Sunni İslamı ALEVİLEŞTİRMEK isteyen Sunnilere EHL-İ BEYT

Sunni İslamı ALEVİLEŞTİRMEK isteyen Sunnilere EHL-İ BEYT

Bugün Ehl-i Beyt konusunda yazıyor olmamın sebebi, muhtemelen; “Eski ve Yeni Diyalogçular Alevilikle ‘Sunni İslama’ Saldırıyor!” başlığıyla yazacağım yazı içerisinde, Ehl-i Beyt konusunun ‘kaybolacağı’ endişem oluyor. Hem bu yazım, hem de yazacağım yazı, ‘Alevi-Bektaşi anlayışı’ eleştirisi değil, ‘Sunni İslam’ olarak tanınan kimi kimselerin, ‘Sunni İslamanlayışına’ yaptıkları ‘saldırılara” cevabım oluyor. Konuya bakışımın anlaşılabilmesi için de, bir ‘ölçü’ ortaya koymak istiyor, diyorum ki de; ‘yaşadığımız hadiselere’ ya da ‘kutsalımıza’ dahi, “bütün/esas” üzerinden değil de, ‘parça’ üzerinden baktığımızda, “doğru olandan” uzaklaşacağımız tartışılmaz oluyor. Bu görüşümü, Kur’an-ı Kerim üzerinden ‘iki ayetle’ ortaya koyarsam da :

“Bir de dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Halbuki onlar, bulut geçer gibi geçer (hareket ederler)” Neml 88

 “Biz yapmadık mı…dağları da bir kazık” Nebe (78) 6-7

Yukarıdaki ayetlerden Neml-88’de verilen; “dağların hareketli olduğu –yani, yerkabuğu levhalarının-dolayısıyla levhaların üzerindeki dağların manto-astenosfer üzerinde yüzercesine hareket ettiği-”; Nebe-78/6-7’de verilen; “dağların kazık gibi/sabit olduğu (İzostazi-Denge prensibi)” haberine baktığımızda; “dağların yapısıyla ilgili olarakbirbirine zıt/çelişki bulunduğunu!” algılamamız mümkün olabiliyor. Çünkü, ayetlerden ilki’nde, “dağların hareketli”olduğu ifade edilirken, ikincisinde ise, ‘sabit/kazık’ gibi olduğu haberlerini okuyoruz.

Bu durum, ‘çelişki’ gibi görünse de, Ayetlerde bir “çelişki/zıtlık” yok; ‘var’zannedilmesi, fotoğrafa, ‘bütün/esas’üzerinden değil de, ‘parça’ üzerinden bakılmasıJeoloji ilminin de bilinmemesi oluyor.  “Yaratlışın Altı Günü” isimli kitap eserimde açıkladığım gibi de, hiçbir çelişki olmaması yanında; tamamen “bilimsel mucizeler”; diğer başka Ayetlerle birlikte, Jeoloji İlminin ‘esasını’ teşkil eden ‘Levha Tektoniği Kuramı’nın ortaya koyulması bulunuyor (1).

***

        İşte, Ehl-i Beyt hadisesine de, Kur’an-ı Kerim’in ‘bütünü/esası’ üzerinden bakılmadığı için hata yapılmakta,Ehl-i Beyt tanımı, “Peygamberimizin kızı Fatıma ve Hz. Ali çocuklarına/nesline özel kılınarak”; Ehl-i Beyt’in, onlar olduğu ileri sürülüyor. Resûl-i Ekrem’in mübarek hanımlarıyla, Fatma dışındaki çocukları, Hasan ve Hüseyin dışında kalan torunları” ise, Ehl-i Beyt’e dahil edilmiyor: “Şii ve bilhassa İsnâaşeri alimlerine göre, Ehl-i Beyt kapsamına ilk olarak, Ali, Fatma, Hasan ve Hüseyin girer; ayrıca imam kabul edilen diğer dokuz kişide Ehl-i Beyt’e dahildir. Resûl-i Ekrem’in hanımlarıyla, Fatma dışındaki çocukları, Hasan ve Hüseyin dışında kalan torunları ise Ehl-i Beyt’e dahil değildir.” denilmesi bu oluyor (2). Kimi ‘Sunni İslam’ olanların da, konuya, Azhab-33 ile, Şura-23 ve Hud-73 üzerinden; ama özellikle de, Ehl-i Beyt terkibi sadece onda geçtiği zannedilen Azhab-33 üzerinden bakılıp hata yapılmakta; bazı çelişkili rivayetler desteğiyle de, Ehl-i Beyt’in; “Hz.Muhammed’in (Sav.) Fatma kızı ve damadı Hz.Ali nesli” olduğu ileri sürülse de, bu görüş doğru olmuyor.

Çünkü, Kur’an-ı Kerim’in ‘esasına’ baktığımızda, konunun böyle anlaşılamayacağını, ayrıca da; Ehl-i Beyt terkibinin sadece Azhab-33’de Hz.Peygamber ile ‘ilintili’ olarak geçmesi de değil; bu ayet dışında Kur’an-ı Kerim’de, ‘iki yerde’ daha; Kasas-12’de Hz.Musa ile ilgili, Hud-73’de ise Hz.İbrahim ile ilintili olarak geçtiğini görebiliyoruz..

Azhab Suresi’nin 33’inci ayetindeki, Ehl-i Beyt; Hz.Peygamberin, Ev halkı/Hanımları (haliyle evlatları ve evlatları…) oluyor:

Evlerinizde oturun…namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzâb-33)

         Kasas Suresi’nin 12’inci ayetindeki ‘Aile’ ise, Hz.Peygamber’den yaklaşık 1800 yıl kadar önce yaşamış Hz.Musa’nın; Ev halkı/Annesi ( ve kızkardeşi…) oluyor:

          “Biz daha önceden (annesine geri verilinceye kadar) onun süt analarını kabulüne (emmesine) müsaade etmedik. Bunun üzerine ablası: Size, onun bakımını namınıza üstlenecek, hem de ona iyi davranacak bir aile (Ehl-i Beyt) göstereyim mi? dedi.” (Kasas-12)

        Hz. İbrahim ile ilintili, Hud Suresi’nin 73’inci ayetindeki Ehli Beyt terkibi ise; Hz.Peygamber’den yaklaşık olarak 2600 yıl önce yaşamış olan Hz. İbrahim’in, hanım(lar)ı, (haliyle, evlatları ve evlatlarının torunlarının tanımlanması…) oluyor:

       “..İbrahim’in karısı ayakta duruyordu…Ona İshak’ı ve İshak’ın arkasından da Ya’kub’u müjdeledik. –“Vay başıma gelene!” dedi, “Ben bir kocakarıyım, kocam da yaşlı bir adam. Bu gerçekten çok tuhaf bir şey!” (Hud-69,70,71,72) ; “Sen, dediler: Allahın emrinden taacüb mü ediyorsun? Allahın rahmeti ve berekâtı var üzerinizde ey Ehli Beyt!” (Hud-73)

        Yukarıdaki “üç ayet”ten Azhab Suresi’nin 33’inci ayetinde geçen ‘Ehl-i Beyt’ terkibi, “Fatma ve Hz.Ali çocukları-nesline özekılınıp daraltılsa da”, bu ayet de dahil, ayetin öncesindeki Azhab-28,30,32 nolu ayetler ve de sonrasındaki Azhab-34 de; yapılan ‘Daraltmaya’ izin vermeyip, Ehl-i Beyt tanımının, “Peygamberimizin hanımları” olduğunu bize zaten bildiriyor :

       “Ey peygamber! Hanımlarına şöyle söyle: “Eğer dünya hayatını ve zinetini istiyorsanız, haydi gelin, sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim.” (Ahzab-28)

     “Ey peygamberin hanımları! sizden her kim bir terbiyesizlik ederse ona azab iki kat katlanır. Bu Allah’a göre çok kolaydır.” (Ahzab-30)

     “Ey peygamberin hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takva ile korunacaksanız, konuşurken kırıtmayın da kalbinde bir hastalık bulunan kimse tamaha düşmesin. Güzel ve dosdoğru söz söyleyin.” (Ahzab-32)

      “Hem vakarınızla evlerinizde durun da önceki cahiliyet devrinde olduğu gibi süslenip çıkmayın. Namazı kılın, zekatı verin. Allah ve Resulü’ne itaat edin. Ey ehli beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz, pampak yapmak istiyor.” (Ahzab-33)

     “Oturun da evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti anın. Şüphe yok ki Allah lütuf sahibidir ve her şeyden haberdardır.” (Ahzab-34)

       Yukarıda verilen Azhab-33 ayeti dahil, diğer ayetlerin de, “Peygamberimizin hanımlarının” Ehl-i Beyt’i olduklarını göstermesine rağmen de; Ehl-i Beyt’in geçtiği Azhab-33 ayetinin, “Hz.Peygamber’in hanımları” hakkında değil de, “Peygamberimiz, Fatıma kızı ve damadı Hz.Ali, oğulları Hasan ve Hüseyin nesli…12 İmam” hakkında nazil olduğu ileri sürülebiliyor.

       Dahası.. Bazı Hadis’lerin, Ehli Beyt ayetinin öncesi ve sonrasıyla irtibatlı olmadığını gösterdiği gibi, Ehl-i Beyt’in sözkonusu beş kişiye tahsis edildiğini de ispat etmekte ve umumi manasını hususi hale getirdiğinin de iddia edildiği belirtiliyor (3). Okuduğmnuz gibi de, “Hadis(!!!)ler, Ayetleri değiştirebiliyor”.  Oysa, “..Ebu Hanife’nin de belirttiği gibi (el-‘Alim ve’l-müte ‘allim, s.26), hitap yönünü değiştirmek doğru değildir. Kur’an ile Hadis-i Şerif ‘çelişki’ gibi görülebilecek durumlarda “Kur’an-ı esas almak”, Kur’an’ın açık ifadelerine aykırı hükümler taşıyan rivayetlerin Hz. Peygambere ait olmadığını kabul etmek gerekir.” (4). Yapılması gereken bu ama, yapılmıyor; ‘çelişkili hadislerin’, Kur’an-ı Kerim’in önüne geçmesi, Ehl-i Beyt terkibinin de; “Fatıma ve Ali, Hasan ve Hüseyin nesli..’ olarak “anlaşılması lehine yorumlar” yapılıyor. “Tozlandırılan Hadis-i şerifler!..’ yüzünden, “Kur’an-ı Kerim Ayetlerinin bildirdiği gerçekler görülemiyor!.

      Mesela, Resûl-i Ekrem’in ‘Ev halkı’ndan söz eden rivayetlerin bir kısmında belirtildiğine göre, Resûlellah, ashabına; Kur’an ile Ehl-i Beyt’inden ibaret iki değerli kaynak bıraktığını söylemiş (-Sekaleyn- hadisi), ancak, daha yaygın olan rivayetlerin bir kısmında, mesela –Veda Hutbesi’nde- sadece Kur’an zikredilmekte, bazılarında ise, “Kur’an ile birlikte Sünnet’e sarılma” hususuna önem verilmektedir  (5). Ehl-i Beyt terkibinden, “ Fatıma ve Ali, Hasan ve Hüseyin ve nesilleri’ anlaşılmamasını da bildiren Hadis-i Şerifler VAR ama, ne yazık ki, “lehte görüşler” kabul edilerek –Kur’an’a da rağmen, çelişkili hadis’ler delil gösterilerek– anlaşılması gerektiği sağlanıyor. Kimi Sunnilerce, “Alevileşmeye uygun” rivayetler, ‘Sunni İslam’ın görüşü olarak ileri sürülüyor.

     Elmalılı Hamdi Yazır, Ehl-i Beyt Ayeti olan, Ahzab-33’ün Tefsirinde; “(Ayetin) emri ile “Sizler herhangi bir kadın gibi değilsiniz.” (Ahzab, 33/32) diye nitelenen Peygamberin hanımlarına hitaben gelmiştir. Ve ancak Ehli Beyti olma, (Resulullah’ın aile fertleri) niteliği ile, bu emirlerin peygamberin kızlarını dahi kapsadığı anlatılmıştır…Ehli Beyt, peygamberin Ehli Beyti, peygamberin ailesine özel olarak mensup bulunan bahtiyarlardır, Resulullah’ın aile fertleridirler. Söz, Peygamber’in hanımlarına seslenmekte olduğu için, ‘Ehli Beyt’ kelimesinden ilk akla gelen mânâ “onlar”olur…Demek ki “Ehli Beyt” denilince, Peygamberin hanımları ile birlikte, çocuklarını, erkek ve kadın kendine özel aile fertlerini dahi kapsadığı anlatılmak üzere…buyurulmuştur. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.) çocuklardan olduğu gibi, Hz. Ali dahi Hz. Peygamberin evinde yetişmiş ve Hz. Fatıma ile birlikte yaşaması dolayısıyla özel bir mensubiyeti elde etmiş bulunduğundan o da Ehli Beyttendir. Fakat bunların Ehli Beytten olması Hz. Peygamber’in diğer kızlarının ve onlardan olan çocuklarının da Ehli Beytten olmasına engel değildir, aksine olmalarını gerektirir. Fakat ne tuhaftır ki Şia, âyetin konusunu oluşturan Peygamberin tertemiz hanımlarını dahi hesaba almayarak Ehli Beytin, Hz. Peygamberi kendisiyle Ali, Hasan, Hüseyin, Fatıma (r.anhüm)den ibaret olduklarında ısrar etmek istemişler…çok büyük gürültüler çıkarmışlardır. “Selman bizden ve Ehli Beyt’tendir” hadisiyle, özel mensubiyet ile Selman bile Ehli Beytten sayıldığı halde, Peygamberle birlikte geceleyip yatan, temiz hanımların Ehli Beytten hariç sayılmaları ne garip bir taassuptu.” diyor kiElmalı’nın yaptığı bu açıklamalar da, ‘Ehl-i Beyt’ tanımını, ‘daraltılmış’ şekliyle değil, ‘daha geniş anlamda’; “Peygamberimizin tüm hanımları, diğer kızlarının ve onlardan olan çocuklarının da ‘Ehl-i Beyt’ten sayılması gerektiği” şeklinde anlamamız gerektiğini ortaya koyuyor. Kabul edilmesi gereken bu ama, ‘Yeni Diyalogçuluk’, Ehl-i Beyt ifadesinde söz edilen‘Ev’ kelimesi için; sıradan bir ev değil, risalet ve peygamberlik evini ifade eder, dolayısıyla da, Hz.Ali, Hz.Fatma, Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin’i gösteriyor denilerek (6.), ‘diğer evler’ ‘Ev dışına’ itilip; Ehl-i Beyt’in anlamı, “Fatıma ve Ali çocuklarına-nesline özel..” kılınıyor.

      Ehl-i Beyt’e delil olarak gösterilen bir diğer ayet olan, Şura-23’te geçen; ‘akrabam’ için; “-Bu kurbâ kimlerdir diye soru sordular, Resulullah da buyurdu ki; –Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin‘dir” haberi rivayet edilerek; ‘akrabalığın daraltıldığı’ görülebiliyor. Ayetin Elmalı Tefsirinde; “..buna üç mânâ vermişlerdir. Birincisi: Akrabalıkta sevgi, yani hiç olmazsa size akrabalığımdan dolayı haklarıma saygı göstermenizi isterim…daha başkaları rivayet etmişlerdir ki: İbnü Abbas hazretlerine bu âyeti sorulmuş. Said b. Cübeyr: Âl-i Muhammed akrabalığı deyivermiş, bunun üzerine İbnü Abbas demiştir ki: Acele ettin, Kureyş’ten hiçbir soy yoktur ki Peygamber (s.a.v.)’e akrabalığı olmasınİkincisi: Bana yakınlığı olanları, yani akrabamı sevmenizi isterim diye mânâ verenler de olmuştur. Nitekim Said b. Cübeyr’in sözü bunu gösteriyordu. Bazıları bu akrabalığı Hz. Ali ve Fatıma çocuklarına özel kılmak istemişlerdir. Üçüncüsü..yakınlıkta sevgi, yani güzel amellerle Allah’a yakınlık hususunda sevgi demektir ki ‘kurbâ’ nesep, soy yakınlığı değil, ‘kurbet’ yani Allah’a yakınlık mânâsınadır. Ve bu mânâ hem daha geneldir, hem de âyetin öncesine ve sonrasına daha da uygundur.” denilmektedir kiElmalı’nın bu açıklamasında da görüldüğü gibi, ayetteki ‘akrabalık’ tanımı, “Fatma ve Ali ile nesilleri” demek olmuyorŞura-23 kapsamında, ‘Sunni İslam’ olanın kabul edeceği‘akrabalık’ tanımı; “Paygambere soy yakınlığı değil, Allah’a yakınlık” olmalı ama, Alevi-Şia olmadığı bilinen kimi “Sunni İslam” kişilerin, “Şia anlayışı” olan ‘Daraltılmış Ehl-i Beyt’ tanımını, ‘Sunni Müslümanlara’ kabul ettirmeye çalışmaları, tabii ki, “Sunni İslam’a Saldırmaları!” oluyor…

***

        Sözkonusu ettiğimiz ‘Daraltılmış Ehl-i Beyt’ alanına, ‘Peygamberimizin hanımları’ gibi, Hz.Peygamberin kayınpederi de olan Hz.Ebubekir ve Hz.Ömer, Osman gibi ‘Cennetle müjdelenmiş bazı sahabeler de giremiyor! Çünkü, o asrın Müslümanlarının, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın hilafetinde değil, “Hz. Ali’nin hilafetinde toplanmalıydılar” deniliyor. Dahası da, Şiilerde Bekir, Ömer, Osman ismi yasağı’ gibi, Peygamberimizin eşi-Ebubekir kızı Ayşe ismi de kullanılmıyor. Zülfü Livaneli, “Hazreti Ayşe” başlıklı yazısında, “Şiilerde Bekir, Ömer, Osman ismi gibi Ayşe adı da kullanılmaz. Bu isimlere kızarlar. Tarihte bu adları taşıyan insanların Hz. Ali’ye kötülük yaptığını düşünürler. Kur’an’a göre peygamber hanımları da Ehl-i Beyt kapsamındadır elbette ama bugün kullanıldığı anlamıyla Ehl-i beyt denildiğinde, Hz. Muhammed’in hanımları değil, Hz. Fatıma ve Ali’den devam eden nesli anlaşılır.” diyordu (7). Livaneli, “1400 yıldır yasak olan isimler” başlıklı yazısında da; “..Şiilerde Bekir ismi yasaktır. Bu inanca göre…halifelik Hz. Ali’nin hakkı olduğu halde onun yerine..halife olan Ebu Bekir, Ömer ve Osman isimleri…kullanılamaz. Bu isimler 1400 yıldır yasaklıdır. Peygamber’in hanımlarından Ayşe ismi de Şiilerde küfür yerine geçer.”  diyordu (8). Livaneli’nin bile gördüğü; “Sunni Müslümanlık” ile, “Alevi-Şia” inanç anlayışları arasındaki farklar; mesela da, “Kur’an’a göre peygamber hanımları da Ehl-i Beyt kapsamındadır” gerçeği, kimi ‘Sunni İslam’kişilerce nedense görülemiyor!

       Diyanet İşleri Eski Başkanlarından Süleyman Ateş’in; “Hz. Ayşe, Muâviye ve Yezit’le işbirliği yaptı mı?”, başlıklı yazısında yer alan;  “Hz. Ayşe…Kûfe’ye gidip Alî’ye karşı savaşmak üzere kurulan orduya…komuta etmiş…Savaşta muhalifler yenilince askerleri içinde, yenilen düşmanın…kadınlarını cariye yapmak isteyenlerin önerilerini, ‘Anneniz Ayşe, kimin payına düşecek?’ diyerek tersleyen Hz. AlîHz. Ayşe’yi, muhafız koruması altında Medine’ye göndermiştir.” açıklamasındaki (9); Hz. Ali’nin, ‘Hz.Ayşe’yi sakınması’ da, Ehl-i Beyt’i sadece, “Fatma kızı ve Hz.Ali nesli..” olarak gören anlayışı benimsemeyi mümkün kılmıyor. ‘Sunni İslam’ geleneği, Ehl-i Beyt tanımı içerisine,“Hz. Peygamber’in eşlerini” katarken;Alevi-Bektaşi-Şîîler’, Hz.Ali dahil, ‘kaybolan’ İmam Mehdî’ye kadar gelen ‘12 imamı’ katıyor ki; bu durum, ‘Sunni İslam’ olan kimi kişilerin, yine ‘Sunni Müslüman’ olankişileri –Mehdicilikle dereforme edip; ‘Aleviliğin görüşlerini’ onlara kabul ettirmeye çalışmaları; ‘Doğurtulacak Halife’liğin’; ‘Alevi-Bektaşi/Türk/erden’ çıkartılabilmeleri de demek oluyor ki; işte, Ehl-i Beytterkibi bunun için “Daraltılıp özelleştiriliyor

***

     Bendeniz, bırakın kabul edilemeyecek ‘Daraltılmış Ehl-i Beyt’ iddialarını; Ehl-i Bey’in, kabul ettiğim, “Paygamberimizin hanımları….” olduğu görüşümün de ötesine geçiyor ve diyorum ki…

      Ehl-i Beyt terkibi, ‘çok daha geniş bir aileyi’ tanımlıyor diyorum. Bunu ortaya koyarken de, önce, ‘Daraltılıp özelleştirilmiş Ehl-i Beyt’ iddiasını olamayacağını da ortaya koymak istiyorum.

     İmdi.. Eğer Azhab-33’de geçen Ehl-i Beyt tanımının, “sadece Peygamberimizin, Fatma kızı ve damadı Hz.Ali nesli-12 imamım” anlattığı ileri sürülüyorsa, o zaman, bu iddia sahiplerinin sorunu şu olur: ‘Daraltılan bu Ehl-i Beyt’ tanımının,  sadece, Fatma ve Hz.Ali nesli-12 imamın..” yaşadıkları dönemi kapsaması gerekir. Haliyle de, “onların yaşadıkları dönemin başlangıcı” diyebileceğimiz, “MS.610’dan öncesi daha eski olan tarihler için” Ehl-i Beyt tanımından  bahsedilmemesi, mesela da; “Hz.Musa ve ondan da önce yaşamış olan Hz.İbrahim’in” yaşadıkları dönemler için, Ehl-i Beyt tanımından sözedilmemesi gerekiyor. Fakat, yukarıda verdiğimiz Hud Suresi’nin 73’üncü ayetinde görüldüğü gibi de; “Fatma ve Hz.Ali neslinin” yaşadığı dönemden en az 2600 yıl öncesinde yaşamış olanHz. İbrahim döneminde, Melekler; Hz.İbrahim’n karısına, Ehli Beyt diyor. Gerçek bu olunca da, Ehl-i Beyt tanımıyla ileri sürülen; “sadece Peygamberimizin, Fatma kızı ve damadı nesli…”  şeklindeki iddia da, kendiliğinden ortadan kalkıyor. Çünkü, onlardan yaklaşık olarak 2600 yıl önce yaşamış olan Hz. İbrahim’in hanımları için, Ehl-i Beyt denilmemesi gerekiyordu. Fakat, deniliyor, haliyle de; Azhab-33’de geçen Ehli Beyt’deki “Ehl” kelimesi, “sadece Hz. Peygamberin daraltılmış aile fertleri için” kullanılan bir tabir olmuyor; Ehl-i Beyt tanımının, ‘daha geniş bir aile’ için kullanılageldiğini anlamamız da mümkün olabiliyor.

     Mesela, Namaz’da son oturuşta, “Et-tahiyyâtü” duasından sonra okunan “Salli ve Barik” duaları da, bu görüşümüzü ortaya koyar nitelikte oluyor: 

     “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim. İnneke hamidün mecîd.”

    Anlamı: “Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed’in ümmetine rahmet eyle; şerefini yücelt. İbrahim’e ve İbrahim’in ümmetine rahmet ettiğin gibi. Şüphesiz övülmeye layık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.” olmaktadır.

     Bu dualarda geçen “Aile” tanımı, Ehl-i Beyt terkibi ile değil, “Âl-i/Aile” kelimesiyle; “..âli Muhammed ve âli İbrahim..”.. şeklinde; yani, “Muhammedin Âl-i’ne/Ailesine…‘İbrahim’im Âl-ine/Ailesine’ şeklinde veriliyor. Kimileri, buradaki “Al-i/Aile” tabirinin, “Peygamberimizin hanımları/Ailesi” olan “Küçük Aile’yi kapsadığını ileri sürseler ve bu görüş de kabul edilse bile; buradaki “Al-i’nin”, “çok daha geniş bir Aileyi/Ehl-i Beyti”i; ‘her peygamberin ümmetini’ belirten bir ‘Aile’ olduğunu anlamamız da mümkün olabiliyor.

    ‘Ehl-i Beyt’ tanımını, ‘sadece Fatma ve Hz.Ali nesline özel kılanlar’; buna delil olarak gösterdikleri; Ahzab Suresi, 56.Ayetindeki; “Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salevât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salevât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” mealinden çıkarttıkları ‘işaretle!’, “Şu halde, Allah ve Peygamber’in emriyle Peygamber’e selât ve selâm verilirken Âl-i’ne; Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’e de selât ve selâm veriliyor” deseler de, “Salli ve Barik” dularında, “Hz.Muhammed (Sav) dışında, ‘Hz.İbrahim’in kendisine ve ailesine/ümmetine’ de ‘selât ve selâm’ getirilmesi de, Ehl-i Beyt tanımının; “Fâtıma kızı, damadı Ali ve oğulları Hasan ve Hüseyin ve nesli” alanını göstermediğini zaten ortaya koyuyor. İslâm’ın ‘din anlayışı’nın da, bütün Müslümanları ‘Tevhid içinde’ tutan bir ‘çatı’ işlevi görmesi de, anlaşılması gerekenin, ‘bu/geniş aile’ olmasını gösteriyor. “Bu peygamberlerin hepsi birbirinden doğma tek bir zürriyettir.” Ayeti (İmran-3/34) üzerinden de baktığımızda; “insanlık tarihi boyunca” tüm peygamberlere inananların=dindarların, Tevhid Ailesi’ olduğunu; Ehl-i Beyt terkibinin de, aslında; insanlığın başlangıç tarihinden beri süregelen bu, ‘KirdenTemizlenmiş=Mümin=Dindar Aile’yi tanımladığını anlamamızı da kolaylaştırıyor…

***

       Bilindiği gibi de, Kur’an-ı Kerim; Adem aleyhisselam’dan itibaren vaaz edilen “dinin”, “İslam (Tevhid) dini” olduğunu, bu “dine” inanan insanlara, Allah tarafından verilen ismin de, ‘Müslüman’ olduğunu bildirmiş bulunuyor:

      “Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı..”Şura (42) 13

“…Allah sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti…” Bakara (2) 132

“…O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size “müslümanlar” adını verdi..” Hacc- 78

    Her dönem ve devirde, “her peygamberin” vazettiği din, ‘aynı TEK din İSLAM’ olmuş; haliyle de, “tüm peygamberlere inanan insanlar da”, ‘Tek Aile’ olmuştur. Din, ‘sadece’ o olan ‘İslam dinine’ inanan insanlara verilen ‘ortak isim’ de, ‘Müslüman’ olmuştur.

     Sözkonusu bu ‘Büyük Aile’nin ‘ortak paydası’, “aynı inanca sahip olunması” oluyor. –Müslümanım deyip de “inançsız gibi” yaşama yanlışlığına “şerh koyarak” diyorum ki de; bu “Gerçek inanca” sahip olan “Topluluk”, “Temiz insanlar” olmuştur. Zaten, Ehl-i Beyt’in, Ehl(Ehl-i)’ndeki, “Elif, He, Lam”dan oluşan “Ehl” kelimesi de, hep “iyi-olumlu” örnekleri; “iyi-temizlenmiş insanları/Tüm Mümin Aileyi” göstermek için kullanılıyor. Ehl-i Beyt’in geçtiği Azhab-33 ve Hud-73’üncü ayetlerde söz edilen insanların ‘ortak paydası’ da zaten bu; ‘Temiz insan /İslam olma’ hâli oluyor.

    İşte.. Ehl-i Beyt tanımının, ‘Kirden Temizlenmiş=Mümin=Dindar Aile’yi; “‘Gerçek İnanç/Gerçek Dindarlık’ sahibi insanları”belirtmek için kullanılmış olması; Ehl-i Beyt’den anlamamız gerekeni de gösteriyor. Mesela, eğer Ehl-i Beytterkibi, “Ev halkı-Soy sop” anlamında kullanılmış olsaydı, Nuh aleyhisselamın “Ev halkından, ailesinden” olan, ama; “kâfir olan” oğlunun ve karısının ve Hz.Lût’un karısının da, “kabul gören” olmaları gerekiyordu, ama olmuyordu:   

     “..Nuh..oğluna: Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi. “Oğlu: Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi…” Hud (11) 42,43

      “Nuh…dedi ki: “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir…” (Hud-11/45)  

      “Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir.” (Hud-11/46) 

     “Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhları altında iken onlara hainlik ettiler…Onlara: Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin! denildi.” Tahrim (66) 10

    Ayetlerde bildirilen, “Nuh peygamberin oğlu ve karısı” ve de “Hz.Lût’un karısı” örneklerinde görüldüğü gibi de, “Peygamber oğlu da ya da karısı bile olsa”, ‘inançtan çıkıldığı an’, Ehl-i Beyt tanımından da çıkılıyor olunması; Ehl-i Beyt’li olmanın ölçüsünün, ‘ortak inanç’ olduğunu; bu terkibin, “Temizlenmiş Tek/İslam Aile’ olarak ‘algılanabileceğini’de ortaya koyuyor…

.***

      Kur’an-ı Kerim’de, “Ehl” ve “Beyt” kelimelerinin geçtiği ayetlerden anlaşıldığına göre; “…Ehl; ‘aynı mekanı paylaşanlar;bir dine yahut peygambere inananlarBeyt de; ‘ev, Allah evi’ ve ‘aile’ manalarında kullanılmıştır.” (10). İslam ansiklopedisinde yer alan bu açıklamadan anlaşılabileceği gibi de, Ehl-i Beyt, ‘Daraltılmış Aile’ tanımlaması dışında bir kavram oluyor. 

    Ehl-i Beyt terkibi, Kur’an’da; ‘özel anlamda’ kullanıldığında, mesela da; Azhab-33’de ve Hud-73’de olduğu gibi, Hz.Peygamber’in ve Hz.İbrahim’in, ‘Mümin/Dindar Ailelerinden  sözetmesinde olduğu gibi, “Peygamberlerin Kendi/Özel Aile’sini tanımlarken, aynı zamanda ‘Peyagmberlerin ümmetini’ de tanımlıyor. Mesela, Taha Suresi’nin 132.’inci ayet mealinde bildirilen; “(Ey Muhammed!) Ehlinenamazı emret; kendin de ona sabırla devam et…” bildirisindeki “Ehl/Aile” kelimesi; konu “Namaz” olduğu için; “sadece Hz.Peygamberin Ailesi” demek olmuyor; ‘daha geniş anlamda Aile’; “Bir Peygambere inanan müminler; ümmet anlamında Aile” demek oluyor. “Salli ve Barik” dualarındaki gibi, “Özel Aile veya Ümmet” anlamında kullanılıyor.

     Kur’an, insanlık “geneli” anlamında ise; mesela da: “Allah Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı./İmran-33 Ayetinde bildirilen “Tüm İnsanlık Ailesi” içerisinde; “Kir’den Temizlenmiş Tüm Mümin Ailesi”nin meydana getirdiği “Tek Aile”yi belirtmek için kullanılan, “Aile” kelimesi ise; “Âl” kelimesiyle tanımlanıyor. Çünkü, ‘Ehl-i Beyt’in nitelendirildiği lafızlardan biri de, “Âl’ kelimesi oluyor.

     Bu durumda, Ehl-i Beyt terkibi, hem “Peygamberin hanımları veya Peygamberin Ümmeti” anlamında; hem de, “Kir’den Temizlenmiş En Geniş İslam Ailesi” anlamında kullanılmış oluyor…

.***

     Kur’an-ı Kerim, “Peygamberler silsilesi/zihniyeti” anlayışı demek olan, “Kir’den Temizlenmiş Tüm Mümin Aileyi”; yani, “En Geniş Ehl-i Beyt Aileyi” “Âl” kelimesiyle verirken; bu, “Temizlenmiş Aile’nin” zıttı olan; “Kirli” olarak tanımladığı ‘Aile’yi de; mesela, İmran-11’deki “Firavun Ailesi” örneğinde olduğu gibi, yine “Âl” kelimesiyle veriyor:

    “Nihayet Firavun ailesi onu yitik çocuk olarak (nehirden) aldı. O, sonunda kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı. Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.” (Kasas-8)

      Yukarıdaki Ayetten anlaşılabileceği gibi de, tıpkı “Ehl- Beyt Ailesi” örneğinde olduğu gibi “Firavun Ailesi” ifadesiyle de, “Soy sop” değil, “Firavun zihniyeti” ifade ediliyor. Kasas-11’de görülebileceği gibi de, “Firavun hanedanı” da, yine “Âl” kelimesiyle anlatılıyor:

     “Bilinmelidir ki inkâr edenler…cehennemin yakıtıdır. (Onların yolu) Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin tuttuğu yola benzer...” (Kasas-10,11)

     Görülebildiği gibi de, Kur’an; “Âl” kelimesiylePeygamberler Silsilesini/En Geniş Ehl-i Beyt’i=Müminler Ailesini” tanımlarken; “Firavun Ailesi=Ehl-i Küfür Ailesini” de yine aynı kelime ile tanımlıyor.

      Bunun yanında, “tüm insanlığın”, esasta bu ‘İki Aile’; yani, “Ehl-i Beyt=Hâk Ailesi”ve “Firavun Hanedanı=Batıl Ailesi” olarak tanımlandığını da gösteriyor (Batıl Ailesinin çeşitli versiyonları bulunsa da, hepsi esasta aynı/tek aile oluyor). Hâl bu olduğu için de, Hz.Adem (a.s) ile başlayan ‘Tüm insanlık tarihi’, İslam alimlerince; “El Milel ve’n Nihal” şeklinde tasnif edilmiştir. “İmam-ı Şehristanı, bu tasnifi şu şekilde ifade etmiştir. -İtikad yönünden insanlar, milel ve nihal olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Milelvahya dayanan ve hak bir şeriatle amel eden Ehl-i diyanete denilir. Nihal ise hevasına göre yaşayan Ehl-i Ehva’ya verilen isimdir.” şeklinde değerlendirmiştir (11). “Ehl-i Diyanet=Ehl-i Beyt (Peygamberlere inanan müminler) ve Ehl-i Ehva (inanç ve davranışlarını, peygamberlerin tebliğ ettikleri dışında, heva ve hevesleriyle oluşturanların)” Aileleri” ‘ayrımlanması’; Hz.Adem’in çocukları olan, ‘Habil ve Kabil’den beri süregelen ‘Tercihler ayrımı’ oluyor. “Ehl-i Ehva Ailesini”belirleyen “inanç ve inançsızlık ayrımında yıldızlar gibi parlayan” ‘Aile’nin adı”, ‘Ehl-i Beyt Ailesi’ oluyor… 

       Ahmet MUSAOĞLU

Bu gönderiyi paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir