KIYAMET

BİR KAÇ SÖZ İLE…

Hep bu çember, dolanıp durduğumuz
Ne önümüz belli, ne sonumuz
Kim varsa bilen, çıksın söylesin:
Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?

Selçuklu devrinin tanınmış alim ve şairlerinden Ömer Hayyam’ın da, -Nereye Gidiyoruz- isimli rubaisinde sorduğu, insanlığın en eski ve en heyecan verici sorusudur bu. Nereden geldik, nereye gidiyoruz?
Her şey nasıl başladı? Gökler ve yeryüzü nereden geldi? Evren sistemimize ilişkin ne biliyoruz? Niçin ortaya çıktı? Nereden gelip nereye gitmektedir? Evrenimizin bir başlangıcı var mı? Ya da bir sonu? Eğer sonu varsa, bu son nasıl olacaktır?
Yaşadığımız alemin (evrenin) varlığı üzerine yapılan tartışmalar yakın tarihlere kadar, ya “evren, hiç değişmeyen bir durumda varlığını sürdürmektedir” iddiasını ileri süren -Durağan Evren- modeli, yada “evren, çok uzak olmayan bir geçmişte, aniden başlamıştır” iddiasını ileri süren -Standart Model- öngörüleri üzerine yapılıyordu. Fakat, artık aranan cevap bulunmuştur. Ezelden (sonsuzdan) beri varolmayı öngören -Durağan Evren- modeli, artık dönmemek üzere yerini, “geçmişte sonlu bir zaman öncesinde başlangıcı olan ve gelecekte sonlu bir zaman sonra da yokolacak olan” -Genişleyen Evren- modeline bırakmıştır. Böylece de, evrenin başlangıcı var mıdır (?) yok mudur (?) tartışmaları bitmiştir. Evren sistemimizin bir “başlangıcı” olduğu kesinleşmiş bulunmaktadır.
Artık merak edilen, -son- olmaktadır. Aslında bu arayışlar da yeni değildir. İnsanoğlu, tarihi boyunca gökyüzünden ve yeryüzünden gelen tehlikeleri yaşamış, yanardağlardan çıkan lavların altında kalmış, depremlerle sarsılmış; sel baskınları, kasırgalar, kuraklıklar gibi felaketlerin öldürücü etkileriyle de yüzyüze gelmiştir. Fakat, bir “son”un olup olmayacağını düşünmeleri bu yaşadıkları olmamıştır. Merak edegeldikleri, “dinler tarihi”nin kendilerine bildirdiği -son- olmuş, Kıyamet olmuştur.
Tek Tanrı’lı dinler, Kıyametin Dünya’da (-evrende) yaşanılacak “son gün” olduğunu bildirmiştir. Hal bu olunca da, kimi insanoğlu bildirilene inanmış, kimileri de inanmamış, reddetmiştir. Buna rağmen her iki grup da (bildirileni kabul eden de, etmeyen de), Dünya’daki “son gün”ün nasıl olacağını düşünmeden (-merak etmeden) yapamamış, -Kıyamet beklentisi- arayışları hiç eksik olmamıştır. Etraflarındaki her şeyin ölümlü olduğunu görerek yaşıyor oldukları için de, “son gün”ün nasıl ve ne zaman yaşanacağını merak etmeden yapamamış, Kıyamet ne zaman, nasıl kopacak (?) sorusu hep meşguliyetleri olmuştur.
Yeni bin yıla girdiğimizde (2000’li yılların başlamasıyla) ise, (bazı Yahudi ve Hıristiyan gruplarının 2000’li yılların başlarını Kıyamet yılları olarak kabul etmeleri sebebiyle) Kıyamet haberleri konusunda ülkemiz neredeyse istilaya uğramış, felaket istismarcılarının sesleri peşpeşe çıkmaya başlamıştır. Kur’an’ın şifresi (!), ya da Kur’an’da gizli tarihler (!) iddiaları gibi (Kur’an’ın ismini de istismar eden) Kur’an-bilimdışı hurafelere (ne yazık ki) Müslümanlar (Müslüman bilimdışı olamaz ama, günümüz Müslümanları bilimdışı kaldıkları, bilim kitapları da okumadıkları için) itibar etmişlerdir. Tabii ki de, her şey birdenbire olmamıştı. Birdenbire önümüze koyulan Kıyamet öngörülerinin bilimsel (!) alt yapısı zaten hazırdı. İngiliz bilimadamı ünlü teorik fizikçi Stephan Hawking’in, gelecek bin yıllık süre içinde uzayda koloniler kurulamaması halinde insanlığın bir Kıyamet günü virüsü ile yok olmasının muhtemel olduğunu söylediği (Hürriyet Gazetesi:17.10.2001,s.6), gelecek binyıl içinde insanlığın, uzaya yayılmaması halinde hayatta kalmayı başaramayacağı görüşünü ifade ettiği ((Milliyet Gazetesi : 03.12.2001), -biyolojik silahların Kıyametin habercisi olduğu ve insanların Kıyamet günü virüsüyle yok olacağını- açıkladığı (Akşam Gazetesi:17.10.2001, s.14) haberleri (İngiliz Gail Telegraph gazetesinde çıkan görüşlerine atfen verilen haberler) basınımızda sıklıkla yer almıştı.
Kıyamet sözkonusu olunca, öncesinde habercisi de olmalıymış gibi, alametimiz de önümüze konmuştur. İlahiyatçı profesörlerimizden sayın Y.N.Öztürk, Stephan Hawking’in bütün sözlerinin Kur’an’da dayanakları bulunduğunu (oysa, Hawking’in iddiasının Kur’an’da bir tek dayanağı yok), Kıyamet alametlerinden Dabbet-ül-Arz’ın da Hawking olduğuna inandığını ileri sürmüştür (A.g.e.). İnsan soyu Darwin evriminin (yani, maymundan insan ortaya çıkmasının) sonucudur (Hürriyet Bilim Dergisi : Hürriyet Gazetesi Cumartesi Eki,12.01.2002, s.15), Darwinci doğal seçilimin bize bağışlamış olduğu akıl yürütme, bizi yanlış sonuçlardan uzak tutacaktır, ya da, evren sınırsız ve kenarsız ise, ne başı ne de sonu olacaktır, yalnızca olacaktır, o halde bir Yaradana ne gerek var diyen Hawking ((S.W.HAWKİNG, S.W.: Zamanın Kısa Tarihi, s.25,152), sayın profesör tarafından Kıyamet alameti olarak görülebilmiştir. Yeri gelmişken de belirtelim ki, Darwinci “İlerleyişci evrim kuramı (Batılı) beyaz ırkın dünyaya egemen olma isteğini haklı çıkarmak için kullanılmış..” ((P.J.BOWLER: Doğanın Öyküsü, Cilt: 2, s.229) sahte “tarih modeli”dir (tam bir hurafedir). Konumuza dönersek de, Hawking nasıl Kıyamet alameti (!) ise de, yapılan açıklamayı iki sene geçti ama, hala gelen giden yoktur. Hep yazdığım ve söylediğim gibi de, İslam’ın sadece ilahiyat olmadığı, Kur’an’ın, bütün bilim dallarının köken kitabı olduğu (dolayıyla da Hawking’in Dabbet-ül arz olamayacağı) bilinemediği için de, Hawking’in iddiaları da, onun (Hawking’in) Dabbetü’l-Arz olduğu iddialarının anlamsızlığı da ortada kalmıştır. Bu arada “alamet” (!) Hawking, bir taraftan her şeyi açıklayan “nihai teoriye” ulaşılmasının, -Tanrı’nın aklından neler geçtiğinin bilinmesine ((HAWKİNG, A.g.e. , s.183) yardımcı olacağını iddia ederken (eserin, sanatkarının zihnini bilebileceğini öne sürerken), diğer taraftan da sonsuzluk (-hudutsuzluk), yani Kıyametten kaçış öngörüleri yapmakla da kendi ile bile çelişiyordu.
Nihai teoriyi arayan bilimdünyasındaki bilim insanlarının hemen hepsi (özellikle de parçacık fizikçileri), bütün karmaşık şeylerin aslında “tek” bir şeyin tezahürü olduğunu ispat etmek uğraşı, ama bunun yanında bir öz, bir güç arayışı da içersindedirler. Aranan şeyi kimileri, -Tanrı olarak isimlendirirken, kimileri de, Kütleçekim Kuvveti yada bir başka şey olarak tanımlama gayreti içersindedirler. Her iki kesimin (Tanrı diyen veya demeyen biliminsanlarının) toplamının çalışmaları bir sona (nihai teoriye) ulaştığında bulunabilecek her şeyin teorisi ise, Hawking’in ileri sürdüğü gibi, Tanrı’nın “zihni”nin bilinmesine yardımcı olacak şey olmayacak (çünkü, bilimsel çalışmalar evrene bir izah getirebilir belki ama, kendisinin ortaya çıkarmadığı bir evreni tam manasıyla anlayamaz, kendinin geliştirmediği evreni anlayamayacak olan insan ise, evreni ortaya çıkaran Tanrı’nın zihnini ise, hiç anlayamaz), fakat, kutsal bir planın-programın nasıl kurulup-işlediğini (evrenin nasıl ortaya çıkartılıp, nasıl dengede tutulduğunu, sonu sırasında nasıl yokolacağını) izah edebilecek bilimsel veriler toplamı olacaktır (-aynı zamanda, önceden kestirilebilecek sınırlara tabii olan bilgi de olacaktır). Bu olunca da, evrenin ortaya çıkış amacının ne olduğu-neden oldu (?) sorusunun cevabı da ortaya çıkmış olacaktır. Sonuç bu olunca da, bilim adına bilimdışılığa ve hurafelere inanmış olanların zihinlerinin ne kadar boş olduğu da açığa çıkmış olacak, belki de o zaman insanoğlu, -tabii ya, başka türlü nasıl olabilirdi ki, o kadar kabul edilir ki- diyecektir.
Fakat, tabii ki de, o gün bile (her dönemde olduğu gibi) “yaratılış gerçeği”ni kabul etmeyenler olacaktır. Çünkü onlar, hiç ölmeyecek şekilde yaşamak istemekte, bu sebeple de evrenin bir “sanat eseri” olduğunu kabul edip, “sanatkarı” olmadığını iddia etmektedirler. Bu durum ise, bir “yazar”ın, yazdığı kitabının (başlangıç ve sonu olması halinin) yazarıyla ilişkisi yok iddiası gibidir (eserin, onu ortaya çıkaran sanatkarı ile ilişkisi yok iddiası gibidir). Böyle bir iddia ileri sürülemeyeceğine, yazan (sanatkar); yazdığını silebileceğine (sanatkarı eserini, yani evren sistemini yokedebileceğine) göre, başlangıcı (evren eserini) ortaya çıkaran “sanatkarın”, “sonu” da (evren sisteminin yokolmasını da) ortaya çıkaracak olması itiraz edilebilir değildir.
Bu gerçeği reddedip, “başlangıç” ve “son” gerekmeyen, “kendiliğinden gelişen” evren düşüncesi modasına ((R.GÜRDİLEK: Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı: 405, s.34) uyan insanların, yaşadığımız “sonlu evren” hayatından aldıkları keyif, eskimez soru, -nereden geldik nereye gidiyoruz (?) sorusunun cevabının vereceği mutluluk ve huzura göre geçici olsa da, bazı insanlar yine de aldıkları geçici keyfi yaşamak istemektedirler. Ayrıca onlar, önümüzdeki bir tarihte yaşanacak (gelecek) olan “son”a (Kıyamete) karşı, şu bu gezegene veya yıldızlara kaçabilmek hayali içersindedirler. Fakat, bu tercih (seçim) yanlıştır. Çünkü, yaşanılan geçici keyif hayatı, evrenin gelecek olan “son”u ile ortaya çıkacak muazzam keyiften (yokoluşla gelecek ebedi hayatın keyfinden) üstün tutulamaz. Gezegenden gezegene zıplamak düşü ile de gelecek olan “son”dan kaçılamaz.
Bu sebeple de, her ne yapılırsa yapılsın, “son” gelmeden (geçici keyif bitmeden) “kalıcı” mutluluğu (gerçek keyfi) seçmek (geçici evrene karşın, kalıcı evreni seçmek) gerekir. Yani, yaşadığımız evrenin yokolacak olması ile yeni evrenimiz olacak olan Ahiret Yurdu’nda yeniden yaşamın başlayacağını görmek gerekir. Çünkü, bizim ve evrenimiz için yazılmış son (çizilmiş kader) bellidir (ölümdür). Öyle olduğu için de, hiç kimse, -evreni durdurun, inmek istiyorum demek lüksüne sahip değildir. Kaçınılmaz son (yokoluş) gelecek, yaşadığımız evren sistemi yokolacaktır
İşte, önümüzdeki bir tarihte yaşanacak olan sözkonusu bu “son (yokoluş)” için, geçmişte “başlangıç” olmuş, evren sistemimiz -yokluktan varlığa- çıkmıştır.