Meşe odunundan hallice erkekler varolsa da, KADIN neden IN

Meşe odunundan hallice erkekler varolsa da, KADIN neden IN

Bacak kadar kız torunum bile, –Beni önemsemiyorsunuz diyor bizlere.. siz bu ‘ölçü’yü’, hemen bütün kız çocukları ve yaşanan toplumsal yapı içerisindeki hemen tüm kadınlar için genelleme yapabilirsiniz. Her ne kadar Bendeniz, “Haydin erkekler siz de okula” neden hiç yokken, “Haydin kızlar okula” kampanyası neden var (?) diye de yazmış konuşmuş olsam da, Kadının ‘vitrin’ yapılıp, hemen her alana ‘sokulmuş’ olduğu da görülebiliyor. Son yıllarda izlenebilen ‘kadın pilotlarımız, asker ve polis kadınlarımız…’ da basın denilenin katkısıyla ‘manşetlerden’ inmiyor. ‘Başörtülü’ demeyeceğim, o çok farklı bir anlam içeriyor, ‘Türbanlı’ kadın diyeceklerimin, ulusal denilen ‘milli olmayan’ basında ‘köşe yazarlığı’ kapmaları veya televizyon programları yapmaları da, çok başarılı olmalarından olmadığını bilebiliyorum.  

Hatırlıyorum da..

1991 yılında, Muğla ilimiz bir ‘kadın vali’ye ‘sahip olunca’, nasıl da gürültü çıkartılmıştı.. sonrasında, Tansu Çiller, Kadın Başbakan olunca, Türkiye uçacak da sanılmıştı!.. Hâla da hiçkimse neler olup bittiğini göremiyor ama, yıllar öncesinde, 11 Mart 2004 tarihinde Bendeniz; “Küresel Teröristler KADIN üzerinden de saldırıyor” başlığıyla yazmış, yakında “Kadın Müftülerimiz” de ‘atanacak’ demiştim. Eski Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nun, o günlerdeki ABD temasları sonrası dönüşünde; “Biz öncelikle bazı büyük illerimize Kadın müftü atamayı planlıyoruz” açıklamaları peşinden, ‘BOP ortaklığı’ gereği olarak; “Kadın Müftülerimiz” de olacak diye yazmıştım ama,onların yerine ‘Kadın Müftü Yardımcılarımız’ doğuyordu!

19’uncu yüzyılın ikinci yarısını sürdürmekte olan Osmanlı da ‘Kadın belasını’ bulmuş, Cumhuriyetimizin ön yıllarında da yansıtılan ‘Kadın sorunu’, Küreselleşmenin doğduğu 1990’la daha da bir sahne almış olsa da, ülkemizde 2000’li yıllar ile zirve yapıyor; bacak kadar bile olmayan torunlarımıza da artık, ‘Kadın sorunu mikrobu’ bulaşmış(tırılmış) bulunuyor..     

Küreselleşme’nin, yani, ‘Küresel Tek Devlet’ kurulumunun fiilen başlatıldığı 1990 yılı ile birlikte,  ‘Kadın olmak’ “IN”yapılıyor, “Erkek olmak” ise “OUT”a gönderiliyordu! Ülkemizde son 10 küsur yıldır bu süreç, ‘gemi azıya almış’ bir şekilde sür(dürül)düğü için olacak, Aile Bakanı Fatma Şahin Hanımefendi, Milletvekili iken; “İkinci Kadın Devrimi yaptık” açıklaması yapıyordu.

Ne yazık ki de, Kadın konusunda (da) ‘olmakta olan’ görülemiyor; “Kadına şiddet…” benzeri başlıkların neden özellikle öne çıkartıldığı kimse tarafından sorgulanamıyor; “günümüzde erkekler”, kadınlarının karşısında daha bir “zavallı durumlarda” iken, üç beş diyebileceğimiz veya her ne kadarlarsa ‘o kadar az şiddetçi’ erkek üzerinden, “kadınına şiddet uygulanıyor” yaygarası podyumdan hiç indirilmiyor! Günümüzde kadınların önemli bir kısmı, neredeyse ‘hasta’ diyebileceğimiz durumları yüzünden, “erkeklere hayatı zehir ederlerken”, ‘kadın mağdur’ gösterilip, lehine ‘ayrımcılık’ yapılması isteniliyor; Kadının, ısrarla ‘sahnede’ tutulduğu görülebiliyor!.

Peki de, neden?..

***

Kadın açılımı” olarak tanımladığımız uygulamalar, “penceresinden bakan kadını” da değil,“evinin göbeğinde oturan kadını” bile, ‘ipini koparmış’ bir şekilde “sokağa çıkar(t)ıp bırakıyor!.”, bu yetmiyor; “çekilip sokağa alınan!.” Kadına, bu defa da, ‘Sokak yaşamı’ sürmesi için, “Sığınma Evi!” de bulunuyor!.

Her devir ve dönemde Fundemantalist olan ‘Batılı Beyaz Adam’ın ‘emirlerini’ yapmakla ‘yaşayabileceğini’ zanneden ‘zihni devlet yapımız’, önce “sorun” çıkartıyor, sonra da, ‘ürettiği’ bu soruna, ‘Sığınma evi’ garabeti ile, çözüm bulduğunu zannediyor! Oysa, “Yağmur yağıyor, seller akıyor” ama, ‘Arap kızı’ bile artık camdan bakmıyor! Toplumsal yapımızda “Ev kadını/kızı’ diye tanımlanabilen yapının, artık evde bile ‘bulunamaması’ sorunu olduğu görülemiyor..  

Ekonomik özgürlük” denilen ‘yalancı dolma’ da yutturulmuş –başı örtülü ya da açık– Kadın, artık “kendinin zannettiği alanında”; tiyatroda, yüzmede, spor salonunda, yürüyüşünde.. orada burada şurada.. ama, ‘erkek (eşi yanında/birlikte)olmadan!.’ yaşamını sürdürüyor. Kadının bu “sağlıksız yaşam yürüyüşü”; çekilip evinin içinden” veya “camdan da sokağa çıkartılması” sonucu yaşanılıyor.

Kadın, kendisini “evden sokağa çıkartanların, aynı zamanda ‘ekonomik özgürlüğünü’ de kaybettirenler; ailesini fakirleştirenler olduğunu bilmeden, “Ekonomik özgürlük kazanıp özgürleşeceğim” derken, asıl kazandığının (!),köle olmasıçok mutsuz da olması olduğunu göremiyor..

Ya erkekler (?) sorusu ise sormayın.. çünkü; “Kadın mutsuz” olduğu için “erkekler-aile zaten huzursuz ve mutsuz” demeye bile gerek duymuyorum. Eskilerde de kadın mutsuzluk yaşamıştır ama, “Kadın açılımı” yutturulan –örtülü veya örtüsüz– kadınmutsuz olmasının ötesinde, ‘aile’ yapımızın, dolayısıyla da, ‘toplumun yıkılmasına’ katkı koymasını sürdürüyor…   

***

Kocasıyla ‘herşeyi dip dibe’ yaşamak zorunda olmaMası –önce kendi hayatını yaşaması– gerektiği ‘hapı’ yutturulmuş ‘kadınımıza’; tarafların‘kendi hareket alanı’ olmalı öğretisi de yüklenildiği için, Kadın artık ‘sorunlu’ bulunuyor! Kendisine, erkeğin de “Serbest hareket alanı” olabilmeli ölçüsü(zlüğü) ‘yutturulduğu’ için de; “eşiyle paylaşan” ‘Kadın modeli’ yerini artık, “eşinin” de“Serbest hareket alanına”hem ses çıkarmayan, hem de girmeyen; “Kendi hareket alanına” da eşini sokmayan “Kadın modeline” dönüş(türül)müş bulunuyor.

Sonrası da zaten bilinebiliyor. Boşanmaların artması bir tarafa, toplumsal yapıyı “Bir/Bütün/Diri” tutan ‘aile çimentosu’, artık neredeyse ortalıkta görünmüyor!.   

Aile’de çocuk olsun veya olmasın, kocasıyla ‘herşeyi dip dibe’ yaşamaMak gerektiği ‘saldırısına’ yenik düşen Kadın, artık; ‘Paylaşan/BÜTÜN/Tek olmasına’ da müsaade etmiyor! “Tercihler” artık, “Bütün/Tek alan/Aile” içinde değil, ayrı ayrı ‘Serbest hareket alan(lar)ı’ kapsamında; bir başka “Serbest hareket alanıyla’ yeni bir ‘Tek alan’ oluşturarak “paylaşmak-bütün olmak” kapsamında yapılıyor. Basit bir örnek olmak üzere..

Mesela.. kadın ve erkek.. her ikisi de çalışıyor olsun.. diyelim ki de, günlerden Pazar.. erkek, öğleden sonra maça vb.. gideceği için (!), Kadın spora ‘yalnız/Bütünsüz’ gitmesi gerekiyor!. Tersi durumda ise, ‘nöbet yeri’ değişen erkek oluyor, çünkü; her ikisi de, ‘kafadan’ kopartılmış (!) bulunuyor. “Bütün –TEK alanda- Paylaşanlar olma” hâli artık yaşan(anıl)mıyor! Kadına yutturulan; ‘her dakika dip dibe olmayı istemem’ formatı; –Ben birey değil miyim, benim kararlarımın önemi yok mu kirliliği olarak zihinlerden yaşama saçılıyor!…

***

İmdi, bu noktada şunu sorabiliriz..

Sürekli “dip dibe olan” her çift, birbirine çok mu aşık ya da birbirlerine çok mu saygılı? Ya da, “kadın-erkek/aile’de” ilişkiler bu hâle gelmişse, bu sadece kadının suçumu veyahutta suç varsa eğer karşılıklı olması gerekmiyor mu?

Tabii ki, Kadınının “sağlık kazandırmayan” yürüyüşüne katkı koyan erkekler de vardır.. şüphesiz de..

Peki ama, var olduğu için mi “Kadın sağlıksız (!) yürüyor” diyeceğiz?.

Tabii ki  demeyeceğiz..

Çünkü, Kadının “sağlıklı olmayan yürüyüşüne” asıl zemin hazırlayan, onu, “pencereden-evden sokağa asıl çekip alan”; BM’den gönderilen, “Kadın-Gençlik açılımları”yla doğan ‘kaygan zemin’ oluyor. Zemin ‘kaygan-/buzda dans’ olunca da, Kadının, erkeklerle ‘yakınlaşmasına’ zemin de hazırlanmış oluyor.

Suçlu, Kadın ya da Erkek demiyorum, yaptığım sadece tespit oluyor..

Düşünelim.. 40 beden olan bir kadına, 36 beden elbise giydirilse ya da 40 beden olan kadına, 44 beden elbise giydirilse ne olur?.

Kabul edilebilir ki de, ‘giyilen elbise giyene’ ya çok dar ya da çok bol olur.

Her iki hâl’de “sorun” olup, o kişiye, haliyle topluma  ‘sıkıntı/reforme’ yaşatır olur. Kadın, kendisinin giymesi gerektiği elbiseyi, “Beslendiği iklimden/medeniyet yapısından” değil de, kendine ait olmayan “Yabancı iklimden“ giydiğinde, “kendine yabancılaştığı” gibi, “kendi erkeğine/eşine/ailesinde” de yabancılaşıyor.

Demek ki de, Kadının “sağlıklı olmayan yürüyüşünü” asıl başlatan bu; ‘yabancı iklimden soluma modeli’ oluyor. Sadece Kadına değil, Erkeğe de “kendine ait olmayan -yabancı- kimlik giydirilince”, ortalıkta başıboş dolaşan ‘serseri mayın’ gibi olunup, “aile ve toplumun çözülmesine” katkı konulması sözkonusu oluyor…

***

Giydirildiği ‘yabancı kimlik’ ile, “hareket alanı serbestisi” kazandırılıp da, “eşiyle ortak alanından” çekilip alınanKadın, kolayca diyebileceğimiz bir şekilde, başka erkelerle “yakınlaşma alanı” bulmuş oluyor. Yine bir basit fikri düşünce..

Geçen Nisan ayında basında yer alan, “Okullar Hayat Olsun Projesi” kampanyası kapsamında –geceleri de-, okulların spor salonlarının dahi halkın kullanıma açılacağı; bahçelerinde oturma grupları, çardaklar, çay kahve içilecek alanlar oluşturulmak istenildiği düşüncesi, hayata geçirildiğinde; ‘birbirini bulacaklara!’‘kolaylık/zemin olması ortaya çıkmayacak mı? Ya da eğer olursa, “Kadın öyle istiyor” mu diyeceğiz? Ya da durmaksızın ‘Serbest hareket alanı’ kazan(dırıl)an Kadın, ‘yeni alanını’ da kullanıyor mu diyeceğiz!..

Kadına, “ev-eş alanı” dışında yeni ‘Serbest hareket alanı’ oluşturulması, –karı koca olmayan ya da aileden kopmuş–  iki “Serbest hareket alanının”, kolayca yeni “Tek/Bütün alan!!” olarak ‘buluşabilmeleri’ imkânı demek oluyor..

Bu noktada paylaşmak istediğim şu da: Ben bu satırları yazarken işi gereği yanıma uğrayan –tanıdığım– bir hanımefendiye, sorduğum soruya verdiği cevapta; –Benim kızkardeşimin eşi onu sokağa ‘dikkatinde’ çıkarıyor, büyük bir baskı yapıyor ona diye sıkılıyorduk ama, eniştem iyi ki yapmış, inanın bu ortamda savrulmak çok kolay diye cevap veriyordu. Yine bunun gibi, ama yıllar öncesinde, eşinden boşanmak üzere olan bir genç ve frapan giyimli bir hanımefendiyle İstanbul’da, ‘kiracı-ev sahibi ilişkisi gereği’ karşıkarşıya gelmemizde, izin alarak kendisine; –Evliliğiniz nasıl gerçekleşmişti, aşk mı, görücü usulü mü (?) diye sorduğumda, aldığım cevap, “Aşk evliliği” olunca, ikinci sorum, –Bugünden bakarak cevaplar mısınız, eğer evlenirseniz hangi tür evlilik yaparsınız (?) soruma aldığım cevap, “Görücü usulü” olmuştu. Ne yazık ki de, bugünkü Kadın/Genç kızlar, evlilik pek düşünmedikleri gibi, daha evlenmeden, –Yürümezse boşarım ‘yürüyüşü’ sergiliyor!.

Bunlara paralel olarak söylenebilecek şu da var: Günümüz Kadını artık, “Ev’deki kadınlığını/hayatını” unutmuş, erkeği/şiyle ‘ortak paydası’ pek kalmamış gibi bulunuyor. Uç sayılabilir ama, Kadın, neredeyse erkeğinden/eşinden Vazgeçmiş” gibi duruyor! Kendi ‘Serbest hareket alanı’nın, bir başka “Serbest alan” ile kolaylıkla ‘Yeni –Tek- alan’ kurması çeşitliliği bile, sözettiğim ‘vazgeçişi’ demek oluyor..

Yazımızda “Kadının vazgeçişini” öne çıkarmamız, onun “vazgeçişinin” erkeğin “vazgeçişi”nden daha yıkıcı; toplumu da yıkıyor olması oluyor. Erkeğe ‘hak gördüğüm için’ değil,  yine bir tespit olarak ifade ediyorum; kendi/aile alanının dışına çıkıp bir başka ‘Tek/Bütün/Yasak  alan’ oluşturan erkek, zaten;, “kadınından tamamen” vazgeçmiyor! Erkeğe göre daha ‘kırılgan/olumsuz etkilenen’ yapıda olan Kadın, erkeğinden ‘kolayca kopabilir’ gerçeği de zaten bilinebiliyor. Günümüzde “ev(aile)ler/de” cinsel hayat da dahil, normal hayat; neredeyse bitmiş gitmiş gibidir, öyle bir ‘yokoluş’ sözkonusu ki; aileyi oluşturan kadın ve erkek, kendilerine ayrı ayrı “Yeni –Tek- alanlar” oluşturmuş olmalarına; ‘ortak paydaları’ son bulmuş olmalarına rağmen bile, yine de ‘aynı evde’ yaşam sürdürebiliyor. Kadının önüne (de) konulan “Serbest hareket alanları” sebebiyle, ‘ailenin yağmalanması’,toplumun da yıkılıyor olması durmaksızın sürüyor.

***

“Kadın sorunu”nu konuştuğum aile dostumuz bir hanımefendi; açılım, maçılım, fakat; öyle de kadınlar var ki, bir ordunun içine tek başına bırakılsalar dahi, kimse onlara yaklaşamaz bile.. dediler, Biz’de; onun görüşlerine aynen katılıyorum da, sorun şu ki, yaşanan toplumsal hayattaki “Serbest hareket alanlarının” mevcudiyeti; kadın ve erkeğin, yaşam alanındaki ‘iç içe beraberliği’ bulunması hâli, “kalelerin düşmesine” katkı sağladığının da kabul edilmesi gerekiyor..

Yine aynı hanımefendi; kadın eğer evliyse; neredeyse bütün erkeklerin 10 sene sonra birbirinin aynı olduğunu hesap da ederek başka bir ilişkiye girmemelibilmesi gerekir ki, dışarıda çok kibar, çok ince, çok şöyle çok böyle görünen erkeklerin çoğu, evlerinde, “meşe odunundan hallicedir de demiş olsalar da, meşeodunu erkekler bile, türetilmiş ‘Serbest alanlarda’ çıra olmuş yanıyor! Pek çok Kadının basın ifadelerinden okunabildiği gibi de, günümüzde erkek kadını değil, kadın artık erkeği kovalıyor! Ya da şöyle bir değerlendirme yaparsak: T.Özakman’ın, “Çılgın Türkler” dediği, “açılım ‘mermisi” yememiş kadınlar” ile, bugünlerin kadınları “aynı kadınlar” olmuyor. “Açılım yememiş/mermi taşımış ‘Eski kadın’ modeli” zihni yapısı artık “OUT”, “Yeni (Açılım yemiş) kadın modeli” ise, “IN” olmuş/yapılmış  bulunuyor…

***

Bu yazım içeriği sebebiyle kimse  kaşınmasın, “kadın artık sorun!!..” dedim diye, çözüm için, “kadını eve kapatmak” lazım hiç demiyorum. Ortaya koymak istediğim, “tamamen içi çe denilebilecek yaşam alanının” kadını –aileyi, dolayısıyla da toplumu-, tehlikeyle karşı karşıya bıraktığı; bunun sebebinin de, “B(irleşmiş)M(illetler) üzerinden” gönderilen, ‘emirlerin uygulanması’ olduğu tespitim oluyor. 06.04.2010 tarihinde yazdığım, “Kadının önünün açılımı.. Nilüfer Göle’nin iflası!” başlıklı yazımda şunları yazıyordum: “Kadına, BM üzerinden yapılan –istenilen- ‘saldırı –açılım-’, Avrupa Birliği (AB)’ üzerinden de sürüyor..Viyana Konferansı/1993 sonrası, ‘BM emirleri’ yüklenilen ‘Kadın’hem kendini değiştiriyor, hem de hemcinslerini dönüştürüyor ama, ‘adı var’ hâle hiç gelmiyor…Nasıl ki “(Birinci) Tanzimat Dönemi” sonrası gelişmeler Aliye hanımının ‘kimliğini  kırınca’, kızı İsmet de “kırılıyor”; 2002’den sonra başladığını öngördüğümüz II.Tanzimat Dönemimizdeki kimi kadının ‘türbanlı/örtülü olması’ da değiştirmiyor, ‘her yerde her şekilde’ görünen -geleneğinden kopmuş- ‘türbanlı/dindar’ kadınlar da ‘kırılan kimlik’ örnekleri oluyor.” diyordum. Yine aynı yıl, 18.08.2010 tarihli, “Kadına ‘terörist’ saldırı… Eşşekname!..” başlıklı yazımda ise şunları yazıyordum: “…kırılan kadın kimliğinin, toplumu ayakta tutan ‘aile yapısını’ çökerttiği de görülemiyor. ..’Tipim değilsin, üstü kalsın’ diyen kadın da zaten, üstünü vere vere kendi olmaktan çıkıp, sürekli mutsuzluk yaşayan bir hilkat garibesine dönüştüğünün farkında bile olmadan, toplumu ‘bozmasını’ sürdürüyor…Zihin ‘kırılan kimlik’ olunca da, evlilik yapsa da yürümüyor; boşanma, mutsuz çocuk ve ‘mutsuz kadın’ sayısı arttıkça artıyor…Dindar veya değil, kendine yazılan senaryoda ‘rol verilen’ Kadın, ‘kendi başlatmadığı savaşını kazandığını düşünürken, kaybedenin  kendisi olduğunu  farkında bile olamıyor.” şeklinde yazıyordum.

‘Kadına açılım’ yapılınca; “mermi yemeyen/taşıyan kadından”, “kızınızın sevgilisini yemeğe aldığınız” veya “cinsel hayatı olmasını kabul ettiğiniz” bir toplumsal yapıda yaşadığınızı idrak edebiliyorsunuz! Böyle bir toplumsal yapıda da yine, meşe odunundan hallice”erkekler var ama, asıl da, “ayy elektrik alamadım sefilliği” sürüyor..

Açılımlar’ sonucu “özgürlük” kazandığını ‘zanneden kadın’ için, öyle bir ‘Serbest alan’ yağması var ki, Kadın artık,kafasına koyduğu ‘meşe odununu’, rahatlıkla ‘eşinin-ailesinin, dolayısıyla toplumun’ kafasına vurabiliyor!..

***

Kadına ‘açılım’ yapılmasına vesile olup da, ailenin çöktüğünü göre(meyen)nler, aile bakanlığı da kurup, üç çocuk da istiyorlar ama, bu durum, içkiyi üretip ve satıp, sonra da, “içki içmeyin” demek gibi oluyor. Asıl ‘bataklığı’ kurutmak, kadına veya erkeğe “Serbest alanlar” oluşturmamak gerekiyor..

Çözüm sence ne diye (?) sorduğum, “2+2=4 arkadaşımız”, hadiseye “kadınsal açıdan” bakıp, sorunu, “erkekler” olarak gördüğü için de biraz sulandırarak diyor ki: Erkek, evdekinin değerini bilip ona göre davranacak ya da bundan sonra yemeklerde tuz yerine şap kullanılacak vericen şapı, salıcan kadınların arasına.. bakın bakalım dönüp bakan oluyor mu hiçdiyor, hemen peşinden de, –Çok ciddi konuştum, bünye error/hata verdi tabi bir yerde diyordu..

Konuyu ben dile getirip, yazıyı da Bendeniz yazdığım için, çözüm de benden gelecek.. o, şimdi ama, bir erkek olarak değil, bir insan, bu ülkenin bir münevveri olarak geliyor…

***

Kadın veya Erkek.. ikisi de insan.. yerden OT gibi bitmediler ya

Eser(ler)i, Sanatkârı”nın nasıl bildirdiğine bakmak gerekiyor:

Sizi bir tek candan (Âdem’den) yaratan, ondan da yanında HUZUR bulsun diye eşini (Havva’yı) yaratan O’dur…” A’raf: 7/189

Ayetin, Elmalı Tefsiri’nde; “Allah onun eşini de onun nefsinin cinsinden kıldı ki, o erkek nefis, o dişi nefis olan eşine sükun bulsun diye. Onda kendinden bir özellik görüp onunla ünsiyyet (-yakınlık ve alışkanlık kurmaketsin ve aralarında izdivacı sağlamak suretiyle heyecanını yatıştıracak bir sevgi ve itminan (-tam sükûn, kalbî hayat adına gelgitlerin bütün bütün sona ermesi) bulsun da ondaki emanet bunda karar kılsın. Bunun içindir ki, izdivactan sonra aralarında uyum ve sükun bulunmadığı, öfke ve nefret bulunduğu zaman boşanma ve ayrılma meşru kabul edilmiştir. Zira ilâhî hükme göre karı-kocalığı geçerli kılan şey aralarındaki uyum ve sükûndur. Bir tek nefisten erkek ve dişi nevilerinin yaratılmış olmasının hikmeti de budur.” denilmektedir.

Görülebildiği gibi, “uyum ve sükun” oluşturma, ‘aile’yi oluşturan kadın ve erkeğin ‘ortak sorumluluğu’ oluyor. Hz.Adem ve Havva ile Cennet’de başlayan bu ‘ortak payda’, Şeytan’ın onlara ‘saldırması’ sonucu bozulunca, “Adem, Havva”, Şeytan ile birlikte yeryüzüne indirilmiş bulunuyor:

Bir zaman biz meleklere: Âdem’e secde edin! demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız İblis hariç. O, diretti. Bunun üzerine: Ey Âdem! dedik, bu, hem senin için hem de eşin için büyük bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra yorulur, sıkıntı çekersin! Derken şeytan onun aklını karıştırıp “Ey Adem! dedi, sana ebedîlik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?” Nihayet ondan yediler…Dedi ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin!”      

                             (Bakara : 2/ 116,117, 120, 121, 123)

Kur’an-ı Kerim’de ayrıca; kadın ve erkek, her ikisinden birinin, diğerinin tamamlayıcısı ve eşi; birbirlerinin ‘örtüsü/elbisesi’ olduğu da bildirilmiş bulunuyor :  

 “Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz

                                                                  (Bakara : 2 /187)

Ayetin, yine Elmalı Tefsiri’nde şöyle deniliyor: “İki noktadan böyle birbirinizin elbisesi durumundasınız: Bir taraftan elbise gibi birbirinize sarılır, sarmalaşırsınız. Diğer taraftan elbisenin ayıpları örtmesi, soğuk ve sıcaktan koruması gibi, her biriniz, diğerinin hâlini gizleyip örter, namusunu muhafaza edip, günahlardan korur. Aranızda (-kadın ve erkek/aile arasında) böyle bir beraberlik ve ilişki (-BÜTÜN olma hâlivardır.”

İşte, birbirinin “elbisesi” olan bu, “Paylaşımcı/Bir/BÜTÜN/Tek olma” hâli, AB’den de ama, esasta “B(irleşmiş)M(illetler) üzerinden” gelen ‘emirler’ sonucu giydirildiği –kendi bedenine ait olmayan-‘yabancı kimlik elbise-’ sonucu, hem aile, hem de toplum hayatımızı çürütmüş, çökertmiş de bulunuyor..

Cennet’te, “Şeytan’ın saldırısı” sonucu ‘asi’olmalarıyla yeryüzüne indirilen “Erkek/Adem ve Kadın/Havva”dan türemiş “kadın ve erkekler”, yeryüzü yaşamlarında ‘Şeytan’ın saldırısı’altında ‘yorulup sıkıntı çekerlerken’, bir de, “Şeytani itiraz sahibi insanların”; yani, “Fundemantalist Batılı Beyaz Adam’ın saldırısı’ndan” doğan ‘yorgunluğu ve sıkıntıyı da çekiyor’. ‘Müslüman olan’ kadın ve erkek, ‘Şeytan’a karşı” kendisini koruduğunu zannederken, “Şeytani itiraz sahibi’ insanın –kendisini yönetenler, yönlendirenler eliyle-, ‘teslim aldığının’farkında bile olamadıkları için, mutsuzluğu dayaşıyor..

Kur’an-ı Kerim, sıklıkla; Akletmez misiniz? diye soruyor..

Farkındalık yaşayamayanlar, inancımı, yaşam hakkımı tehdit etmelerini (!) durmaksızın sürdürüyor…

Ahmet MUSAOĞLU

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir