BABİL SENDROMU’NU ‘AŞMAK’ KİMİN ÖZLEMİ OLUYOR!..

Babil Sendromu

1.HATAY “Medeniyetler Buluşması”nın açılışında Başbakan Erdoğan, “Bugün farklı medeniyetlerin bir ideal etrafında bir araya geldiğini, bu idealin, ‘Babil Kulesi’ felaketinden bu yana, insanların özlemlerinin en önemlisini temsil ettiğini, Babil’de dağılan insanlığın tekrar bir araya nasıl getirilebileceği üzerine bir adım olarak da kabul edilebilir, Artık Babil Kulesi sendromunu aşmanın da vakti geldi” dediler (1).

Sayın Tayyip Erdoğan’ın sözünü ettiği “Babil Sendromu” ya da“Babil Kulesi Efsanesi” denilen şey, insanlık ailesinin “bir (bütün)” iken trajik bir biçimde parçalanarak yeryüzüne dağılışını anlatmaktadır!..

Bu efsaneye göre, Tanrı (!), Adem’in torunlarının, O’na karşı geliyor olmalarını cezalandırmak için ‘Babil Kulesi’ni yıkmış ve lânet olarak da hiç kimsenin bir başkasıyla anlaşamamasını sağlamış, insanlararası iletişimi (-dili) yoketmek içindillerin çoğalmasını insana, suçluluğunun bir sonucu olarak (bela kabilinden) vermiştir. Tufandan sonra (Nuh Tufanı’ndan kurtulan) insanlığın ‘dil’i ‘bir’, sözü bir iken; kibri yüzünden, Rab ile (!) yarışa girip, göğe ulaşacak (pişmiş kerpiç ve ziftten göklere yükselen) bir ‘kule’ yapan insanoğlunun, bu davranışını Tanrı  bir küstahlık olarak görmüş ve ‘Babil Kulesi’ni yıkarak, öncesinde ‘tek dil’ konuşan insanların, dillerini (farklılaştırıp) birbirine karıştırmıştır! Kısaca ‘Babil Kulesi Efsanesi’, dillerin, insanlığın bir daha birleşmemek üzere Babil Kulesi’nden ayrılıp yeryüzüne dağıldığı ‘inancı’ olmaktadır.

İşte, tarihte yaşandığı ileri sürülen bu hadise, bugün yeryüzündeki mevcut bütün kavgaların ve anlaşmazlıkların sebebi olarak gösterilmekte, ‘Babil laneti’ sonrası ortaya çıkan dağılma aynı zamanda, ‘Babil Sendromu’ olarak da tanımlanmaktadır.

Babil Sendromu’nunun kökeni

Kökeni Musevilik olan bu inanç, İslam’da ya da bilimsellikte yerini bulamamakta, bulunduğu yer olan Tevrat’ta ise,Babil Kulesi ve dillerin ayrılması haberi şu şekilde anlatılmaktadır:

1- Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı:

2- Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova buldular ve oraya yerleştiler.

3- Birbirlerine, “Gelin tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar.

4- Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler. “Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.”

5- RAB insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağı indi.

6- ve şöyle dedi: “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar.”

7- Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirini anlamasınlar.

8- Böylece RAB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.

9- Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü RAB bütün insanların dilini orada karıştırdı ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıttı (Tevrat/Tekvin/Yaratılış Kitabı 11).

Tevrat’a göre, dillerin çoğalması böyle doğmuş, böylece de, o güne dek huzur ve bolluk içinde bir arada yaşayan insanoğlu, bölünmüş, birbirinden farklı dillerde konuşmaya, farklı dinlere de sahip olmaları yüzünden de birbirleriyle çatışmaya ve kavgaya başlamışlardır! İşte bu hadise, insanlık tarihine ‘kaos’un sembolü olarak geçmiş, dolayısıyla da bu ‘sorun’un çözümü (çatışmanın sonu), aynı zamanda ‘düzen’in başlangıcı olacağı öngörülmüştür.

“Bütün dünyanın dilleri birdi”

Peki de, Tevrat’ın bildirdiği bu haber doğru olabilir mi? Olamaz, çünkü, bütün dillerin Babil Kulesi’nden dağıldığı (doğduğu) iddiası, Adem (a.s.) neslinin konuşacağı dillerin genetik yollarla kodlanma gerçeğine aykırı olmaktadır. Bırakın İslamın/bilimin bu haberi tekzip etmesini, Tevrat’ın kendisi bile, Tekvin/10’undaki haberi ile Babil Kulesi Efsanesi’ni yalanlamaktadır. Çünkü, Tekvin/10’da, dillerin doğmasının Babil Kulesinden önce olduğu bildirilmektedir. “Yaratılış 10’u göz ardı ettik; burada, Tufan’dan sonra Nuh’un oğullarının dünyaya yayılmasından söz edilirken, Yafes’in soyu ile ilgili olarak, ‘Memleketlerden her biri diline göre, milletlerinde kabilelere göre, milletlerin adaları bunlardan bölündüler’ (10:5) denmekte ve Ham (10:20) ile Sam (10:31) oğullarından söz edilirken neredeyse benzer sözlerle bu kavram pekiştirilmektedir.” denilmesi (2) bu sebepledir.

Demek ki de, dillerin ayrımlanmasının (çoğulluğunun) Babil Kulesi’nden önce olduğu, Tevrat’ın Tekvin/10’u ile de kabul edilmektedir. Bunun aksine olarak, dillerin Babil Kulesi’nin yıkılması sonrası ayrımlandığını söylemek, Yaratılış 10’u (-Tevrat) göz ardı etmek (görmemek, reddetmek) olacaktır ki, her durum da haberin doğruluğu zaten sözkonusu olmayacaktır. Ayrıca, bu olayın sadece İbrani kaynaklarda yer alması, diğer kaynaklarda yer bulmaması ve tarihsel belgelerde olmaması da böyle bir hadisenin vukubulduğu iddiasını ortadan kaldırır niteliktedir. Ayrıca da, Tekvin 11.1’de, Babil Kulesi Dönemi için, “bütün dünyanın dilleri birdi” denilse de, o dönemlerde, Elam’da, Mısır’da ya da Mezopotamya’da farklı dillerin konuşulduğu da tarihen sabittir. Dolayısıyla da Babil Sendromu haberinin doğruluğu sözkonusu bile değildir.

Tek dil ve tek din özlemi…

Sorun şuradaki de, neden dillerin çoğalmasını (ayrımlanmasını) neden ‘uğursuzluk (lanet)’ olarak algılamak gerekiyor? Ya da insanlık-uygarlık, dillerin çoğulluğundan neden olumsuz etkilenecek de çatışacak ki? Ya da insanların çatışmalarının sebebi ‘dil mi (dillerin çok olması mı) ki?

Bu soruların olumlu (bilimsel) bir cevabı olamaz. Yani dillerin çok olması çatışma sebebi olamaz. O zaman ‘asıl’ sorulması (cevaplanması) gereken soruyla da, insanlık neden evrensel bir (tek) dil ile donansın ya da bir araya neden gelinsin ki? Bu kimin için gerekli oluyor?

Babil Kulesi Sendromu’nu aşma özleminden söz edilmesi, Babil Kulesi’nden dağıldığına inanılan insanlığın (dillerin-dinlerin), tekrar bir araya getirilmesi (birleştirilmesi) isteklerinden başka bir şey olmuyor. Babil Kulesi Sendromu’nun Museviliğin öngörüsü olduğunu göz önüne aldığımızda, “tek dil (-tek din)” özleminin, neyin ve kimin için olduğu (arka planı) okunabiliyor.

 Peki de, dillerin (-dinlerin) birleşmesi ya da Babil Kulesi’ni yeniden inşâ etmek mümkün mü?

‘Babil Kulesi’ yeniden inşâ ediliyor

‘Babil Sendromu’ düşüncesine göre, Babil’in kulesinde çalışan insanlığın dilinin yetmiş iki buçuk parçaya ayrılması, aynı zamanda insanoğlunun birbirlerini anlamayan, öfkelenir insanlar da olmalarının ve de çatışmalara tutuşmalarının başlangıcı olmuştur! Dillerin ayrılması sonucu insanlar, yalnızca kendi ülkesini ve kendi dilini sever olmuşlardır! Bu ayrımlanmış durum, insanlığın birbirini anlamayan, anlamak da istemeyen dillere ayrılması sonucu meydana gelen çatışmalar için de yapabilecek pek az şey (çözüm) olduğunu da ortaya koyuyor (!) deniliyor.

Bu sorun (Babil Sendromu denilmesi ile anlatılmak istenen şey),  artık Avrupa Birliği’nde de sıkça kullanılan bir tabir halini almış bulunuyor (3). Dillerin çok çeşitli olmasının ‘mali külfet’ getirdiğinden söz ediliyor, “Birliğin birbirini anlamak için bu yıl harcayacağı para, 665 milyon dolar. Son genişlemeyle çeviri masrafları yıllık 1 milyar euro’ya çıktı. Her yıl çevrilmesi gereken sayfaların sayısı 2006’da 2.4 milyona çıkacak. Ve tabii AB’nin çevirmen ordusu, teorik olarak 380 olası dil kombinasyonu yaratmak için cebelleşecek. Birliğin 80 bin sayfayı bulan yasal müfredatı, her gün yapılan seminerler, toplantılar vs.’nin her dile yazılı ve sözlü olarak çevrilmesi derken, bu özgürlüğe bürokrasi dayanır mı bilinmez..” deniliyor (4). Bu ‘Kaos’a (Babil Kulesi Sendromu’na) çözüm, AB ile de gündeme gelmiş bulunuyor.

AB’de çok dillilik problemi

AB’nin, ‘Babil Kulesi’ sendromunu aşmaya çalıştığından söz ediliyor, resmi dil sayısının yeni katılımlarla 20’ye çıktığı, dil karmaşasının maliyet artışına sebebiyet verdiği, bu sorunun aşılabilmesi için de (bu kadar çok sayıda dilin konuşulduğu bir ortamın ‘Babil Kulesi’ne dönmemesi için) bir “resmi dilin (-tek dil)” seçilmesi gerektiğinden söz ediliyor (5).  ‘Babil’ örneğini yadsırcasına dillerin çeşitliliğini benimsemiş bir yapı olan AB’de, artık ‘çok dillilik’ büyük bir sorun olarak görülüyor. Kimileri “resmi (tek) dil” sorununu Esperantoyu yeniden gündeme getirerek çözebileceklerini söyleseler de, asıl amaç belli, yıkılan Babil Kulesi (!) öncesi kullanılan ‘ata dil’e dönülmek isteniyor. AB’deki mali külfet sorunu aslında, Babil Kulesi’nin yeniden inşâsı, ‘küreselciler’in dillerin birleşmesi, “tek (evrensel) dil” olması özlemleri oluyor.

Sorun olarak görülen sadece bu değildir. Babil Kulesi ile (-Tevrat’a göre) söz edilen ‘dillerin karışması (confusio linguarum)’ hadisesi, aynı zamanda, dilin (insanın) Yaratıcı’yla ilişkisinin kesilmesi sorunu olarak da görülüyor. Çünkü, bölünen (çoğalan) diller ile birlikte Cennetten (Düzenden) kovulan da (bir anlamda) insan olmuştu! Düzenden Kaos’a kovulan insan, kimsenin kimseyi anlamadan konuştuğu bir dil (-ve din) kargaşasının (çatışmasının) da içersine düşmüşlerdir. Babil Kulesi’nin parçalanması, yani konuşulan kusursuz ‘tek’ dilin ve inanılan ‘tek (başlangıçtaki)’ dinin parçalanması, kimsenin kimseyi anlamadığı dilsel ve dinsel bir ‘kaos’ meydana getirmiştir. Tek dil’ ve ‘tek din’ yerini kırık parçalardaki ‘çokluğa’ bırakmış, Yer-Gök bağlantısı “yeniden kuruluncaya “diller ve dinler birleşinceye” kadar da kopmuştur!..

‘Küreselleşme’nin amacı

Peki, sözkonusu bu kopuş bitecek midir? Ya da ne zaman bitecektir? İşte, hem diller/dinler arasındaki çatışmaları, hem de dil çeşitliliği ile ortaya çıkan maddi külfeti (!) ortadan kaldırmanın, “diller”in, dolayısıyla da dinlerin “yeniden birleşmesi” ile mümkün olabileceği öngörülmektedir! Ya da ‘küreselleşme (-köktendinci Yahudi ve Protestan Hıristiyan işbirliği)’ denilen şey için, bulunacak “ortak (ata) dil”e ve o ortak (ata) dili konuşan insanların sahip olduğu “ortak (ata) dine” dönüş amacı güden ‘inanç’ denilmesi gerekiyor. Zaten, tüm insan soyunun ortaklaşa kullandığı “tek (ata) dil”in ve “tek (ata) din”in “yeniden bulunması (-dinlerin ata dine dönmesi)”, Babil Sendromu’nu (lanetini) bitireceği düşünülmesi de bu ‘inanç’ oluyor.

Bu ‘inanç’ yüzünden ‘tarih’ yeniden kuruluyor. Küresel (ideolojik) aktörlerden Samuel Huntington’un ve Francis Fukuyama’nın, “Tarihin (Günlerin) Sonu”nu önermelerinin ya da Altın Çağ beklentilerinin sebebi de bu, ulaşılacak “ilk ata dil” ve “ilk ata din”e dönüş özlemi oluyor.

Peki de, başlangıçta huzur ve bolluk içinde bir arada yaşayan Ademoğulları, dillerin ayrılması sonucu bölünmelerinden (birbirinden farklı dillerde konuşmaya başlamalarından) sonra tekrar “aynı (ata) dile” dönebilirler mi? Ya da hangi Tanrı’ya, ya da hangi dine avdet edilecektir! Bir başka şekilde sorarsak da, ‘küreselleşme’nin amacı olanBabil Kulesi’ni yeniden inşâsı mümkün mü? Ya da “yeniden inşâ edilecek” Babil Kulesi ne demek?..

Bu sorunun cevabını, insanların ilk kullandıkları dil, “ilk ata dil” hangisiydi (?), Babil Kulesi öncesi insanlar hangi dili konuşuyorlar, hangi dine inanıyorlardı (?) sorusunun cevabı ile vermek gerekiyor. Evet… İnsanların ilk kullandıkları (ata) dil ve ilk ata din ne oluyor?

 İnsanlık, aynı dili konuşan tek bir aileye, yeryüzü “tek ülkeye/tek dine” dönüşme yolunda ilerletiliyor…

İsrailoğullarına gönderilen Hz.İsa’nın konuştuğu dilin Aramca (Aramice) olduğu kabul ediliyor. Hz.İsa’nin Havarilerinin de Aramca konuştukları ileri sürülüyor. Bunları doğru kabul ettiğimizde, Hz.İsa’nın getirdiği mesajı dinleyen İsrailoğullarının da Aramca dilinden anlaması gerekiyor. Bu sebeple, dünyada konuşulan ilk lisanın “Aramca (Aramice)” olduğunu seslendiren pek çok kişi bulunuyor. Dünyaca ünlü sinema sanatçısı/yönetmen Mel Gibson, belki unutulan bir dili diriltme hayalinin peşinden koşarak, “Hz.İsa’nın Çilesi, Tutku” adlı (Yahudileri Hz.İsa’nın katili olarak gösteren) filmi Aramca olarak da çekmişti. Yahudilere kızdığı için bir anlamda, kendi “Esperanto”sunu (kendi ata dilini) oluşturuyor; Katolik Hıristiyan Gibson bir anlamda, kendi Babil Kulesi’ni ‘yeniden inşâ’ ediyordu!..

Fakat, ilk “ata dil” hangisiydi (?) sorusunun cevabı, “Babil Kulesi lanetini (inancını)” yaşatan Museviler için, ‘İbranice’ oluyor. Onlara göre İbranice, Tanrı’nın Âdem ile konuştuğu dil’dir. Avrupa’yı yeniden inşa (!) için denilse de, aslında Babil Kulesi’ni (!) yeniden inşâ için yazan Avrupalı yazarlardan biri, Umberto Eco için, İbranice, dillerin karışmasından önce, hiç şüphesiz insanlığın ilk dili olmuş, dillerin çoğalmasından sonra seçilmiş halk (-Yahudiler) tarafından da korunmuştur (6).

Siyonist bilim adamı denilen Yehezkel Landau ile, İstanbul’da yapılan, “Çok Kültürlü Bir Dünyada İmanlı, Anlamlı ve Barış İçinde Yaşama Pratiği: Risale-i Nur Yaklaşımı” başlıklı uluslararası sempozyum sırasında, “Yahudilerin üstünlük kompleksi olmamalı. ‘Seçilmişlik’ fikrinin anlamı; eski zamanlarda Sina Dağı’nda Tanrı İsrail kavmiyle, onları Mısır’dan kurtardıktan sonra bir anlaşma yaptı: ‘Siz benim tek ve doğru Tanrı olduğuma şahitlik edecek özel kavmimsiniz.’…sonra…Hıristiyanlar aynı fikirle geldiler. Ardından İslam geldi. Yahudilerin artık özelliği kalmamıştı. Ama aslında vardı. Çünkü onlar ilk tek tanrılı din olarak seçilmişlerdi. ‘Seçilmişlik’ denince hepsi bu. Ailede başka kardeşler de var. Biz sadece ilk doğmuş kardeşiz. Anne ve baba, çocukları arasında ayrım yapabilir mi?” demesi de (7), istenen ilk dini (!) ortaya koyuyor.

Yaratıcı olan Allah’ın ilk (tek) dini,Hz.Musa ile başlayan öğreti değil, Hz.Adem ile başlayan din olduğu biliniyor ama, insanoğluna “ilk olarak” hangi ‘dili’ verdiği (henüz) belli değil. Fakat, “ilk peygamber ve son peygamber”in, Arabistan’dan çıkmış olması, konuşulan dilin Arapça olmasını gerektirdiğini bana düşündürtse de, insanlık, aynı dili konuşan tek bir aileye, yeryüzü “tek ülkeye/tek dine” dönüşme yolunda ilerletiliyor. Küresel (ideolojik) aktörlerden Samuel Huntington’un ve Francis Fukuyama’nın, “Tarihin (Günlerin) Sonu”nu önermelerinin ya da Altın Çağ beklentilerinin sebebi de bu, ulaşılacak bu ‘ilk ata dil’ ve ‘ilk ata din’e dönüş özlemi oluyor. ‘Üçlemecilik’ bağlılarının ‘din/lerin ittifakı’ arzuları, Babil Sendromu’nun çözümü olan, tek dil/tek din anlayışına ‘hizmet’ oluyor.

Müslüman kalarak değişmek mümkün mü?..

1.HATAY “Medeniyetler Buluşması”nın açılış konuşmasında küreselleşme konusuna da değinen Başbakan Erdoğan, ‘Küreselleşmeye karşı kategorik reddediş çağrılarının karşılıksız kalmaya mahkum olduğunu’ söylemesinin yanında, tarih çevrimsel bir hat üzerinde sanki tekrar başa dönüyor, insanlık binlerce yıl aradan sonra yeniden aynı dili konuşan tek bir aile, yeryüzü tek bir coğrafyaya dönüşüyor demişti (8). Sayın Erdoğan, Huntington ve Fukayama benzeri,  “Tarihin Sonu Geldi” demek istemişti.

Tayyip Bey’in, ‘Yeniden aynı dili konuşan tek bir aile’ özleminin Babil Sendromu olduğu biliniyor.Musevilik inancı olan Babil Sendromu öngörüsünü, sayın Tayyip Erdoğan’dan yaklaşık 2 sene önce, Amerika’dan gelen adam (1997-2000 arasında Washington’da haber kovalayıp gelen adam), halen ki basın danışmanı (sözcüsü), Bay Mehmet Akif Beki de seslendirmişti. Sayın Başbakan TayyipErdoğan’a danışman olmadan önce; Babil Kulesi efsanesinden bahsederek, insanlık, aynı dili konuşan tek bir aileye, yeryüzü de tek ülkeye dönüşme yolunda demişti. Başlangıçta insanlık aynı dili konuşan bir aileydi. İlk insan Adem ve çocuklarının konuştuğu bu dil, bütün dillerin atası. Zaman içinde, bu köken-dil çoğalarak binlerce dile dönüştü…Tevrat’ın ‘yaradılış’ bölümüne göre, Büyük Tufan’dan kurtulan insanlar, Nuh’tan birkaç nesil sonra aynı dili konuşuyordu. Tanrı, onlara yeryüzüne dağılmalarını emretmişti. Onlarsa, Mezopotamya’da bir bölgeye yerleşti; bir şehir kurdu ve adına Babil dediler. Sonra, bir daha suların yükselemeyeceği kadar yüksek bir kule yapmaya karar verdiler. Tanrı kendisine karşı birleşenleri cezalandırdı. Anlaşamamaları için dillerini karıştırdı. Nuh’un çocuklarının dilleri ve yolları ayrıldı. Bir daha birleşmemek üzere yeryüzüne dağıldılar. Adem’in konuştuğu dil, her insanda doğuştan var olan dil yeteneğinde gizli. Bu dilin kodları çözülürse, insan soyunun anadili bulunacak. Antropologlar ve linguistler, bu dilin izlerini arıyor…İnsanlık, aynı dili konuşan tek bir aileye, yeryüzü de tek ülkeye dönüşme yolunda. İşte Umberto Eco da ‘Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı’ adıyla Türkçeye çevrilen eserinde Babil’e dönüş çabalarının öyküsünü anlatıyor.”  demişti (9). Sonrasında, Hatay’da sayın Erdoğan; “-Tarih çevrimsel bir hat üzerinde sanki tekrar başa dönüyor, insanlık binlerce yıl aradan sonra yeniden aynı dili konuşan tek bir aile, yeryüzü tek bir coğrafyaya dönüşüyor.” demişti (10).

Siyasetçilerin önümüze koyduğu bu hurafeyi, “dinler arası diyalog”u savunanlar da hoş görüyor (!), “…insanlığın durumu Babil’den dünyaya dağılanlardan çok da farklı değil. Farklı diller ve kültürler zenginlik değil bir çatışma nedeni olarak kabul ediliyor. Bir dinin ya da kültürün üstün olduğu, diğerlerinin yanlışlığı üzerine politikalar geliştiriliyor. Bu açıdan bakıldığında Hatay’da pazar akşamı Başbakan Erdoğan’ın açılışını yaptığı Medeniyetler Buluşması Toplantısı, Babil’de dağılan insanlığın tekrar bir araya nasıl getirilebileceği üzerine bir adım olarak da kabul edilebilir.” deniyordu (11).

Peki de, bu insanlara ne oluyor? -Ben Müslümanım diyen insanlar, ‘insanlığın tekrar bir aile olması’ özlemlerini niye dile getiriyor? Babil Sendromu ile anlatılmak istenen şey göz önüne alındığında (dolayısıyla da), ‘ortak din (dinlerin birleşmesi)’ de sözkonusu oluyor. Dahası, Umberto Eco’nun önümüze koyduğu belli: Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlık bile değil, “İbranice/Tevrat ve Protestan Hıristiyanlık” oluyor.  Sayın Erdoğan, Hatay konuşmasında, “Bugün farklı medeniyetlerin bir ideal etrafında bir araya geldiğini, bu idealin, ‘Babil Kulesi’ felaketinden bu yana, insanların özlemlerinin en önemlisini temsil ettiğini, Babil’de dağılan insanlığın tekrar bir araya nasıl getirilebileceği üzerine bir adım olarak da kabul edilebilir, Artık Babil Kulesi Sendromu’nu aşmanın da vakti geldi” diyordu (12). Demek ki ne dediğini biliyordu.

İstenen şey, Babil’de dağılan insanlığın (-dillerin ve dinlerin) tekrar bir araya nasıl getirilebileceği (tek dil-tek din) ise, bilimdışı da olan bu hadiseyi, Kur’andışı da olmasına rağmen, -Ben Müslümanım diyen insanlar niye istiyor? Fundemantalistlerin (Küreselcilerin) özlemi olan, ‘kaos’tan ‘düzen’e geçilmesi (ortak dil ve ortak din’e geçiş) özlemi, neden kendilerinin de özlemi oluyor? Bunun mutlaka cevaplanması gerekiyor.

Başbakan Erdoğan, uygulamadaki aksaklıklar konusunda uyarıda bulunan (AB’den) Verheugen’e, “Bu alandaki eksikliklerimizin bilincindeyiz. Ancak uygulama bir zihinsel dönüşüm sürecidir. Zaman alır” diyordu (13). Peki de, “zihinsel dönüşüm” ne demek? Kimin için, ne istiyor? Ya da kim kimin için ne yapıyor? Kur’an, insanlığın, Kıyamet anına kadar bir/bütün (tek) olamayacağını bildirmesine rağmen, İmam Hatip mezunu sayın Tayip Erdoğan, Tevrat’ın kendi içersinde bile “tutarlı” olmayan Babil Sendromu haberini, neden insanlık, dolayısıyla da biz Müslümanlar (!) için ‘özlem’ olarak öngörüyor?

Tayyip Erdoğan’ın sözcüsü olmadığı dönemde, Tayyip Bey için (hurafe dolu) kitapçık yazan, şimdiki sözcüsü M.Akif Beki, “Tayyip Erdoğan adı etrafındaki tartışmalar dönüp dolaşıp zihniyet dönüşümü’ ve ‘niyet sorgulaması’ noktasında düğümleniyor. Aslında daha derinlerde Tayyip Erdoğan üzerinden ‘İslamcı idealler’in terk edilip edilmediği tartışıldığında, ‘Hâlâ Müslüman kalarak bu yönde değişmek mümkün mü?..Eğer doğruysa, doğduğu günden bu yana Ortodoks İslam yorumu çizgisinde yaşanan en derin kırılmaya tanık oluyoruz demektir. Ve Tayyip Erdoğan, bu kırılmayı temsil eden en önemli fenomen olarak karşımızda duruyor.” diyor (14). Bu tespiti ile de, Tayyip Erdoğan fenomeninin, geleneksel İslamı değiştirdiğini, İslamı bir başka İslam olarak ortaya koyduğunu (-lightlaştırdığını, Protestanlaştırdığını) söylüyor.

İslamın aydınlık yüzünden, bilimdışılığın karanlık gününe geçiliyor…

Biliyorsunuz bu ‘yeni İslam’da (İslamdışılşıkta)’, kadın erkek namaz da kılabiliyor. Sayın Recep Tayyip Erdoğan, danışmanı Cüneyd Zapsu’nun eşi Beyza Zapsu’nun da aralarında bulunduğu bazı kadınların, başı açık ve erkeklerle aynı safta (karma) namaz kılmaları için, diyaneti adres gösteriyor ama, medya nedeniyle yıkılan yuvalar var diyordu (15). Ama bu zevatın geleneksel İslama zararına değinilmiyordu.

Hurifi (-Hurifilikle iç içe) M.Akif Beki, “Hurifilik yönünden ele alındığında, Tayyip Erdoğan’ın, harfler hiyerarşisindeki durumu şöyle: Yıldızı Müşteri, harfi dad. Harfler hiyerarşisinde bu mertebeye tekabül eden ilahi isim, Alim. Bu mertebenin peygamberiyse Musa. Günü Perşembe, yaratılışın beşinci günü…Müşteri yıldızından yola çıkarak bulunanlar bu kadar.” da diyor  (16). Müslüman cahil olmaz da, günümüz Müslümanları cahil (bırakılmış), Akif Beki’nin bahsettiği “yaratılış günü”, Kur’an’ın değil, “Tevrat’ın (bildiğimiz hafta günlerinden) yaratılış günü” oluyor. İslamın aydınlık yüzünden, bilimdışılığın karanlık gününe geçildiği görülebiliyor. Sanırım da buna, Müslüman kalarak (!) değişmek mümkün (!) demek gerekiyor! Çümkü, Müslüman görünüp (kalıp) Tevrat üzerinden konuşmak (değişmek), bu ‘karma’ durum oluyor.

Zaten bu noktada bir ‘ince ayar’ da var. Hurifilikle iç içe olan Bay Beki, kitapçığındaki, “Şerler hayra dönüşüyor” başlığı altında, Yahudi Hz.Musa ile Tayip Erdoğan’ı özdeşleştirmesi; “Ve Tayyip Erdoğan’ın harfler hiyerarşisindeki peygamberi. Erdoğan, İbn Arabi’nin çizelgesine göre, Musa Peygamber soyundan geliyor. Yani hem Musa Peygamberin karakteristik özelliklerini taşıyor hem de hayatı bu peygamberin yaşam öyküsüyle paralellikler gösteriyor. Musa peygamber, halkını özgürleştiren bir lider…Musa Firavun’un sarayında büyür…bir gün Firavun’un karşısına peygamber olarak çıkar.” demesi de (17), bu yeni durum (karma dinin! üretimi) oluyor. Dahası, Abdullah Gül Bey’i de ‘hayra’ çıkartarak, Hz.Musa’nın kardeşi Hz.Harun’a benzetiyor; “Onlar peygamberliği, bunlar iktidarı paylaşır…bir Hurifi, Tayyip Erdoğan’la Abdullah Gül’ün de aralarında iktidar paylaşımında benzer (Musa, Harun gibi) sorunlar yaşayabileceklerini söyley(ebilir)..” diyor  (18). RTE’nin basın işlerinden sorumlu, Bitlisli bir Kürt ailenin mensubu Mehmet Akif Beki “Erdoğan’ın Harfleri” adlı kitabında; “Başbakan Erdoğan Musa Peygamber soyundan geliyorAbdullah Gül’de yoldaşı ve iktidar paylaştığı kardeşi Harun’a benziyor.” demesi (19), bu “karma” anlayışının yansıması oluyor.

İnsan aklı, bu kadar keskin dönüş yapamayacağına göre, neler oluyor!..

Bir peygamberle sıradan bir insan arasından kurulan paralelik için; “Sağduyu sahibi olanlarınız ve olaylara mantıklı yaklaşanlarınız. Hz Musa ile Erdoğan arasında ne alaka var ki? diye sorabilir öfkeyle…Doğrudur..Biz de bu soruyu soranlardanız. Ne alaka? Hz. Musa,Tayip Erdoğan gibi Bâtıl din mensuplarıyla ittifaka girmek için mi uğraştı? Hayır! Hz. Musa bâtıl din mensuplarına taviz üstüne taviz mi verdi? Hayır! Hz. Musa kendi şahsi çıkarları için müşriklerin her dediğini mi yaptı ? Hayır! Hz. Musa’nın hayatında ‘Papa 10. Innocent gibi bir şirk ehlinin heykelinin önünde haçlı anayasasına imza atmak’ gibi bir olay var mı? Hayır! Hz. Musa’nın hayatında dönemin emperyalist güçlerine karşı boyun eğmek var m? Hayır!” (20). O zaman ne ya da ne var!..

Sayın Tayyip Erdoğan ve diğerleri (Eski Milli Görüşçüler), AKP’nin kuruluşuna kadar kamuoyunda, İslami hassasiyeti olan kişiler olarak tanındılar. İslami kimliklerini öne çıkardıkları için de sevildiler, umut oldular. AKP ile birlikte, İslami hassasiyetlerini ´kaldırdılar´, yıllarca söylediklerini değiştirdiler. İnsan aklı, bu kadar keskin dönüş yapamayacağına göre, neler oluyor!

Şerden hayra çıkanlardaki değişimin, hemen ortaya çıkmadığı, Belediye Başkanlığı döneminden beri geldiği söyleniyor. “Erdoğan’ın birdenbire ‘gelişmiş’ olmadığı, zihinsel evriminin ayak seslerinin belediye başkanlığı döneminden beri duyuluyor olduğu görülüyor…Bütün destekleyici yan etkinlikler birtarafa, Doğu-Batı Konferansları başlığıyla düzenlediği ‘beyin fırtınaları’ toplantıları zinciri bile tek başına bunun en önemli kanıtı.” deniyor (21). Doğu-Batı Konferasları, bu “karma kültür”ün ayak sesleri oluyordu. Bu toplantılarla birlikte Abdülkerim Suruş ismi Türkiyeli Müslümanların önüne konuyor, Kur’an’ın, tüm zaman ve mekanlar için tek bir yorumu olamayacağı gibi bir “hurafe”yi zihinlere, Suruş Bey yerleştiriyor. Müslümanın, Müslümandan başka bir isimle anılamayacağını bile bilemeyen ‘İslamcılar’, o günlerde rahatlıkla (hayra) dönüştürülüyordu. Beki’ye göre, “Siyasi İslamcılık, ‘muhafazakar demokrat’ bir harekete dönüşüyor, inançlarına aykırı buldukları için başından beri karşı çıkan büyük bir dindar kitle, Tayip Erdoğan liderliğinde, cumhuriyetin modernleşme projesiyle ve onun savunucusu kurulu devlet düzeniyle barışıyordu (22). O günlerde de, halen de, bilimsellikten uzak olan insanlara toplumsal dönüşüm projesi uygulanıyor.    

Dolmabahçe Sarayı’nda kalkan kadeh…

Tayyip Erdoğan, geçmişte din istismarı yaptık demişti (23). Demek ki şimdilerde ´istismar´ yapmıyor, yeni döneminde, geçmişteki referansı olan İslam’dan sıyrılmış görünüyor: “Ramazanda parti genel merkezinin kafeteryasında yemek ve içecek servisi açık tutulmuştu. Erdoğan’ın seyahetlerinde alkollü içecekleri de kapsayan THY’nin standart ikram menüsüne müdahale edilmemişti…Herkes gördüklerine önce şaşırmıştı ama şimdi kimse bahsini dahi etmiyor…AK Parti hareketi, İslam dünyasına yeni bir model sunuyor…yeni bir dünya görüşü, ” deniliyor (24) Kur’an’ın “dost” tanımına rağmen, Tayyip Bey’in “dostum” dediği Katolik İtalyan Berlusconi, Dolmabahçe sarayında yenilen yemekte ayağa kalkarak, kardeşim Tayyip ve Türkiye’yi ileri götürme konusunda çaba gösteren onun çalışma arkadaşlarının başarısına‘ diyerek kadeh kaldırıyordu (25). Müslümanın kime ‘kardeş (-dostum)’ denilebileceğini gösteren ölçüsü, bu yeni dönemde artık hatırlanmıyordu.

Peki de, bir Tayyip Erdoğan, bir Abdullah Gül’ün (- ve diğerleri´nin) cevaplamaları gereken soru şu: Müslümanlık, dün de bugün de farklı anlaşılamayacağına göre olan ne!

Olmakta olan, ‘yeni (karma) modelimiz’in işlemesi oluyor? Bu yeni modelin esası,  Müslüman kalarak (!) değişmek oluyor. Eskiden Müslüman olmayanı ‘gavur’ olarak tanımlardık, şimdi bırakın gavur demeyi, karışmamız (aşure olmamız) isteniyor. Hemen bütün din adamları (!) bu ‘yeni model’de başrolde, Almanya’da görev yapacak imamlara, Ankara’da Katolik bir papaz, onlarca onlarca saat ders veriyor (26).

Medeniyetler buluşmasının gerçekleştiren Hatay’ın, Valisi Abdülkadir Sarı Bey ile diğer zevatı, kentin sorunlarına çözüm ararlarken (!) karma dini buluyor, Hatay Müftüsü Mustafa Varlı’nın önerisiyle oluşturulan ve içlerinde, Katolik, Ortodoks, Musevi cemaat liderleri ve yerel temsilcilerin de bulunduğu ‘Hatay Evrensel Değerleri Koruma Komisyonu’’, Hatay’ın ‘A’sını ‘Davut Yıldızı’, ‘T’sini ‘Hıristiyanların haçı’, ‘Y’sini de ‘Müslümanların hilali’ yaparak amblemlerini oluşturuyordu (27). Böylelikle de farklı diller ve ayrı dinler (!), aynı dili konuşarak (!) bir potada birleşiyordu!..

Amerikan Yahudisi, ideolog Samuel Huntington, dinlerin karışması gerektiğini 1993’de öngörmüştü. İnsanlardan istenen, tek din sahibi olmak değil, herkesin kendisini diğer dinden de olmayı hissetmesiydibu amaç hayata geçiyor. Ridley Scott’ın “Kingdom of Heaven (Cennetin Krallığı” filmi ile, 12. Yüzyıl’da Haçlı Seferleri sırasında Kudüs’ü savunmak üzere şehri örgütleyen genç bir demircinin hikayesi anlatılıyor gibi görünse de, filmde ‘Müslümanlar’dan, Yahudiler’den ve Hıristiyanlar’dan oluşan bir Kardeşlik Birliği’nden (karışık bir kültürden) söz edilmesi, filmin de ‘Babil Kulesi’ inşâsı olduğunu gösteriyor.

İslamı lightlaştıran (karışık bir din yapan, protestanlaştıran) bu ‘model’, sadece ülkemizde değil, İslam olan her alanda ürüyor, Antakya’dakine benzer bir uygulama, aynı dönemde Tataristan’da da yeşeriyordu. “Dinler Evi’nde üç sembol. 145 milyonluk Rusya’da 20 milyon Müslüman’ın başkenti haline gelen özerk Tataristan Cumhuriyet’i başkenti Kazan bininci kuruluş yıldönümünü kutlarken yeni inşa edilen Dinler Evi’nin üzerindeki hilal, haç ve Yahudi yıldızıyla dinler arası hoşgörü mesajı veriyor.” deniyordu (28).

İspanya Başbakanı Zapatero ve bizim Başbakanımız Erdoğan’lı çalışan, “Medeniyetler İttifakı projesi” de durmuyor, meyvesini alıyor, İspanya’da yaşayan 80 bin Müslüman’ı temsil eden (-tabii ki edemeyen, Müslümanları değiştiren Müslüman olan) İslam Konseyi, İspanya Başbakan Jose Luis Rodriguez Zapatero’dan, (Cami iken katedral olan) Cordoba Katedrali ve Ayasofya Cami’nin evrensel ibadet yerleri olmasının sağlanmasını istiyor. İslam Konseyi’nde yapılan açıklamada, Hıristiyanlar, Müslümanlar, diğer dinlerin inananları aynı Allah için birlikte dua edebilir ve ruhsal düğümleri aza indirebilir deniliyor (29). Ortada ‘aynı’ olan Allah yok, tek (Tanrı) olan Allah ile, tanrı olmayan tanrılar karıştırılıyor.

Aydın Doğan: Babil Kulesi İstanbul’da kurulsun

Üç dinin (!), dillerin karmalaşması hizmetinin siyasi ve dini ayağı yanında, bir de ‘medya’ boyutu bulunuyor, Dünya Gazeteciler Birliği’nin 57. kongresi’nde (2004 Haziran-İstanbul), Türkiye Gazete Sahipleri Birliği Başkanı Aydın Doğan bunu ortaya koyuyor; Babil Kulesi’nin, İstanbul’da kurulmasını istiyordu. “Birbiriyle çatışma halinde görülen üç din Ortaköy’de barış içinde yaşıyor, dünyaya mesaj veriyor…21’inci yüzyılda dünyanın bir yerine barışı temsil eden bir Babil Kulesi inşa edilse, bunun için en iyi yer İstanbul olabilir…İçinde bulunduğumuz bugünlerde birbiriyle çatışma halinde görülen bu üç din, Ortaköy’de birlikte yaşamayı başarabiliyor…Ortak yaşamayı ve barışı temsil eden bu yeni Babil Kulesi’nin mimarı medya olmalı. Dünya Gazeteler Birliği’nin kongresi bizi ortak bir anlayışa götürecek olan bir Babil Kulesi’nin temel atma töreni olarak görüyorum.” diyordu (30). Tabii ki de arzulanan ‘ortak anlayış (karma model’imiz)’, insanlık tarihinde “kaos”un sembolü olarak geçen Musevi öngörüsü, Babil Sendromu’nun aşılması arzusu oluyor. Yer de (aslında) seçilmiş, İstanbul gibi görünüyor.

“Yedi Kollu Şamdan”ın Başbakanlık’ta işi ne?

Son birkaç senedir İstanbul’da çok önemli Uluslar arası toplantılar yapılıyor, AKP’li milletvekili Egemen Bağış; İstanbul’un Avrupa’nın kültür başkenti olması için verilecek kararın, “kültürel uyum ve barış içinde birlikte yaşama” olacağını söylüyor; bunun için yapılan tanıtımda, minareler ile çan kuleleri ortak gösteriliyor; İstanbul’un kimliği (-tabusu) olan Minareleri örter bir şekilde ‘kule’ projeleri yeşeriyor! Türkiye için kültürel darbe olan ‘Dubai kuleleri’, ‘Babil Kulesi’nin temel atımı gibi duruyor! Sahi, Merkez Bankası İdare Merkezi’ni, hükümet niçin Ankara’dan İstanbul’a naklediyor ya da neden İstanbul uluslararası sistemin ‘finans merkezi’ oluyor!..Yoksa Babil’den ayrılanlar ‘Yeni Babil’e geri mi dönüyor!..

Doksanlı yıllardan sonra düzenli olarak ABD ziyaretini aksatmayan Tayyip Erdoğan’ın, son iki yılda sadece siyonizme hizmet eden devlet adamlarına verilen  madalyalarla ödüllendirilmesine, -Ne diyelim (?) deniyor (31). Kimse kimseye boşuna ödül vermez, ödül niye veriliyor! Sayın Tayyip Erdoğan’ın, Musevi öngörüsü ‘Babil Sendromu’ özlemi ile,Musevi olan Hz.Musa ve sayın Tayyip Erdoğan arasında ilişki kurulması birbirini açıklar gibi görünüyor. Açıklanması gereken bir şey daha var:Akif Beki’yi anlayabiliriz. 10 Eylül 2004 tarihinde gazeteci Ali Kırca, Başbakanlık konutunda Başbakan Recep Tayip Erdoğan’la bir röportaj yaptı. ATV’den yayınlanan röportaj sırasında ekranda bir görüntü dikkat çekiyordu; başbakanın oturduğu koltuğun hemen yanında, Atatürk tablosunun altında bulunan sehpa üzerinde, Yahudilerin kutsal yedi kollu şamdanı (Menora) vardı. Yahudilerin kutsal yedi kollu şamdanını Başbakanlık konutuna kim, neden koymuştu? Yahudilerin kutsal yedi kollu şamdanının gösterilmesinin nedeni dekor değildi herhalde. Mutlak bir nedeni olması lazım. Ama ne? Başbakanlıktan bu konuda hiçbir açıklama gelmedi.” deniyor (32).

Mehdi, bekleyenler için gelmiştir…

Kimse kafasını yormasın, Akif Beki nam zat, neler olduğunu ve de ne olması gerektiğini zaten ortaya koyuyor: ‘Kıyamet saati’ değil ‘Seçim Vakti’ başlığı altında, Üçlemecilerin (-Kıyamet  alameti olarak Nüzül-i İsa, Mehdi, Decall bekleyenler…İsa Mesih önderliğinde, önce Hıristiyan, peşinden de Yahudiler ile birleşmek içinbekledikleri Mehdi’nin kim (ne) olması gerektiğini söylüyor. “Ve Ona (Deccale) karşı gelecek Mehdi’nin söylendiği gibi Şam’dan çıkıp geleceği sanıldı…Göklerden beklenen ‘kurtarıcı’, insanlar arasından zuhur etti. Göksel değil dünyevi bir kurtarıcı, bir siyasi lider olarak…Büyük bir kitlenin son umudu.” diyor (33).

Dahası, Tayyip Bey’e bir ‘ayrıcalık’ da Hûrifi (-Harflerin bir takım gizli manalarına sahip olduğunu ileri süren) Ömer Çelakıl’dan geliyor; Kur’an’ın, 14’üncü suresi, 24’üncü ayetinde Türkiye, Ankara ve Tayyip kelimelerinin yan yana kullanıldığını ve bu ayetin Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olduğu yıla işaret ettiğini ileri sürüyor (34). Onun bu yaptığı iş için, “Keyfi uygulamalar ve hissi bir takım hesap oyunlarıyla Kur’an-ı Kerim’i kişinin istediği şekilde konuşturup ona bazı gizli şeyleri söyletmesi ve bunun matematik hesaplarının ve sayısal tekrarların paralelliğinde çoğaltılması Hurûfiliğin yirbibirinci yüzyılda modern bir örtü altında yaşadığını göstermektedir.” deniliyor (35). Hurifiliğin diğer temsilcisi Akılçelen çocuğun ‘adam’a göre Kur’an’ı yorumlamasına (Kur’an’a iftirasına) Tayyip Bey ne der (!) bilemem de, diğer Hûrifimiz Akif Beki’nin, Tayyip Bey’i Mehdi gösteren öngörüsü, “Üçlemeciler için”, göklerden Mesih ya da Mehdi beklemeyin, “kurtarıcınız geldi” demek oluyor. Müslümanlar içersindeki ‘Mesih / İsa damarı’, dillerin ve dinlerin karışması için ‘hizmet’lerini sürdürüyor.

Ahmet MUSAOĞLU

   / Kasım-2006 (İsasız Mehdisiz İslam Olmuyor mu, eserinden)

   / Milli Gazete, 6-8.02.2007