Namık Kemal Zeybek’i Aleviler de okumasın isterim (2)

Namık Kemal Zeybek’i Aleviler de okumasın isterim (2)

            “Namık Kemal Zeybek’i Aleviler de ‘okumasın’ isterim!..” başlıklı yazım üzerine, “kişilik haklarınıza saldırı, kamuoyundaki saygınlığınızı zedeleyici içerikli” yayın yapıldığı iddianızla, “Server hizmeti” aldığımkuruma, “Noter’den” gönderdiğiniz “İhtarname” üzerine, Server yetkilileri beni arayıp, “eğer yazımı kaldırmazsam, anlaşma sözleşmemim ilgi maddesi gereği “kendilerinin kaldıracağını” tarafıma bildirince, sözkonusu yazı yayından kalkmış, ‘isteğinize’ uyulmuş bulunuyor…

Fakat, tabii ki de söyleyecek sözümüz var, “haksızsınız”, beklentimiz artık  “Noter’siz cevaplar”, ama önce şu:

Sayın Zeybek;

Kültür eski Bakanı veya Cumhurbaşkanı eski Baş Danışmanı olmanız, SİZİ, BENDEN veya herhangi bir vatandaşımızdan “daha ayrıcalıklı” yap(a)maz. Sizin kamuoyu önünde “saygınlığınız” varsa, 25 yıllık mühendislik hayatı ve “ilk/tek” pek çok “kitap eser” veren “Araştırmacı Yazar” sıfatımın yanısıra, tüm dünyadaki, “Küresel Isınma yaşanıyor” İDDİASINI, bu ülkede “yalanlayan/tuzak diyen” ilk/tek kitap eserin de sahibi, ama aynı zamanda, “entellektüel/münevver” biri de olarak BENİM DE saygınlığım bulunuyor… 

SİZ, görüşlerinizi ve iddialarınızı bir “gazete köşesi”nde yazıp kamuoyu ile paylaşmıştınız. Bu yönüyle yazılarınız, “tartışılmaya-eleştirilmeye” zaten açıktı. Yazılarınızdaki bazı iddialarınız, BEN ve “Benim gibi” düşünen/inanan milyonlarca “Sunni Müslümanın”, “inancı” ve “moral değerleri” üzerinde “kabul edilemeyecek-haddi aşan” iddialar olduğu için SİZİ “eleştirmiş” bulunuyorum. SİZ, hem “kabul edemeyeceğimiz” iddialar ileri süreceksiniz, hem de, BEN “SİZİ” eleştirince, “beni eleştiremezsiniz” anlamına gelebilecek “İhtarname” çektireceksiniz, ki, bu doğru bir yaklaşım olmadı diye düşünüyorum. Oysa, “iddialarınız” kamuoyuna, dolayısıyla da “Bana” da “malolmuştu”, tabii ki de, “bilimsel aklın” kabul edemeyeceği görüşlerinize eleştiriyi BENDEN de alacaktınız, olan da bu olmuştu. Yoksa, “kişiliğinize” veya “inancınıza” yönelik bir eleştiri amacım yoktu, olamazdı da, şimdi de aynı düşünce ile yazıyorum. Eğer bu yazıma da “itirazınız” olacaksa, bunu “İhtarname olarak” değil -yazan birisi- olduğunuz için, yazınızla yapmanızı istirham ediyorum. “Köşe” yazılarınızın eleştirilmesine, “köşe yazarı”ndan cevap bekliyorum. BEN bunu, yazıyla cevapladığınız kişiler kadar olsun “hak ediyorum”; İmdi…

İddialarınız – Görüşlerim :

Alanya Türk Ocağı tarafından düzenlenen, “Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye” konulu konferansta, Türk Milleti’nin kökünün Sümerlere dayandığını (-kimilerince Tarih Sümerlerle başlatıldığı için-dolayısıyla, uygarlığın-insanlığın tarihinin Sümerlerle başladığını), Hz. Muhammed’in kökünün Sümerler’den geldiğini ve dolayısıyla Hz. Muhammed’in de Türk olduğunu söylediğiniz basında yer almıştır (1).

Bu iddialarınızı, Bilimdışı-Kur’an’dışı olduğu için kabul edemezdim, “Dine sonradan girmiş yanlış inanç, inanılmaz masal (Tdk.)” anlamında “hurafe” de dedim, bu görüşlerimi de, bu ülkede, “Uygarlığın Tarihi” yazmış “ender” Yazarlardan biri olarak yazdım, söylüyorum…

Uygarlığın, M.Ö.3000 civarı yaşamış “Türklerle/Sümerlerle” başladığı” bilimdışılığını, Ortadoğu’daki bazı bilimsel gerçekler de değil, Konya ilimiz sınırları içersinde kalan ve M.Ö.6500’e tarihlenen, antik Çatalhöyük kenti bile yanlışlıyor. Sümerler denilenlerden yaklaşık 3500 yıl önce Çatalhöyük’te köy/şehir-medeniyet yaşamış bulunuyor. Haliyle de, uygarlık/tarih Türkler/Sümerler ile başlıyor iddiası “doğru olmuyor”, sadece “ideolojik/Türkosantrik” bir yakıştırma oluyor. Dahası da şu: SİZ, “Türk Milleti’nin kökünün” Sümerlere dayandığını ileri sürseniz de, tarihte “Sümerler” diye bir ulus da yaşamamıştır. “Sümer” bir “ulusun adı değil”, bir “coğrafyanın” adı oluyor. Çeşitli kaynaklarda görülebileceği gibi de, “geçmişte Mezopotamya’nın Aşağı (güney) kısmına” verilen bir isim oluyor, yoksa bir “ulus ismi” olmuyor.

Ayrıca da, Hz.İbrahim’i, “Sümerler” denilen “sözde ulus” üzerinden “Türkleştirmekle (dolayısıyla)”, O’nun neslinden gelen “Hz.Muhammed (Sav.)’in” Türkleştirilmesi iddianız da, tabii ki de “kabul edilir” olmuyor. Bu iddianız (da), maksadıaşan bir durumun  da ötesinde oluyor.

SİZE soruyorum: BENİM de “inancım” olan, “Sunni İslam inancını” zedeleyici/tahrif edici bir iddia olmuyor mu? Ya da “İslam olana” zarar vermek olmuyorsa ne dememiz gerekiyor? Arap olduğu “bilinen/kesin olan” Peygamberimizi, “Türkleştirerek” BİZİ/inancımızı incitmediniz mi?..

Aramıza “İhtarname” sokmaya gerek yok, cevaplarınızı almak için yazıyorum… 

İddialarınız – Görüşlerim :

Görüşleriniz, uzun bir süre Radikal Gazetesin’de çıkan “köşe” yazılarınızdan, onlardan biri olan, 23.10.2007 tarihli yazınızda; “Safeviler Alevi idi…Osmanlılar? Selim Han’dan sonra Sünnilik ağır bastı. Peki ondan önce?” diye soruyordunuz (2). Bu yazınızdan 2 ay kadar sonraki, 15.01.2008 tarihli yazınızda ise; “Peki ondan (yani Yavuz Sultan Selim Han’dan) önce neydi?” şeklindeki “kendi sorunuzun” cevabını yine SİZ veriyor; “Devletin temeli ve padişahın muhafız gücü olan Yeniçerilerin Bektaşi olması, bize neyi söyler? Diyorum ki Osmanlı devletinin resmi din yolu Alevi-Bektaşilik idi…Ne zamana kadar mı? Selim Padişahın Şah İsmail’e ve Safeviliğe karşı bir Sünni set inşası ihtiyacını duymasına kadar…” diyordunuz (3)…

15.01.2008 tarihli yazınızda ayrıca; “Mısır’dan getirilen Eşari-Sünni din bilginleri Osmanlı memleketine dağıtıldı ve halka Eşari-Sünnilik öğretildi…Osmanlı’nın resmi mezhebi Sünnilik haline geldi…Sanıldığı gibi Selim Padişah’ın adı, Yavuz Selim değildi. Safevi-Alevi Türkmenlere karşı yürütülen kıyıcı hareketlerden ötürü halk ona ‘Yavuz’ yani kıyıcı, yani zalim dedi…” diyordunuz (3-1)… Yine aynı yazıda; “Osman beyin gerçekte adının Otman olduğu, babasının adı Ertuğrul; oğlunun adı Orhan iken bu Osman adının nereden çıktığı ise ayrı bir tartışma konusudur.” da diyordunuz (3-2).

Yukarıda görülebileceği gibi de, “…bize neyi söyler? Diyorum ki” deliliniz (!) ile, “Osmanlı devletinin resmi dininin Alevi- Bektaşilik” olduğunu iddia ediyorsunuz. Haliyle de, Osman Gazi’yi “Alevi-Bektaşi Türk” yapıyor, Osmanlı’yı da, Yavuz’a kadar, “Sunni İslam” inancından çıkarıp, “Alevi-Bektaşi inancına” sokuyorsunuz. Hal bu olunca da, neredeyse “Osmanlı tarihi”, “Alevi-Bektaşilik tarihi” olmuş gibi de oluyor!.. 

Peki de, hem Peygamberimizin “Türk” olduğu iddianızla, hem de “Osmanlının Yavuz’a kadar Alevi-Bektaşi olduğu” iddianızla, “Halkı kin ve düşmanlığa” itiyor olmuyorsunuz demiyorum da, şunu soruyorum; SİZİN bu iddialarınız, bu ülkenin çok önemli bir oranını temsil eden “Sunni İslam” kişilerin, “inancını” ve “moral değerlerini” sarsmak, hatta “tahrif ediyor gibi olmak” olmuyor mu? Ya da yapılan, BİZİM gibi düşünmeyenler ile BİZLERİ “aynileştirmek/sentez” değilse, adını ne koymamız gerekiyor? Okuyucularım soruyor, kamuoyu bilmek istiyor; amacınız ne oluyor?…

Yavuz Sultan Selim Han” için, “halk” ona “kıyıcı/zalim” diyordu iddianızla, o dönemdeki “halk” olan “Sunni Müslümanların” ve de onların sonradan gelen torunlarının da “muhterem kabul etikleri” bir insana, “zalim” dediklerini de söylemiş olmadınız mı? Ya da kimlerin “zalim” dediğini söylemeniz gerekmez miydi?..

“İhtarname” gerekir gördüğünüz yazımda, Aydın Başar Bey’e ait şu görüşler; “Osmanlı hanedanı eğer Alevi olsaydı, eğitim sistemini bu temel üzerine kurması gerekirdi…Oysa ilk devir Osmanlı medreselerinde Selçuklularda da olduğu gibi ehl-i sünnet mezheplerinden hanefî fıkhı üzerinde dersler verilmiştir…Orhan Bey döneminde İznik’te açılan ilk medreseden tutun da, diğer medreselere kadar bütün hepsinde klasik İslamî ilimler okutulmuş ve Sünnî fıkıh geleneği öğretilmiştir. Mesela İznik’te açılan ilk medresenin ilk müderrisi olan Davud El Kayserî’nin hadis, tefsir, fıkıh ve tasavvuf ilimlerine dair 24 tane eseri vardır. Bunların hepsi Sünni anlayışla yazılmıştırAleviliğe dair bir medrese kaydı elimizde bulunmadığına görebu iddianın gerçek olması mümkün değildir…Ve bu medreselerin birçoğu da cami ile iç içedir…Osmanlı’nın ilk dönemlerinde uygulanan hukuk sistemine (Sünnî İslam şeriatı) baktığımızda da aynı sonuca ulaşmamız mümkündür.” açıklamaları da bulunuyordu (4).

Peki de, bu görüşler, “İhtarname” göndermenize sebep olmadığına göre, bizzat SİZ, “Osmanlı’nın, Yavuz’a kadar Alevi olduğu” iddianızı savunmamış, dolayısıyla da, “reddetmiş” olmuyor musunuz? Yazımda belirttiğim gibi de, hiçbir Osmanlı padişahının, “Ben Aleviyim” şeklinde bir beyanı olmaması, dahası da, Yavuz Sultan Selim döneminde ülke insanına, “Biz Aleviyiz amma, artık şimdi Sünni oluyoruz (!)” denildiği iddiası da ileri sürülemeyeceğini göre, “Yavuz/Osmanlı’yı” atası gibi gören (kimi) Sunnilere ve de ilim dünyasına, “haksızlık” yaptığınızı düşünüyor musunuz?

Yavuz Sultan Selim Han, yaşadığım şehrim Trabzon’da, 23 sene Şehzadelik yapmış, anneleri Gülbahar Hatun Sultan’ın mefdun bulunduğu türbeleri de, halen burada ziyaret edilegeliyor, hemen her gün de, Türbesinin önünden geçerken, “rahmet” dilediğim bir yer de oluyor. Bu “anne” ve “oğul”a, bu yönümle de “moral/manevi bağım/sevgim” var, dünkü atalarının torunları olan BİZLER de “halk” oluyoruz, BİZLER mi ‘Yavuz’a “zalim” diyenler oluyoruz? Yaptığınızın “büyük hata” olduğunu kabul ediyor musunuz?

Varsayalım ki de, “Yavuz” veya “Gülbahar Hatun”, bugün ya da bir gün, “-Ben zalim değildim“-Oğlum zalim değildi derse ne olacak!..

Osmanlının ataları için; “Osman beyin gerçekte adının Otman olduğu, babasının adı Ertuğrul; oğlunun adı Orhan iken bu Osman adının nereden çıktığı ise ayrı bir tartışma konusudur.” açıklamanıza dikkat ederseniz de, iddianız için, “kesin” demiyor, “tartışmalı konudur” diyorsunuz. Peki de, “kesin olmayan” bu iddiayı hangi amaçla neden ileri sürmüş bulunuyorsunuz? Bu iddianın, “Anadolu Alevi/Türk İslamı” üretimi yapılması dönemine denk düşmesini SİZCE nasıl değerlendirmeliyiz?

İddialarınıza, “halkımızın bütünlüğünü” bozabileceği, “Cumhuriyetimizi kaybedeceğimiz” endişesini yaşattığı için de itiraz ediyorum, yoksa, “şahsınıza” ve “inancınıza” yönelik “eleştiri” tabii ki yapmıyorum…

İddialarınız – Görüşlerim :

“İhtarname”nize muhatap olan yazımda, şu görüşlerinize de yer vermiştim: “Bilgi ağı üzerinden yayın yapan Netpano’yu okurken bunları düşündüm…ilginç bilgileri size de iletmek istedim. Araştıran, düşünen ve yazan Oktan Keleş…Yazılan yazı ise TÜRK TARİHİNE AİT YENİ SIRLAR. İşte bunlardan biri: Topkapı Sarayı Hazine Dairesi’nde saklanan kılıç…Bu kılıç Hz.Osman’a ait olduğuna inanılan iki kılıçtan birisi. Biri ‘Mukaddes Emanetler’ bölümünde, diğeri ‘Hazine Dairesinde’ saklanıyor. Kayı Boyu Damgası ikincisinde…bu ikinci kılıç 3. Halife Hz. Osman’ın mı? Yoksa başka bir Hz. Osman’a mı ait?Oktan Keleş’in bu soruya verdiği karşılık: Bu kılıç Osman bin Talha’dan Hoca Ahmet Yesevi’ye emaneten intikâl etmiştir. Daha sonra da Şeyh Edebali’ye gelmiş ve ‘sırlarıyla birlikte’ Osmanlı Hanedanı’nın başlatıcısı Osman bey’e teslim edilmiştir. Osman Bey’in asıl adı Orkun veya Otman iken Şeyh Edebali tarafından Osman olarak değiştirilmiştir…Osman adının verilmesi Osman bin Talha dolayısıyladır. Osman bin Talha ise Türk kökenli bir Araptır, kendisi ve soyu Kabe ve çevresinin yönetim sorumlusudur. Osman bin Talha Süreyc kabilesindendir. Süreyclilerin Orta Asya’dan gelen Türkler olduğu Arap tarihçilerinin eserlerinde de geçmektedir…Oktan  Keleş ve Netpano izlenmelidir.” De diyordunuz (5).

Köşe yazınıza aldığınız ve “bilgi dediğiniz” bu görüşlerle yapılan, “Arapları  Türkleştirmek değilse” ne? Oradan oraya dolaştırılan “kılıç” iddiaları, masalların bile ötesinde, yani “hurafe” değil mi? Ya da şöyle soralım: Türkosantirk bu görüşler, “inancım İslam”a zarar veriyor olmuyor mu?

Sizi “dinleyip”, izlenilmesini istediğiz “pano”ya, “araştıran, düşünen” olarak tanımladığınız “kişi”nin görüşlerine bakınca, şunları okuyordum: “Sureyc’de Mekke’de bir Türk demirci ustasıydı. Kılıç yapmasıyla meşhurdu. Osman Bir Talhâ  Sureyc’in torunlarından…Bunun manadaki karşılığı, Kâbe’nin anahtarları: KIYAMETE  KADAR TÜRKLERDEDİROsman Bey‘in gerçek ismi Orhun’dur. Bu isim de ilk defa açıklanmaktadır…Peki Orhun ismi, nasıl olmuş da Osmanolmuştur?…:İşte bu konuda şimdiye kadar gizlenen sır: Şeyh Edebali bizzat Orhun’a : ‘Bundan sonra senin ismin Osman olsun, soyun bu isimle anılsın” demiştir. Hz. Osman’ın o kılıcının ‘mânâ sırlarını’ Osman Bey’e söyleyerek teslim etmiştir. Sanıldığı gibi bu kılıç, Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferinden dönüşte getirdiği kutsal emanetler içersinde gelmemiştirİşte delili: Kılıç ustası Ubeydullah ve Sureyc kabilesinden bahsettik. Ubeydullah  Arap ismi taşımasına rağmen Türk’tü. Bu kılıcı, bizzat kılıç ustası  Türk Sahâbî yapmış Hz. Osman’a hediye etmiştir…Hz. Osman’dan, Osman Bin Talhâ’ya geçip, oradan da Hoca Ahmed Yesevî’ye emanet edilmiştir -Aradaki detayları anlatmıyoruz-. Daha sonra bu kılıç,  Hoca Ahmed Yesevî silsilesi yoluyla   Şeyh Edebali’ye gelmiş ve ‘sırları ile beraber’  Osman Bey’e teslim edilmiştir. Orhun’un Osman olmasının sırrı bu kılıç ile beraberdir.” deniliyor (6).

Peki de, BİZE “tavsiye ettiğiniz” bu açıklama ile gelen, “KÂBE’nin anahtarlarının Kıyamete kadar Türk(ler)e verdirilmesi” nasıl bir “bilgi (!)” oluyor? Tamamen “bilimsel de” diyebileceğim, “Ölüm Yeniden Doğuş için: Kıyamet” isimli kitap da yazmış bir “Yazar/bilgilendiren” olarak da soruyorum: Sözkonusu öngörüler, BENİM ve “halkın” büyük çoğunluğunun “inancını incitmenin de ötesinde, sulandırmak” ya da “reforme etmek” olmuyor mu? Ayrıca da, “Kılıç ustası Ubeydullah”, hem Sureyc’in torunlarından, yani uzun bir zaman nesli “Araplık” yaşamış, kendisi de, bir “Arap ismi” olan Ubeydullah ismini de taşıyor, amma “nedense!!..” “Türk” oluyor, öyle mi? KÂBE’nin “anahtarları” meselesi sebebiyle, Hz.Muhammed’e (Sav.) muhatap olan Osman bin. Talha, “Türk Sahabe”, Peygamberimiz de, KÂBE’nin anahtarını bu “Türk Sahabe”ye teslim etmiş öyle mi?

“Bilgi” olamayacak bu iddialar, “halkın” büyük kesimin “geleneğine/inancına” darbe vurmak olmuyorsa ne oluyor? Ya da kim asıl, halkın dini duygularını “incitiyor” oluyor?

Bilmek “hakkımız”, cevaplarınızı bekliyoruz…

İddialarınız – Görüşlerim :

22.01.2008 tarihli yazınızda; “Ülkemizin de çoğunluğu Hanefi mezhebindendir. Alevilik ise Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e bağlılık demektir…konularla ilgilenenlerin Sünnilik, Şiilik ve Alevilik üzerinde yeniden düşünmelerini istiyorum. İşte: ‘Ebu Hanife…İhtilalcilerle bir olup hükümet aleyhine yürümediyse de, bütün haberler onun kalben Hz.Peygamber’in âli, Ehli-i Beyt ile beraber olduğunu göstermektedir.…işi kılıca sarılmağa vardırarak isyan etmiyordu. Belki de bunu yapmayı kuruyordu, fakat bazı sebepleri hesaba katarak buna imkân görmüyordu. Zeyd b. Zeynel-âbidin, 121 Hicri yılında Hişam b. Abdu’l- Melik’e karşı ayaklanınca, rivayete göre, Ebu Hanife: ‘Onun bu çıkışı, Hz. Peygamber Efendimizin Bedir Harbi’ne çıkışına benzer’…Şayet halkın, onun atalarını aldattıkları gibi onu da aldatıp yarı yolda bırakmayacaklarını bilsem, onunla beraber ben de savaşırdım. Zira..Hilafet onun hakkıdır. Ben…Bin dirhem göndererek ona biat ettim’ (-demiştir)…Bu iki haberden anlaşılıyor ki, o…Emevilere…kılıç sallamayı arzu ediyordu…Kısaca Ebu Hanife, Emevilerin ve Abbasilerin saltanatına karşı ve Müslümanları Ehl-i Beyt imamlarının yönetmesinden yanaydı.” diyordunuz (7).

Peki de, Ebu Hanifenin, “Müslümanları Ehl-i Beyt imamlarının yönetmesinden yanaydı.” iddiasıyla, bizim inancımız olan “Sunni İslam” inancına (bu iddiayı kabul etmeyişimiz yönüyle) “darbe vurulmuş” olunmuyorsa ne oluyor? Ya da “ortadan kaldırılmış” da olan Halifelik, yeniden neden “ihya edilmek” isteniliyor? Ya da Velayet, (Ehl- Beyt iddiası üzerinden) neden “Alevi/Türk/lere” isteniliyor? Böyle bir “istek”, dirlik/bütünlük içersinde yaşamakta olan insanların “inançları arasında” tartışma doğuracağı için, Cumhuriyetimiz için “tehlike” oluşturacak olması “sorumluluğunuz” olmuyor mu? Cumhuriyetimiz “halifeliği” kaldırmışken” ya da “Osmanlı tipi” modeli bitirmişken, kim/ler neden böyle bir modele bizi sürüklüyor? Ya da üretilecek bir ‘Halife’ veya “Sultan” (tek başlılık) modeli, Müslümanların, daha kolay “evcilleştirilmeleri (Ilımlı/Anadolu-Türk İslam, bunun)” için mi isteniliyor?

Kişiselleştirmemiz” yok, bu ülkenin “yetiştirdiği” bir insan olarak, “ülkemizin ve halkımızın bütünlüğü” için endişeleniyoruz, bilmek hakkımız; hâlen de ‘inşası’ sürdürülen, Ahmet Yesevi ‘trendi’ ne/kim için gerekiyor?..

İddialarınız – Görüşlerim :

15.08.2009 tarihli yazınızda, “Hoca Ahmet Yesevi İslam Tasavvufu ile Türk Töresinin bileşimini yaparak Orta Asya’da Müslümanlığı yayan ‘Ulu Ata’dır. Türkler arasında…doğru İslam’ın yayılmasında en önemli yer O’nundur.” Ahmet Yesevi…diyor ki: “Allah’a varan yol insandan geçer. Tanrı Elçisi garip, fakir, yetimlere çok ilgi gösterdiği ve onlara yardım ettiği için Allah’a ulaştı…miraç gerçekleşti.” Yani insana hizmet en kutlu ibadettirinsanı incitmek… günahların en büyüklerindendir. İşte Yesevi’den bir hikmet: “Sünnet imiş kafiri de incitme!…Yesevi yolu…altın zincir halkaları gibi günümüze kadar sürüp gelmiştir. Kazakçanın en büyük şairi…Abay’ın…şiiri ile konuşmamı bitiriyorum.“Sevgiyle yarattı Adem soyunu…Adem soyunun hepsini sev kardeşimdir diyerek…” diyordunuz (8).

24.12.2010 tarihli yazınızda da, “H. A. Y Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi’yle Bağcılar Belediyesi birlikte bir bilimlik toplantı düzenlediler….Bilim adamlarının birkaçı Hazretin (-Ahmet Yesevi’ninSünni olduğunu söylüyorlardı. Toplantıya katılanlar da Alevi olduğunu söylüyorlardı. Şiiler de Şii olduğunu söylüyorlar… Peki Hoca Ahmet Yesevi Sünni mi? Alevi mi? Şii mi? Siz ne derseniz o…Onun yolundan gitmek kök değerlerde buluşmak ve insanlık ülküsüne ulaşmak yoludur. ” diyorsunuz (9).

Peki de, Ahmet Yesevi için, Bilim adamlarının bazılarının “Sunni İslam” olduğunu söylemesi yanında, “Siz ne derseniz o” demenize de rağmen, neden ısrarla “Alevi-Bektaşi yolun kökeni” olduğunu ileri sürüyorsunuz?

Ahmet Yesevi “iddialarınız” için, konuyu programında tartıştığınız Murat Bardakçı; “Anadolu’nun tarihinde..Ahmed Yesevî hakkında önemli bir kayda rastlayamazsınız…elimizde Yesevî tarafından bizzat yazılmış olan tek bir eser bile yoktur…Türkiye’de geniş kitlelerin Ahmed Yesevî’nin ismini öğrenmesi, Fuad Köprülü‘nün 20. asrın ilk çeyreğinde yayınladığı ‘Türk Edebiyatı’nda İlk Mutasavvıflar’ isimli eseri sayesinde oldu. Köprülü, kitabında Yesevî ile Yunus Emre arasında bağlantı kuruyordu ama sonraki senelerde ‘bazı hatalar ettiğini’ yazacak, Yesevî’nin Batı Türk Edebiyatı üzerindeki etkisini abarttığını da itiraf edecekti.” diye yazıyordu (10). Sözettiğim, “katıldığınız” programında, “beni daha fazla konuşturmayın” tarzı da sergiliyor, Ahmet Yesevi’nin, “Anadolu’daki zeminsizliğini’ yüzünüze karşı ortaya koyuyor; “Batı Türkleri’nin değil, Doğu Türkleri’nin düşüncelerini etkilemiş bir kişidir” de diyordu.

Bardakçı her ne kadar Yesevi`yi, Anadolu/Batı zeminine sokmayıp (!), “Doğu zeminine” gönderse de, Doğu’da, Anadolu’daki gibi bir Aleviliğin pek yaygın olmaması; İmam Buhari, İmam Müslim, İmam Tirmizi, Neseî, İbn Mâce gibi büyük hadis âlimlerin ortaya çıkmış olması; Yesevi’nin, Türkistan bölgesinde de pek yaygın olmayan konumuna –belki de bir mit olarak üretilmesine– işaret ediyor. Ahmet Yesevi ’trendi’ için Murat Bardakçı, ayrıca; Türkiye’de Sovyetler Birliği’ninçökmesinden (-yani 1991’den) sonra ortaya çıkan ‘Yesevî’ modasının sebebi, sadece ve sadece siyasîdir diyordu ki (11), Yesevi “modası”nın çıktığı bu dönemin, “Küreselleşme (Küresel Tek Yapı kurulumu) misyonu yüklenmiş “Baba Başkan Bush” tarafından “Yeni Dünya Düzeni” ilanı dönemine denk düşmesi, bu “Yeni moda”yı ilginç kılan oluyor…

Ahmet Yesevi için, “doğru İslam’ın yayılmasında en önemli yer O’nundur”,  dolayısıyla “Onun Alevi-Bektaşi yoludur” iddianızı da kabul edilir bulmuyoruz. Eğer söylediğiniz gibi, Ahmet Yesevi; “Allah’a varan yol insandan geçer.” demişlerse de, o zaman da zaten “bizatihi kendisi” “sorun” oluyor, çünkü, “İslam olanın” böyle bir “bildirisi” bulunmuyor. Peygamberimizin “miraca çıkma sebebi” olarak, “fakirlere, yetimlere ilgi göstermesi” iddiası ya da “İnsana hizmet en büyük ibadettir” ya da “insanı incitmek  günahların en büyüklerindendir” ya da “insan kardeşliği” öngörüleri, “İslam olan” görüşler olmuyor. Yesevi’ye atfen verilen, “kafiri de incitme!” ya da “Adem soyunun hepsini sev kardeşimdir diyerek” şeklindeki sözler de zaten, verilmek istenilenin “İslam olan” olmadığını ortaya koyuyor. Adına “Ilımlı İslam” veya “Anadolu/Türk İslamı” denilenler, hepİsi, “Amerikan İslamı” oluyor. Çünkü, “Sunni İslam” düşüncesi, –Ben Kabil’i sevemem, Habil olanı severimKardeşlik, ‘aynı inancı’ paylaşma ile ilgili bir şey” diyor. Dolayısıyla da, iddialar, “halkın önemli çoğunluğunun” dini anlayışının yerine, “merkezinde insan olan” bir “inanç anlayışı” yerleştirme, haliyle de “ülke bütünlüğünü” bozma gibi duruyor…

  Bazı bilim adamlarının, Ahmet Yesevi’nin, “Sünni olduğunu” söylüyor olması, Yesevi’den kökenlenen, “Alevi-Bektaşi/Türk İslamı bulunmadığının” işaret taşı oluyor. Haliyle de, “insanlık ülküsüne ulaşmak yoludur” öngörüsü de, Ahmet Yesevi’ye ait gibi durmuyor. Çünkü, “Allah’a giden yolun “insan”dan değil, “İmtihan’dan geçtiği” bilinebiliyor. Bu sebeple iddialarınız, “Sunni İslam olanı” incitiyor. SİZ’in, 08.12.2008 tarihli yazınızdaki, “Türkmenistan’da yayımlanan bir kitap Ahmet Yesevi hakkında Türkmenlerin tanımlaması: “Medine’de Muhammed, Türkistan’da Hoca Ahmet.”…” şeklindeki şık olmayan aktarmanız da zaten (12), BENİ; “Sunni İslam olanı” yine incitmiş bulunuyor. BİZ, ‘iddia etmenizi’ değil, “ne dediğinizi bilmenizi” bekliyoruz… 

Adını SİZ koymadınız mı?…

21.07.2010 ve 10.10.2009 tarihli yazılarınızın ilkinde, “…çağı yakalamanın yolu, kök değerlere sahip çıkmaktır. Türkiye için de tek yol milliyetçiliktirTürkiye bütün benliği ile milliyetçi olmalıdır.” derken (13), ikincisinde,  “doğru milliyetçilik” ve de “doğru din anlayışı” dediğinizi tarif ediyor; “Doğru milliyetçilik, Türk milletinin dilini, dinini, din anlayışını…çağlara taşımak…demektir…Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana Celalettin, Yunus Emre çizgisi bizim Hüseyin Mansur’dan gelen doğru din anlayışımızdır…Bize…öz varlığımızı korumak…anlamındaki milliyetçilik gereklidir.” diyordunuz (14). Bu açıklamalarınız, Türkiye’ye “biçilen” bir “rol model”, dolayısıyla SİZİN “amacınız” olmuyor mu? “Sunni İslam/din anlayışı” yerine, “Alevi-Bektaşi inanç anlayışını” yerleştirmek “demek” olmuyor mu? Ya da bu iddiayı ortaya koyan SİZ olmuyor musunuz!..

Tabii ki SİZİN görüşlerinizle BENİM görüşlerim arasında “fark” var…

Bu sebeple de, Kazakistan Büyükelçiliğinin, ülkenin bağımsızlığının 17. yıldönümü vesilesiyle düzenlediği ‘Avrupa Yolu Programı‘ başlıklı yuvarlak masa toplantısındaki konuşmanızda; “Nazarbayev, bugünün dünyasında sadece Kazakistan ve Türk Dünyası’nın değil, insanoğlunun rehberidirİnsanlığın BÖYLE bir REHBERE ihtiyacı var. Meselelere bu…derinlikten bakabilen BİR REHBERE ihtiyaç var” açıklamanızdaki (15) “Rehber” kim ya da “Halife”, “Sultan”, “İmam mı” oluyor (?) diye sormuyor, bu iddianızı da “tarihe” gönderiyorum…

“BEN”, SİZİN, “kimliklerinizin bütününü” değil, sadece bir bölümünü, “TANRI’DAN BAŞKA TAPILACAK YOK, TANRI’DAN BAŞKA GERÇEK AMAÇ YOK…İşte bu da benim kimliğim…” açıklamanızı (16) “kimliğim” olarak kabul ediyorum…

SİZİNLE “BENİM” aramda tabii ki “fark var”, “ihtarnamem” yazım oluyor…

Ahmet MUSAOĞLU  / 09.12.2010

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir