UYGARLIĞIN TARİHİ

UYGARLIĞIN TARİHİ
“SAHTE TARİH MODELİ”NE KARŞI GERÇEK BİR “TARİHSEL MODEL” GEREKİR

       İnsanoğlunun ne zaman ve nerede ortaya çıktığı, insanlığın medeniyet tarihinin ne zaman ve nerede başladığı sorusu, bütün düşünce sistemlerinin en coşku verici sorunlarından biridir.

Evrimci-ateist bilim adamlarına göre, “insan olma süreci ile insanın ortaya çıkması ve insanlık medeniyetinin oluşması” milyonlarca yıllık bir dönemi kapsamaktadır. Bu görüşe inanan ve Avrupamerkezci ideologlarca da savunulan tarihsel-kültürel modele göre de, insanoğlunun medeniyet tarihinde “Eski Yunan-Roma-Hıristiyan Feodal Avrupa-Rönesans Avrupa’sı-Batı Medeniyeti” biçiminde Batıya ve Beyaz Irka bahşedilen benzersiz bir soyağacı vardır.

Çağdaşlık ve bilimsellik adına bir hedef olarak önümüze konan bu model, sahte bir modeldir. Bu “sahte model”, bizim gibi geri kalmışlıktan kurtulmak isteyen toplumların önüne konulmuş bir tuzaktır. Bu sahte modeli, bu tuzağı görmeden geri kalmışlıktan kurtulmak için uğraş verirken, ateizmin ve Batıcılığın tuzağına düşmekte, bu arada kendi kimlik ve kişiliğimizden de gittikçe uzaklaşmaktayız. Oysa, önümüze konan bu tuzağa düşmemiz, bu sahte modeli benimsememiz bizim kaderimiz değildir.

Önümüze konan bu tuzağa düşmemiz kaderimiz değilse ne yapılmalıdır? Sorulabilecek bu sorunun cevabı aşikardır. İlmilik ve ilericilik adına önümüze konan bu sahte model’le hesaplaşmamız gerekir. Buna karşın, bir kurtuluş modeli, bir gerçek model oluşturmamız gerekir. Böyle bir modeli, bizimle birlikte bütün dünya halkları da beklemektedir. Çünkü, ancak “gerçek bir modelle” toplumlar dünya geriliğinden ve gericiliğinden kurtulabilirler.

Ancak bu şekilde, insanoğlunun gerçek tarihsel ve kültürel modeli ile tanışabilirler. Eğer bu yapılmazsa, “insanın atası maymundur, ilk insan grupları da vahşidir. İnsanlık medeniyetinin ilk kaynağı ise, Eski Yunan (veya Sümerler) olup, bugünkü Batı medeniyeti de, uygarlık tarihinin en büyük medeniyetidir” safsatası, okunmaya veya okutulmaya devam edilecektir.

Oysa, insanın atası ilk başlangıçta solucan, zaman içersinde maymun olmadığı gibi, insanoğlunun yeryüzünde görülmesi ve bir medeniyet oluşturması da, milyonlarca yıllık bir süreyi kapsamamaktadır.

Bunun yanında, insanlığın medeniyet tarihi de, Eski Yunan denilen insanlardan en az 7500 yıl, Sümerler denilen topluluklardan ise en az 5000 yıl önce başlamıştır. Ayrıca, Eski Yunan denilen insanların bugünkü Yunanlılarla en küçük bir ilgisi bulunmadığı gibi, Sümerler denilen insanların da, ne olup ne olmadıkları, böyle bir (hayali) ulusun tarihte yaşayıp yaşamadığı da tartışma konusudur.

İşte bu nedenle, çağının insanına ve de özellikle inancına karşı sorumluluğu olan herkesin, toplumsal yerini ve durumunu idrak edebilen herkesin büyük sorumluluğu vardır. Çünkü, bize ve insanlığa sunulan bu sahte modele karşı, bir kurtuluş modeli oluşturacak olan insanlar onlardır. Beklenen bu gerçek modeli oluşturacak olan insanlar, Müslümanlardır, Müslüman aydınlardır. Onlar da, daha fazla gecikmeden Adem (a.s.) ile başlayan İslam Tarihini (İnsanlık ve medeniyet tarihini) yazmalıdırlar. Ön Asya (Ortadoğu-Yakındoğu)’da bulunmuş olan “Çivi Yazılı” tabletlerin okunması ile de yazılacak olan bu tarihin, Kur’an-ı Kerim’in gölgesinde olacağı da görülecektir. Uygarlığın Tarihi isimli çalışmam, böyle bir düşüncenin meydana getirdiği bir eserdir.



İNSANIN ORTAYA ÇIKMASINA VE MEDENİYETİNİ OLUŞTURMASINA İLİŞKİN

BİLGİNİN KAYNAĞI NE OLMALIDIR ?

       İnsanın geçmişi ile ilgilenmesi, dünyaya, nasıl ve nerede meydana geldiğini bulmaya çalışması, şüphesiz ki aklının gereğidir. Ancak akıl bunu yaparken kullanacağı bilginin kaynağı ne olacaktır?

İşte, ilk insanın ve insanlık tarihinin geçmişi ile ilgili olarak ileri sürülmüş fikir ve düşünceler, birbirine zıt iki haber kaynağı, “iki temel görüş” etrafında şekillenmiş bulunmaktadır. Bunlardan birisi, Kur’an-ı Kerim gibi vahye dayanan kitaplar ile, bunlara dayalı temel eserleri ve bilimi esas alan, “Yaratılış Modeli”, diğeri ise, vahyi inkar ederek, sadece akıla ve bilime dayandığını iddia eden, Bilimciliği (Scientisme) esas alan insanların sahip olduğu “Evrim Modeli”dir.

Nakli olan “Yaratılış Modeli”nin ifade edilmesi gereken yönü, başlangıçta her şeyi planlayıp yaratan bir “Yüce Tasarımcı”yı kabul etmesidir. Akli olan “Evrim Modeli”nin ise, kainatın ve içersindekilerin ortaya çıkışını, bir “Yaratıcı”sız, rastlantılarla-tesadüflerle-kendiliğinden gelişen olaylarla açıklamaya çalışmasıdır. Bu yönleri ile, her iki model de, bir imanı gerektirmektedir. İnsanoğlunun hayata bakış açısını da, bu inanışları belirlemektedir.

Bu iki grup insanlar arasında önemli bir tartışma yoktur. Çünkü, herkes kendi inancını seçmiştir. Asıl şiddetli tartışmalar, bir “özel yaratılışı” reddedip “biyolojik evrime” inanmayı tercih eden insanlar arasında yaşanmaktadır. Onlar kendi aralarında, maymun benzeri canlıdan (insanımsı’dan, ön insandan, yarı maymun-yarı insandan) insana evrim olup olmadığını değil, bu insanlaşma sürecinin hangi şekilde, hangi zamanda ve de hangi soy ağacı ile gerçekleştiği üzerinde tartışmaktadırlar. İnsanoğlunun en yakın atasının, güçlü erkek şempanze mi, sevecen dişi Bonobo’mu, goril mi, orangutan mı olduğunu, bunun yanında avcı mı, yoksa leş yiyen bir yaratık mı olduğunu, anavatanlarının Asya mı, yoksa Afrika mı, eğer Afrika ise doğusu mu batısı mı olduğunu tartışmaktadırlar. Yeni “hayvan fosilleri” buldukça da, insanın evrimi konusundaki inançlarını (!) sürekli tazelenmektedir.

İsimlerinin önünde bir sürü ünvan da bulunan koca koca adamlar, sıkılmadan yarı maymun- yarı insandan (insanımsı), hayvanımsı insandan bahsetmekte ve “insanoğlunun atası maymundur” demektedirler. İnsan olmayan yaratıkları insanın atası olarak göstermektedirler. Sıkılmadan, maymunları insanlaştırmakta, insanları da maymunlaştırmaktadırlar.

İNSAN YAPILMAK İSTENİLEN MAYMUNLAR

       Tek hücreli canlıdan solucanlara, solucanlardan balıklara; balıklardan amfibiye-sürüngenlere-kuşlara-memelilere; memelilerin alt basamaklarından üst basamaklarına- primata (maymun benzeri canlı); primattan maymuna, maymundan da yarı maymun-yarı insana (insansı=insanımsıya) ve ondan da insana uzanan evrimsel süreci, yaklaşık 3-3,5 milyar yıl olarak kabul eden evrimciler, bu süreç içersinde insanın gelişme tarihinin, 70 milyon yıl önce başladığını ileri sürmektedirler.
Evrimcilerin genel bakış açıları ile, “maymundan insana” uzanan 70 milyon yıllık evrimsel süreç şu şekilde olmuştur;
-70 milyon yıl önce, ağaç sivri faresi ağaca çıkarak, ağaçta yaşamaya başlamıştır.
-35 milyon yıl önce ise, Hominoidler (insangiller) ortaya çıkmıştır.
-12 milyon yıl önce, ağaçtan yere inen ve iki ayak üzerine kalkan ilk insansı maymun, Ramapithecus (uzun kollu maymun)’tur.
-7(veya 5 veya 3,5) milyon yıl önce, Australopithecus (Ramapithecus’un ilk insansı olduğu terkedildikten sonra) ilk insansı-kambur insan ortaya çıkmıştır.
-2 milyon yıl önce, Homo habilus (alet yapan insan) ortaya çıkmıştır.
-500 bin yıl önce, Homo erectus (tam dik yürüyen insan) ortaya çıkmıştır.
-200-35.000 yıl arasında, Homo sapiens (modern insan-akıllı insan) ortaya çıkmıştır.
-35.000 yıl önce, Homo sapiens sapiens (en modern insan) ortaya çıkmıştır.
İnsanın evrimi (!) ile ilgili olarak yapılan bu yorumlamalarda bazı evrimciler, insanın evrimindeki “son halka” olarak Homo sapiens’i gösterirlerken, bazı evrimciler de “son halka” olarak, Homo sapiens’ten sonra ortaya çıktığı iddia edilen Homo sapiens sapiens’i “son halka” olarak göstermektedirler. Bu nasıl bir bilimsellikse, bazen “en modern insan olarak “Homo sapiens’i gösterilirken, bazen de Homo sapiens’ten sonra ortaya çıktığı ileri sürülen Homo sapiens sapiens “en modern insan” olarak gösterilmekte ve insanlaşma süreci iddiaları buna göre yorumlanmaktadır.

Kısaca (İlk başlangıçtaki ata olan Bağırsak Solucanı’nın zaman içersinde fare olmasından sonra);
-Fare ağaca çıkmış,
-Önce ilkel (yarı) maymun,
-Sonra yarı maymun olmuş,
-Yarı maymun, daha sonra da maymun olmuştur.
-Maymundan da, yarı maymun-yarı insanlar (insansı-insanımsı) ortaya çıkmıştır.
-İnsansı (insanımsı=ön insan)’dan da insan ortaya çıkmıştır.

       Bu arada, “ağaçtan yere inen maymundan nasıl olup da insan olmuştur?” sorusuna evrmbilimcilerin verdikleri cevap ise, “Dedelerimiz ağaçtan inmiş ve (ağaca) geri dönmeyi unutmuşlar(dır)” şeklinde olmaktadır. Yani, bir kısım maymunlar, ağaçtan inmişler fakat, indikleri ağaca geri dönmeyi unutmaları nedeniyle de insan (birilerine ata) olmuşlarmış!

YA MAYMUNDAN ÖNCESİ ATA: BAĞIRSAK SOLUCANI GİARDİA


Halk arasında, evrimbilimin iddiası (ata’sı) olarak, insanın maymundan türediğinin (maymunun insanın ata’sı olduğunun) iddia edildiği zannedilir (bilinir). Oysa, maymun evrimciler için sadece bir “ara ata”dır. Tıpkı, maymun’dan önceki “ara ata” olan (yer’den ağaca çıkarak önce yarı fare-yarı maymun, sonra da maymun olan) bir yer fare’sinin, “ara ata” olması gibidir. Yani bunların hiçbiri evrensel ata (ilk ata) değildir. Tıpkı, tavukların, salyangozların, kurbağaların, balıkların veya benzeri hayvan veya bitkilerin “ilk ata” olmadıkları gibi. Bu nedenle de, “..insanlar tavuklarla 280 milyon yıl önce, kurbağalarla 490 milyon yıl önce, ilkel omurgasızlarla 750 milyon yıl önce…ortak ataya sahiptir.”, insan ve fare ortak bir ataya sahiptir, “Ağaçlar da, insan da, balık da, salyangoz da, kısacası tüm canlı varlıklar, gezegenimiz tarihinin ilk dönemlerinde tek ve aynı yaşam başlangıcından (ortak bir ata’dan) kaynaklanmışlardır.” denilmektedir. Hal böyle olunca da, bir kısım insanların sözkonusu edilen bu “ortak ata”sı kimdir?

Evrimbilimciler, hayvanları ve insanları içine aldığını ileri sürdükleri prokaryot’lardan, ökaryotlara geçişin nasıl bir canlı türüyle olduğu (ökaryotların ata’sının nasıl bir canlı türü olduğu) sorusunun cevabı olarak; “…ökaryotların atasının (evrensel ortak ata olduklarını ileri sürdükleri canlının), kulağa hoş gelmese de, bir barsak paraziti olan giardia benzeri bir canlı olduğu tezinin ağırlık kazandığı görülüyor.” açıklamasını yapmaktadırlar. Buna benzer açıklamalar olunca da, kendilerine ata’larının maymun olduğu söylenenler, haliyle, “Maymundan geldiğimizi düşünüyorduk, oysa bugün yaşayan her şeyin atasının bakteri olduğu ortaya çıktı. Atalarımız mikrop!” şaşkınlığını gösterebilmektedirler.

İnsanoğlu dahil bütün canlıların “ortak ata”sı olduğu ileri sürülen Giardia, insan sindirim sisteminin olağan sakinlerinden bir bağırsak solucanı, bir E.coli’dir. Kalınlığı milimetrenin binde biri kadar, uzunluğuysa, bunun yaklaşık iki misli olan bir çubuk. Peki neymiş bu E.coli, nasıl bir şeymiş? “E.coli çoğalır; E.coli evrilir. Öyleyse, E.coli’de kendisini maddesinden öteye taşıyabilecek bir tür uzun bellek olmalıdır. Başka bir deyişle, E.coli denetim şeritlerine ve otomatik imalat donanımına benzer bir şeyler içeren otomatik bir fabrika olmalıdır. Aslına bakarsanız, bu, işin yalnızca bir kısmı. Tüm bu donanım bir arada bulundurulmalı, örgütlenmeli ve beslenmelidir (Bunlar yetmiyor tabii). E.coli, donanıma üzerinde çalışabileceği parçaları, işlevini sürdürecek enerjiyi sağlamalıdır. Talimatları izleyecek imalat makinalarının yanı sıra, bu talimatları yeniden basacak bir tür donanım daha olmalıdır, bir fotokopi makinasına benzer bir şey. Ve bunların tümü, kütüphane şeridinin doğru parçalarındaki talimatlar doğrultusunda, imalat donanımı içersinde başarıyla yerleştirilmiş olmalıdır.”. Kısaca, evrimbilimcilerin “ata”sı olan sözkonusu bağırsak solucanı, “kendi kendini üreten bir makine” olmalıdır. Giardia denilen bağırsak solucanı; bir robotun, gerekli malzemeyi bularak kendi kendini üretmesinin de ötesinde bir şey olmalıdır.

İşte, bu şekilde hayal edilen bir solucan, evrimcilerin-evrimbilime inananların “ata”sı olmaktadır.
Günümüz ilmi karşısında hâlâ; tavuk, kurbağa, salyangoz, kedi, fare, maymun gibi hayvanlarla ve de her çeşit bitki ile birlikte “aynı ata”yı, yani bir bağırsak solucanı olan Giardia’yı “ata” olarak kabul eden insanlar, insanoğlunu aşağılamaları nedeniyle bir pişmanlık (bilimdışılık) içersinde midirler bilemem.

Bilinebilen şey ise, canlılığın ve insanoğlunun, (daha ilmi olan) balçıktan (çamurdan) yaratıldığı açıklamalarını kabul edemeyenlerin, kendilerine “ilk ata” olarak bir bağırsak solucanını, ara ata olarak da balık, sürüngen, fare, maymun vb. gibi hayvanları kabul etmeleri, bir ve tek olan “Yaratıcıyı” kabul etmemelerinin, buna karşın ise pek çok Yaratıcıyı kabul etmelerinin sonucu olmaktadır.