye hazırlandığım yıl maç başına 50 TL. ile oynarken; birkaç kazanılmış maçtan sonra, o günlerin Rize’deki en güçlü takımı olan Esnafspor’a kaybettiğimiz maçta yaşamıştım.. takımımız, hakemin de ters kararları sonucu oyundan düşüp baskı altında oynarken, müdafaadan bir arkadaşımızın yaptığı ‘geri pasının’, kalemize gol olmasını arkadaşlarımız önlemeye çalışmazken; orta sahada oynayan Ben’deniz; ‘kahramanlığa soyunup’, gol yememizi önlemek isterken, ‘topla kendi kalemize girmeyi başarmış’ bir futbolcu olarak anlamam mümkün.. fakat, Özkan’lı ve Kaptan Manzak’lı maçın, “bizi kopartan yönü”, Manzak’ın ‘kendi kalesine attığı goller’ değil; Özkan abinin bu gollerden sonra yaptığı ‘taktik değişiklik’ oluyordu!.

Hüseyin Topaloğlu rahmetli; Manzak’ın, kendi kalesine attığı ‘ikinci gol’den sonra, antrenör Özkan Sümer’in, sahada mücadele eden futbolcularına; –Rakip santraforu bırakın, Manzak’ı tutun, Manzak’ı şeklinde seslendiğini de anlatmıştı bana..

Peki de, Sümer’in bu ‘taktik değişikliği’ tuttu mu!.

Hayır.. felaket, ikinci golden sonra da devam diyordu.. anlatılandan aklımda kalan ‘ilk iki golü’ teyid etmek için arayıp konuştuğum, bizimle aynı dönemde KTÜ’de ama, Jeodezi Mühendisliği Bölümü’nde okuyan ve o gün sahadaki takımımızın bir diğer oyuncusu olan Suat Atay kardeşim;  hatırladığıma daha da katkı koyuyor; üçüncü golün de ‘aynı şekilde’ geldiğini, bir dördüncüsünün ise, ‘rakibe pas verilerek’ attırıldığını söylüyordu.. 

Yakın arkadaşım olan Hüseyinturnuva dönüşü; bu maçtan bir başka enstantane daha anlatmıştı yine Bana, ayrıca da, o dönemde hemen her an beraber olduğumuz ‘iki’ sınıf arkadaşımız, Tekin Araz ve rahmetli Sezai Akıncı’ya.. yedek kulübesinde oturmakta olan Hüseyin; goller gelince, Özkan abinin kendisine; –Stoper oynayabilir misin diye sormasına; –Tabii abi, zaten benim mevkiim deyip oyuna girmesinden de sözetmişti.. onun mevkisi stoper olmadığı hâlde, ‘asıl mevkii’ olduğunu söyleyip, takıma ve oyuna onun da olumlu katkı koyamaması, olayların kahramanlarını yeterince yakın tanıyan bizim gibi insanlar için, yaşanan olaylar, bizim de ‘birer parçamız’ hâline gelmiş bulunuyor.. üzerinden neredeyse 40 yıl kadar geçmiş bu olayı Bizler; o gün olmayacak bir şanssızlık yaşayan Manzak’ın golleri üzerinden değil, Özkan Sümer’in ‘taktik değişikliği’ üzerinden hatırlayıp, hâlâ da hoşluk yaşamayı sürdürüyoruz…

***

İmdi.. belirtmeliyim ki de, bugün bu hatıraları paylaşmamın asıl sebebi, birkaç yıldır görmediğim; 26.12.2012 tarihinde, Faroz Mahallesi’nde/Trabzon buluşarak eski günlerimizi andığımız, İrfan Manzak oldu.. yukarıda söz ettiğim ‘golleri’ o gün kendisine ‘bilerek’ sormayışıma karşın, bu yazıyı yazacağımı Ben bile bilmiyordum!. yazdığımı ise, O’na söylemem, hatta izin de almam gerekirken, arayıp sormadım da.. çünkü, incitmek amacım yoktu, aksine; O’nu sevip saydığımı ve özlediğimi; ‘şehr-i Trabzon’un’kendi hâs evlatlarını’ arayıp sorması gerektiğini satırlara dökmek istiyorum.. kendisine geçmişte hep, –Manzakşeklinde hitap ettiğim için, bu yazımda da, yine saygı ve sevgiyle, ama yine Manzak olarak hitap edeceğim…

***

Manzak’ı görme isteğimi, sınıf arkadaşlarımdan, Seba diye hitap ettiğim Sebahattin Güner ve Erdem Aga diye hitap ettiğim Erdem Nejat Yazıcı ile düşüncede oluşturunca, 26.12.2012 tarihindeki buluşmamız öncesindeki gün Seba; Manzak ile konuşup, randevulaşması sebebiyle yola çıkıyorduk..

Çok güzel bir Trabzon havasında Seba, Erdem Aga ve Ben’deniz Ahmet Musaoğlu;Meydan’dan, benim ofisten çıkıp, Eski Devlet Hastanesi/Numüne önüne kadar doğu-batı doğrultusunda şehri geçip, sonrasında ise, hastane önünden kuzeye, Faroz Mahallesi’ne doğru inen sokağa girip sahil yoluna indiğimizde; hemen sağda, köşede bulunan kahve’ye varıyorduk.. çünkü, Manzak’la orada buluşacaktık..

Kahvedekiler, Manzak için; –Bu saatlerde/saat 13.30 geldiğini söylüyordu.. kendisini tanıyan Farozlularla bu ilk paylaşımımızda dikkatimi çeken şeyManzak’dan sözeden 3 kişinin, kendisinden büyük bir sevgiyle bahsetmeleri oluyordu.. o henüz gelmediği için de; –Bir masaya oturup, çay içip bekleyelim diyorduk.. öyle de yaptık.. o ara masamıza gelen, Erdem Aga’nın akrabası, Muharrem Kayıkçı ağabeyile sohbete başlıyorduk.. konuşmam da Ben, bazen kadın ve çocukların da gelip, denizi ve balıkçıları izlediği limandaki kooperatif yeri çay ocağının, daha düzgün bir yapılanma olması gerektiğinden sözediyordum.. buna karşılık Muharrem ağabeyden de; Faroz limanındaki balık damlarını.. kayığa olmayan kişilere damların satılmasını ve buna karşı verdikleri hukuki mücadeleyi dinliyorduk.. sohbet bu minvalde giderken masaya iki kişi daha gelmişti.. bunlardan biri, Belediye Zabıta Müdürlüğü’nden emekli, Mustafa İnandı isimli ağabeyimiz oluyordu.. sohbet sürmesi sırasında arandığım, İstanbul’dan bir tanıdığımla konuşuyorken, kendileri tam da o anda Bana, şakayla da karışık; bir sosyal paylaşım sitesinde paylaştığım; “Sebahattin’in, Manzak’ın ve Ben’im” de yer aldığımız; ‘Jeoloji Bölüm Takım kadrosu/1974’ fotoğrafımızdaki saç ve sakal karışmış olan Bendenizi, ‘çok çirkin’ bulduğunu söylüyordu.. bu sözlerini paylaştığım yanımdaki Seba’nın; –Neyin çirkin ifadesini kendisine aktardığım telefondaki arkadaşım, Seba için; –Herhalde gözleri bozuk cevabı verince; büyük bir şaşkınlıkla Seba; –O ne b..çu biri deyip, gülmeye başlamamız sırasında, Erdem Aga ile sohbeti koyulaştıran akrabası Muharrem abimizin; –İşte geldi dediğini duyuyordum..

O’nu görmek için camdan dışarıya baktım ama, görememiştim.. arkadaşlarımla, Manzak’ı karşılamak üzere kalkıp, kapıya doğru yönelince, bu noktada ikinci bir şey daha dikkatimi çekiyordu.. birlikte oturduğumuz Farozlu ağabeylerimiz, bizlerin önünden, nerdeyse de koşarak dışarıya; Manzak’ı karşılamaya çıkıyorlardı.. sanki randevulaşan onlar gibiydi.. bunun sebebini Bendeniz o an, idrâk edememiştim.. Manzak’ı getiren araca yaklaştığımızda gördüğüm, sevgili Kaptan Manzak’ı; düşündüğümden iyi bulmadığım oldu.. o kadar ‘kötü’ olduğunu tahmin bile etmiyordum…

***

Algıladığım ‘kötülüğündeki’ ilk tespitim, kendisinin, buluşmamıza yalnız gelmesinin mümkün olamayacağı oluyordu.. birinin O’nu mutlaka getirmesi gerekiyordu.. aracıyla o gün getiren de, sağolsunlar, eşi oluyordu.. aracın ön koltuğunda oturan Manzak’ı, Muharrem ağabey;  antrenman yaptırırcasına araçtan almaya çalışırken, Manzak’ın da, sağ elinde bulunan bastonuna yaslanarak ayağa kalkma çabalarını izliyordum.. üzüntüm o an daha da artıyordu.. kendisine yardımcı olmak için yanına yaklaşmayı düşünsem de, işe yaramayacaktı; zaten de, Muharrem ve Mustafa ağabeyler gereğini yapıyor, bize de zaten iş düşmüyordu.. ‘bendenize’ düşen, gözlem yapmak; tanıdığım o ‘koca Manzak’, ‘kendisine uzanan ellere’ tutunuyordu!. sol eli ve ayağı pek çalışmıyor, sağ ayağı ise, –Eh işte denilebilecek şekilde, O’na eşlik etmeye çalışıyordu!.

Manzak’ı, hastalığı sonrası ‘ilk görüşüm’, bu anlattığım gün-an oluyordu.. fazlasıyla etkilenmiştim.. en son O’nu, Paşa Hamamıaralığındaki işyeri olan dükkanında, yıllar önce ziyaret etmiştim.. o zaman hiçbir sorunu yoktu.. dükkan ‘ortak bağımız’ kopunca da, Ben de ondan kopuyordum!. yıllar sonrasında hasta olduğunu, çıkamadığını duyunca, O’nu görmek için harekete geçmiştim ama, görmek istemediğim Manzak’ı  görüyordum.. evet, hasta idi; ama bu daha başka bir şey!. bu satırları asla, ‘ona acımak veya onu acıtmak’ için yazmıyorum.. sevgili Manzak kardeşime saygı ve sevgimden, her an herbirimizin başına gelebilecek bir hastalıktan ‘ibret’ alabilmemiz için de yazıyorum…

***

Dünyevi yönü de var ama, Cenaze namazlarında veya ölenlerin arkasından her duyduğumda, çok etkilenirim.. ne kadar güzel bir tespittir o : “El muhtaç!

Yeryüzündeki en güçlü kişinin bile, “Allah’a muhtaç” olduğunu anlatan ne güzel bir sözdür.. her dem yüzüme şamar gibivurduğu için, ‘muhtaç’ olduğumu unutmadan yaşıyorum.. şaşkınlık yaşamam da zaten o yüzden oluyordu.. bizler, ‘hep muhtacız’, birbirimize de muhtaç!. arabadan indirildikten sonra biraz toparlanabilen ManzakSeba ve Erdem Aga ile sarılmalarından sonra karşısında beni görünce, ‘muhtaç olduğum’ o güzel tebessümüyle, yıllar öncesindeki her hitap edişindeki gibi, yine; –Naber Ahmet şeklinde Bana hitap ediyordu.. hasretle sarılıyordum.. o yeterince sarılamıyordu!. tanıdığım rahmetli Babasıyla, Benim rahmetli Babam sandıkçı Hayri Musaoğlu’nun, ‘asker arkadaşı’ olduklarını hatırlatınca, Babamın ‘kokusunu’ da alıyor; sonrasında hep birlikte, yavaş yavaş ve dikkatlice de, kahveye girmek üzere yol alıyorduk.. bu arada, O’nu bize getiren eşi ve aracı, tekrar “O’nu gelip almak üzere”, geldiği yere dönüyor; Manzak’ı bizlerebırakıyordu.. kahveye girdiğimizde, önceden oturduğumuz masada değil de, bu defa daha sakin bir köşedeki bir masaya geçiyor; Muharrem ve Mustafa abilerin, Manzak’ı masaya yerleştirmelerini izlerken, Biz ise, O’nun etrafında adeta halkaoluyorduk…

***

Sonram.. birbirine kavuşan gönül dostları nasıl olurlarsa aynen öyle.. gülen gözler, başlayan koyu bir sohbet; kahve içmemize gerek de yoktu, bizler kırk yıllık dostluğu zaten içmiştik.. ne kadar çok konuştuk, ne kadar çok şey anlattık birbirimize;  kalpten birbirimizi seviyoruz.. bu da bir çeşit aşk.. yaşanılması gerek, anlatılamıyor, anlatamıyorum, anlatamayacağım da zaten..

Bunu beceremeyeceğim için de sizlere bu yazıyı yazmama sebep olan, bir diğer konudan söz edeceğim.. o da ibretlik..

Farozlu ağabeylerimizin yine bir davranışları dikkatimi çekiyordu.. masaya oturup sohbete başlamamamızın başlangıcında değil belki ama, saatler ilerleyip de zaruret ortaya çıkınca, dikkatimi o zaman çekmişti sanıyorum.. vakit geçip de, Manzak oturduğu sandalyede dengede kalamayınca, hemen yanıbaşında oturmuş Farozlu dostları; O’nu hemen rahat ettiriyorlardı.. o ara gözüm, Manzak’ın çalışmayan diyebileceğimiz elini-parmaklarını, masanın üzerine koyan Muharrem abinin, sohbet devam ederken aynı zamanda o parmaklara, masaj yapmasına takılıyordu.. bu öyle kısa bir süreli olmadı, sohbet sürdükçe masaj da devam ediyordu.. tam karşılarında oturduğum için de, Muharrem abinin, Manzak’ın, kapanan sol parmaklarını açmaya çalışmasını, ama açmakta zorlandığını da görüyordum.. bayağı yorulmuş, açamayınca da, nöbeti Mustafa İnandi ağebeyimize devrediyor; bu defa Mustafa abi, Manzak’ın eline antrenman yaptırıyordu.. bu uğraş da ne kadar sürdürüldü bilemiyorum, ama inanın, sabırlı ve diğergambir insanolan Ben bile, o kadarını başarabilir miydim,  bilemiyorum.. bilebildiğim, oradaki Farozluların, çocukluğunda aynı mahalleyi paylaştıkları Manzak’a; kardeş gibi sahip çıkmalarına ve tedavisine katkı koymalarına, gıpta ile baktığım oluyordu..

Bu noktada şu da.. peki de, Farozlu dostlarınınki nasıl bir fedakârlıktı?

Ortada en küçük bir menfaat yokken, nasıl bir duygu bu insanlara onu yaptırtıyordu?

Bir cevabınız var mı?..

***

Orası Faroz Mahallesi, ‘Bela da, Mevla’da bulunuyor’ demek ki.. geçmiş yıllarında Faroz, öyle kolay girilen bir mahalle değildi.. Trabzonspor’umuzun efsane futbolcularının bir kısmının yetiştiği, külhanları da bir o kadar bol olan bir mahallemizdi.. sohbetimiz sürerken, ünlü sağaçığımız, Ali Kemal Denizci’nin, kahve dışında olduğu ifade ediliyordu.. sonram ise.. Trabzonspor efsanelerinden değildi ama, onlara yakındı diyebileceğimiz Yavuz Şahin kardeşimiz kahveye giriyordu.. tanıştığımız için de, bir müddet sonra masamıza nezaket ziyareti yapıp, oturuyor; kısa süreli de olsa, sohbetimize o da katılıyordu.. şahsen Ben, amatör takımlarda oynamadan önce, Trabzon futboluna oyuncu yetiştiren Lise’nin, sahasında yaptığımız mahalle maçlarında; bir diğer Farozlu; Sanatokullu Kara Hacı’ya da karşı oynadığımız günlerden –öğretmen emeklisi de olan– Yavuz Hocama, –Sen bugün Trabzonspor’da oynayan pek çok futbolcuyu katlarsın, hâlâ top oynuyor musun deyince, acı bir tebessümle; kalp sorunlarının onu futboldan koparttığını paylaşıyordu bizimle.. zaman içinde Trabzon..

Sohbetimiz sürerken, 30’lu yaşlarda bir genç Farozlu; balıkçı bir kardeşimiz geldi masaya.. o ayakta duruyor, simit yerken çay da içiyor, belli ki masada olmak, o da sohbete iştirak etmek istiyor.. o an sürmekte olan sohbetteki konu; ‘eski insanlar’ meselesine, ‘ateşle’ dalıyor,  ama, Beni tanımıyor; orası Faroz diye susacak tiplerden değildik; sahip olduğum ‘Bilgi’nin beni ‘susturmayıp ittiği de zaten bilinebiliyor..   hâl ve gidişim bu olunca, kendisine; –Sakın Babalarınızı, Babalarımızı  küçümsemeyin, çok iddialı bir kişi olan Ben bile; Babalarımızın başardıkları pek çok şey başaramayanlardanım,diyordum.. ki, genç kardeşimizin niyeti de zaten o değildi; o bizi anladı, biz onu anladık; simit yiyişi, Bendenizi o kadar iştahlandırmıştı ki; hepimiz birer simit’e kavuşuyorduk.. Mustafa ağabey, Manzak’ın sağ eliyle simit yemesine de ‘katkısını’ koyuyordu.. Muharremve Mustafa ağabeyler ya da; başka mahallelerde de az çok bulunabilen benzerleri, ‘mahalle yapısı’nın ‘mümtaz temsilcileri’ oluyorlar..

İşte.. yukarıda, –Bu nasıl bir fedakârlık, nasıl bir duygu bu insanlara onu yaptırıyor (?) şeklindeki sorumun cevabı da, sözettiğim bu sohbetten çıkıyordu.. o an içimden; “Ey adına ‘Mahalle’ denilen sosyal yapı, Habitat’ı ülkeye sokanlar, sana ‘ihanet edince’, yokolup gittin; senin, Trabzon’da, çocukluğumuzun ‘belalı mahallesi’ olarak adı çıkmış Faroz’da, ölmediğini görmekten mutluluk duyuyorum” diyordum…    

***

Diğer semtlerde olduğu gibi, Farozlu’ların bazıları da, bazılarını sevmemiş ya da aralarında kırgınlıklar yaşamış olsalar da, ‘aynı tavanın balığı’lar; eskiden erkeklerin bir kısmı balıkçıydı, hâlen de balıkçılar; diğer bir kısmı ise, geçmişte zanaatkâr’dı ama, ‘Mahalle’ denilen yapının ‘ölümüne’ paralel olarak onlar da ölmüşlerdi!.

Mahalle yapısı’ ölmeden önce, hummalı çalışmalar vardı Faroz evlerinde.. kadınlar ve kızlar, dokuma tezgahlarında çarşaflar dokurken; bir diğer taraftan da, bir o yana, bir bu yana gidip gelen Fanila makinalarıyla,  pek çok çeşit Fanile de üretiliyordu.. bu ‘üretim evleri’ de ‘Mahalle yapısının ölmesiyle ölmüştü.. onların öl(dürül)melerinden  önce, 1970 civarı; severek giydiğim bir siyah kazak dokutturmuşum, sözkonusu evlerden birinde Ben’de.. Habitat; yani, ‘Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Yerleşimleri Programı’, “Mahalleyi öldürmek için” gelince; Faroz evlerine de girip, orayı da yoketti.. diğer mahallelerin kadınları, kızları gibi; Farozunkiler de artık, kendi işlerinde değil, başkalarına; birer ‘kültürel saldırı –değiştirme dönüştürme– merkezi olan’, Alışveriş Merkezlerine (de) çalışmaya mecbur bırakıldı.. 1996 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen, Habitat-II Konferansı sonucunda; UN-HABITAT’ın temel belgelerinden olan, “Habitat Agenda” ile, “İstanbul Deklarasyonu” kabul ediliyor; onun belgeleriyle hükümetler, tüm vatandaşlara uygun iskân sağlamayı ve ‘sürdürülebilir (yanı, Batılı Beyaz Adam’ın geleceğinin sürdürülmesi amacıyla) insan yerleşimlerini’ geliştirmeyi taahhüt ediyordu ki; hâl bu olunca, “Mahalle” denilen yapıya iyice kazma vuruluyor; üst üste bindirilmiş daireler, TOKİ faciası da yaşamımıza giriyordu.. bizim ‘öz kimliğimizle’ uyuşmayan apartmankondulara teslim ediliyor; ‘Mahalle’ denilen, sosyal dayanışma, haliyle de, ‘ülke bütünlüğü’ de demek olan yapıyı, elimizle de toprağa gömüyorduk!. insan yerleşimi denilen ‘paket program’, köleleşmemiz de demekoluyor; özgürlük kokan mahalle bağları, bahçeleri; onlara yeşerten bireyleriyle birlikte, ‘toprağın altında’ bırakılıyordu!. ‘kentleşen dünya’ denilen ile, gaye; “köylümüzü, şehirlere göç ettirip, tarımımızı; hayvancılığımızı, çiftçiliğimizi öldürmek demek oluyor”, tespitim imdi, şu oluyor.. başlangıcı tabii ki Tanzimat Fermanı’na iniyor; kendine yabancı bir toplum, taviz vere vere ülke yönetileceğini zanneden idareciler yetiş(tirili)yor; onun Cumhuriyetimize varan uzantıları, ne zamanki bize, ‘kentsel dönüşüm/Habitat’ dolması yutturdu; mahallemiz ölmüştü, bizler de ölüyorduk!..

***

Öldürülen ‘Mahalle’ bir ‘Kimlik’ti.. ‘Öteki’ olandan ‘farklı’ olduğumuzu, o belirliyordu!. ‘Mahallesiz’ bırakılan “Kırılan Kimliğimiz”; elimizden ‘çalınmış’ Ötekimiz’siz ile yaşadığını, yaşayabileceğini de zannediyor.. halbuki mevcut olan artık, “öz anasından kopartılmış evlat” oluyor;  apartmankondularda, daire kapımızın hemen karşısında bulunan kapıdan içerdeki insanları bile tanımayıp, ölüsüne de, ölümümüze de artık baktırmıyor!.. cenaze namazına uzak durup bakanlar olsa da, onlar da o alanı, ‘dedikodu merkezi’ yapıp kirletiyor.. sorunumuz bu; ‘mahalle yapımız’ ölünce, insanlığımız da öldü; birbirimize, ama esasta “Öz’e yabancılaşmış Sahte Kimlik’” olarak bulunuyoruz..

Ey yetkili yetkisizler; modernleşmek değildi bu; ‘Mozartlaştırmanız’ sözkonusu oldu.. oysa “Mozart değil, Osman-Müslüman” kalabilmeliydikkendimiz ettik, kendimiz bulduk ama, bırakmadınız; ÖZ kalamadık.. Faroz’da henüz yokedilemeyen, ‘Muharrem ve Mustafa ağabeyler ile Manzak ilişkisini’ gördüm.. “alın Habitat’ınızı, verin Mahallemi”; ‘öz evlatları’ Ben, Faroz’da görüyordum..Bu sebeple; Habitat, “Faroz mahallesini henüz ‘teslim’ alamadı” diyorum…

***

Muhtaç olmayan; el uzatılmayacak  olan sadece, Allah’tır.. ‘El muhtaç!’ sözü, ölü-insan için söyleniyor ama, bugün Bendeniz, bu noktada; “öldürülmüş mahalle yapımız için kullanıyor; Habibat’ın gelmesiyle öldürülmüş bulunan ‘mahalle ruhumuz’, yeniden dirilmeye ve diriltilmeye ‘muhtaç’ bulunuyor, da diyorum.. ona ‘el uzatacak’olanlar, onu öldürenler; ‘Birleşmiş Milletler emirlerini’ uygulamayı ‘idarecilik zannedenler’ değil; “Mozartlaşmayan Ahmedlerin, Mehmedlerin elleri…” olacak da diyorum.. farozlu Muharrem ve Mustafa ağabeylerin, Manzak’a ‘uzanan elleri’ gibi ellerin, “mahalle’yi yaşatmayı” sürdürmeleri, hatta yeniden inşâ etmeleri,gerekiyor da diyorum.. dahası ise.. ülkemin geleceği için, “Kendi/ÖZ kalabilen” insanlar yönetici olmalı da diyorum.. çünkü, Habitat’ı ‘kapı dışarı’ edecek; ‘Mahalle yapımızı’ tekrar bana ‘geri verecek’olanlar da ancak onlar, bunu da bilebiliyorum…

***

Manzak ile saat 13.30’dan sonra başlayan sohbetimiz, 17.00’yi bulmuş oldu; haliyle de, uzun süre hareketsiz oturmasıyla yorulmuş, kendisini getiren aracı gözler de olmuştu.. biz sohbet bitsin istemedik ama, her ‘sonlu’ şey gibi, bu güzel sohbet de bitecekti.. bunu düşünürken, kahvedekilerin; –Manzak’ı alacak araba geldi dediklerini de duyuyordum..

Oturduğumuz masadan toparlanarak kalkması için, Manzak’ı yine bizlere bırakmayan Farozlu dostları, yine ihtimamla, önce kahvenin çıkış kapısına, sonrasında da, arabasına kadar O’na eşlik ettiler.. araca yerleştirmelerinden önce, babasını almaya gelen kızlarından dışarıda bulunan küçüğü ile tanışıp, mutlu oluyorum.. evlat, tabii ki “of demeden, ana babaya koşacak”; o da onu direksiyondaki ablasıyla yapıyor; sıra, Manzak’la vedalaşmaya geliyor.. kendisine sarılıp öpüyor; –Güzel bir gün geçirdik diyordum… ayrıca da, –Manzak, bana haber ver, gelip seni alayım, hatta o gün Ertuğrul abide kıymalı da yiyelim, sonrasında ben seni eve bırakırım da diyordum.. fakat, her ne desem de, içim çok acıyor; ‘Koca Manzak’ın bugünü, benim ruhumu kanattıkça kanatıyordu!.

Mustafa İnandıManzak’ı; onu almaya gelen arabanın ön koltuğuna yerleştirirken, Bana sanki, sert  oturdu gibi gelince, –Aman yavaş dedim; oysa İnandı, bir Farozlu; futbolculuğu yedek kalecilik, basketle de geçmiş; antrenmansız kalmış Manzak’a, bana sert gelen hareketinde, ‘tedavi’ de yaptırıyordu!. bu kadar gönülden mi olur herşey;  “yaşasın ‘mahalle ruhuna’ sahip kişiler”; bana bu yazıyı yazdırdınız; gözlerinizden öpüyorum, büyüklerim; ellerinizden..

***

Herkesle vedalaştık ama, tabii ki bir ayrılık değil; Seba, Erdem Aga ve Bendeniz; tekrar yürüme, “yokedilen” diyeceğim, ‘Eski Numüne Hastanesi’ yönüne doğru yürüyerek çıkıyoruz.. yine geldiğimiz güzergahtan, ama bu defa, Meydan’a; geriye dönüyoruz..

Manzak, haftada iki-üç gün tedavi için gittiği havuz sonrası –hatta diğer bazı günlerde de– o kahveye uğruyor; orada soluklanıyor.. O, ‘birkaç adım kadar’ diyebileceğimiz bir mesafede ama, hem durumunu geç duyduğum, hem de sıklıkla uğrayamadığım için, bana da yuhh olsun…

***

Bu yazıda Manzak’ın kendi kalesine gol atmasından söz ettim ama, sakın yanlış değerlendirmeyiniz; O’nun futbolculuğuna en küçük bir laf söyletmem.. çünkü, dünkü ve bugünkü Trabzonspor’da oynayan yabancı futbolcuları, ‘futbolcu diye alanların’ da gözüne sokarım!.. kaptan Manzak hem iyi bir futbolcuydu, hem de hâlâ da çok iyi bir insan..  o golleri ‘yağdırdığı’ gün, ‘kötü’ bir günündeydi; o yüzden ‘attı, attırdı’ ama, diyorum ki; keşke tüm futbol hayatında ‘hep kötü maç çıkarsaydı da’, görüştüğümüz günkü gibi “kötü oynamasaydı!..

             Ahmet MUSAOĞLU                   

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir