NUH’UN GEMİSİ CUDİ’DE

BİR KAÇ SÖZ İLE

Jeoloji (yerbilim), yerküreyi inceleyen bir bilim dalı anlamına gelir. Bu tanımıyla da yerbilim, bir ´tarih´ bilimidir.
Batıda, ´on dokuzuncu´ yüzyılın ortalarına değin, kayaçların sergilediği yerbilim bilgileri (bilimsel veriler) ile, Eski Ahid’in birinci kitabında anlatılan, ´Altı Günde Yaratılış´ın (Yedinci günde dinlenme) aşamalarını bağdaştırma yolunda önemli çabalar harcanmıştır. Üzerinde en çok durulan konulardan biri de Nuh Tufanı olmuştur.
Dünyanın çeşitli yerlerindeki pek çok ´Tufan destanı´ bulunuyor olması, yerbilim çalışmalarında Eski Ahid’in ´Nuh Tufanı’nın dünya çapında yaşandı´ bildirisini doğruladığını düşündürtüyordu. Fakat, beklenti, boşuna oldu. Çünkü, kutsal kabul edilen ´Tanrı’nın eseri´ değil, insan yazmasıydı. Bu sebeple de, ´Tanrı eseri olan evren-dünya (evren-yerkürenin bilimsel tarihi) ile, insan yazması öngörüler çelişecekti, çelişti de. Bu durum, din aleyhine (!) biten ve de ´yirminci´ yüzyıla da taşınan bir savaşım oldu. Bazılarınca Yerbilim kazanmıştı!
Bu sonuç, bilimin ´din´e üstünlüğü gibi görüldü. Aslında bu sonuç, ´gerçek bilim´in, ´Tanrı’nın öngörüleri´nin dışında olamayacağını ortaya koymuştu. Yani, bilimsel gelişmeler, ´dini´ olanı doğrulamış, buna karşın ise, insanın el attığı dini (!) yanlışlamıştı. Buna rağmen de, hadisenin ülkemize ya da Müslümanlara yansıması, dinin (dolayısıyla İslam’ın) yanlışlandığı şeklinde oldu.
Bir ´yerbilimci olarak´ ben, din olarak alınan Musevilik-Hıristiyanlık tarihi ile, bilimin tartışma konularını, din olarak ´İslam´ı kabul ederek yeniden ele aldığımda, bilimin hiçbir önermesinin ´Tanrı eseri´ din olan İslam’ın dışında olmadığını ortaya koymuş bulunuyorum.
İşte, yaşadığımız ekosistem evrenimizin doğumunu ve bizim için bir yaşam ortamı olmasını, “Kendiliğinden Oluşa İnanmak: Yaratılışın Altı Günü” isimli eserimde; her doğan varlık gibi ölecek de olan evren sistemimizin ölümünü, “Ölüm Yeniden Doğuş İçin: Kıyamet” isimli eserimde; üzerinde yaşamasıyla dünyayı anlamlandıran insanoğlunun tarihini ise, “İnsanoğluna Biçilen Yazgı: Uygarlığın Tarihi” isimli eserimde yazmış bulunuyorum.
Yerküre tarihinde yaşanan ´insanlı yokoluşların´ “ilk”i olan Nuh Tufanı hadisesini de, bu eserimde genişleterek, yeniden okuyucunun önüne koydum. Böylece, on yedinci yüzyıl Batılı bilimsel düşüncesinin en büyük sorunlarından (bir kısım İslam aliminin de, Tufanın bütün dünyada yaşandığı gibi bir hurafeye yönelmesine sebep olan sorunlardan) biri olan, denizin çok uzağında kayaçlar içine gömülü bulunan fosilleri kayaların içine yerleştirenin, Nuh Tufanı olmadığını delilleriyle söyleyen Leonardo da Vinci’nin, doğru olan, ama inançlarına ters düşen bu görüşüne, “Tufanın bütün dünyada yaşanan bir hadise olmadığını, lokal bir hadise olduğunu” bildiren İslam’ın görüşüyle katkı koyarak, bir kez daha bilimin din (İslam) olduğunu ortaya koymuş bulunuyorum.
Her biri bir ´ilk´ olan eserlerim, benim özel bir buluşum değildir. Çünkü, yaşadığımız evrende zaten tek bir gerçek var. Bu gerçek de, iki kitapla; ´evren kitabı´ ve ´Kur’an-ı Kerim´ ile önümüze konmuş bulunuyor. Benim yaptığım bu kitapların sayfalarını okumak olmuştur.